Pelin Karahan Fan

Tam Versiyon: Elçi Kabulü
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
Elçi Kabulü

Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren münasebette olduğu bir kısım beylikler ve devletlere karşılıklı geçici elçiler göndermişti. Bunlar arasında Memlûk, Bizans, Germiyan, Karaman, Candar Oğulları, Timurlular, Karakoyunlular ve Akkoyunlular ilk sırada yer almaktadır.
Osmanlı Devleti'nin Anadolu ve Rumeli'de geniş topraklar elde etmesi, bu bölgelerde ticarî çıkarları bulunan Ceneviz ve Venedikliler'i telaşlandırmıştı. Diğer taraftan bu cumhuriyetlere rakip olan Milano hükümeti, ticarî çıkarlarını korumak maksadıyla daha XV. asırda Edirne'ye Benedikto isimli elçisini göndermişti. İstanbul'un fethini müteakip ise, özellikle Karadeniz ve Ege Denizi'nin Osmanlı hâkimiyetine girmesinden sonra Cenevizlilerle Venedikliler, ticarî çıkarları doğrultusunda Osmanlı Devleti'yle münasebete girdiler. Bunlardan Ceneviz, para karşılığı Osmanlılara bir takım hizmetlerde bulunduğundan, daha avantajlı bir statüye sahip olmuştu. Venedik ise Osmanlı Devleti'ne karşı hasım devletlerle işbirliği yapmış ve düşmanca bir tavır takınmıştı. Fakat İstanbul'un fethinden sonra Venedik Fatih'ten bir takım ticarî imtiyazlar elde etmiş ve bu arada İstanbul'da devamlı elçi bulundurma hakkını da kazanmıştır. Balyos adı verilen Venedik elçilerinden ilki Bartolommeo Marcello idi. Sonraki padişahlar döneminde diğer devletlerden Fransa, Avusturya, Rusya, Lehistan, İngiltere, Portekiz, İspanya v.s.leri de Osmanlı Devleti nezdine daimî elçi göndermiştir.
Osmanlı Devleti nezdine gönderilen bir elçi, sınırlardan içeri girdiği andan itibaren misafir muamelesi görür, kendisini İstanbul'a getirmek için bir mihmandar görevlendirilirdi. Elçilik heyetinin bütün yol ve yiyecek masrafları o andan itibaren devlet tarafından karşılanırdı. Bu hususta çeşitli kaynaklarda bilgiler bulunduğu gibi, II. Bâyezid döneminde İran'dan gelen bir elçilik heyetinin de Erzurum'dan Geyve'ye kadar yol masrafları bir defter halinde tutulmuştu.
Gerek müslüman olsun, gerekse Hıristiyan olsun, elçilerin İstanbul'a gelişleri ve padişah ve veziriazamın huzurlarına kabulleri merasime tabi idi. Bu hususta teşrifata çok önem verilirdi. Elçinin büyük veya orta elçi oluşuna göre kabul merasimi değişirdi. Huzura kabul edilen elçi, hükümdarının gönderdiği mektubu takdim eder, padişah da bunu bizzat alarak açar ve Türkçeye tercüme etmesi için baştercümana verirdi. Bu merasimi müteakip elçi maiyetindekilerle birlikte el öperler ve geri geri çekilirlerdi. Bunun üzerine padişah çekilip gider ve elçiyi yalnız bırakırdı.
Osmanlı Devleti'nde başlangıçtan itibaren elçilerin padişah huzuruna kabulleri belli kaideler çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. Genellikle elçilerin huzura kabulleri Galebe dîvânı denilen Ulufe dîvânı'na tesadüf ettirilir, böylece Osmanlı ihtişamı ve teşrifatı gösterilirdi. Meselâ XV. yüzyılın ilk yarısında İstanbul'a gelen Bertrandon de la Brocquiere, Milan elçisi ile II. Murad'ın huzuruna çıkışlarını uzun uzun anlatmaktadır. Ulufe dîvânından başka bir güne rastlayan elçi kabullerine ise resm-i âdî denirdi. Bununla birlikte bazı elçilerin huzura çıkışlarında teşrifata uygun davranmamaları yüzünden reddedildikleri ve kabul edilmedikleri de görülmektedir.
Osmanlı Devleti'ne gelen elçilerin bir kısmı daimî, bir kısmı ise geçici olup, bazı büyük devletler de (Avusturya ve Rusya gibi) devlet merkezinde “Kapı Kethüdası” adı altında maslahatgüzar bulundurmuşlardır. Buna mukabil Osmanlı Devleti'nin, bütün siyasî mihverin kendisine bağlı olması dolayısıyla Avrupa'da elçi bulundurmadığı görülmektedir. Bununla beraber gerek İslâm devletlerine, gerekse ilişkilerin iyi olarak devam ettiği Hıristiyan devletlere elçi gönderildiği görülmekteyse de, bunlar geçici bir heyet tarzında olup, ya padişahın tahta çıkışını veya bir kralı tebrik maksadını taşımaktaydı. Ayrıca bir savaşın arkasından anlaşma yapmak için âdet olduğu üzere padişahının mektubu ile hediyeleri götürmek için de geçici olarak elçi gönderilirdi. Bu sebeple siyasî bakımdan hayli yoğun olan XVIII. asırdan itibaren Avrupa'daki hadiseler Eflâk voyvodalarının yabancı gazetelerden tercüme ettirip gönderdikleri bilgilerden öğrenilmekteydi. Avrupa devletlerinin vaziyetleri hakkında bilgi edinmek üzere daimî elçi gönderilmesine 1720 senesinden itibaren Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın sadareti döneminden başlanarak ilk elçi sıfatıyla Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi Fransa'ya gönderilmiştir. Nihayet III. Selim zamanında büyük devletlere üçer sene kalmak üzere birer elçi gönderilmesi kararı alınarak, İngiltere'ye Penah Efendizâde Yusuf Agâh Efendi, Avusturya'ya Sadaret Kethüdası Kâtibi İbrahim Afif Efendi ve Prusya'ya da Dîvân-ı hümâyûn hocalarından Ali Aziz Efendi tayin olundu. Bir müddet sonra Fransa'ya da Defterdar kesedarı es-Seyyid Ali Efendi gönderildi.
XVIII. yüzyıldan itibaren, kanun ve kaideye göre daimî elçi olarak İstanbul'a gönderilen ve sefarethaneye inen her yeni elçi, geldiği gün veya bir gün sonra, kendi sır kâtibini Paşakapısı'na gönderip geldiğini resmen haber verirdi. Sır kâtibinin gelmesi için reisülküttâb ahırdan at gönderir ve bu şekilde Paşakapısı'na gelen sır kâtibini reis efendi kabul eder, kendisine kahve, şerbet v.s. ikram edilir ve sonra da sadrazam tarafından kabul olunurdu. Elçi dönüşte sadrazam kethüdasının odasına uğrar, orada da ikramda bulunulduktan sonra dönerdi. Bu suretle bir elçinin geldiği hükümetçe resmen öğrenilmiş olurdu. Sır kâtibinin gelişinin ertesi günü kanun üzere yeni elçiye umumiyetle divan tercümanı vasıtasıyla sadrazam tarafından yemiş ve çiçekler gönderilerek, hükümet adına kendisine hoş geldiniz denilir, aynı zamanda muhafazasına yeniçeri tahsis edilirdi.
İran, Buhara, Hindistan taraflarından gelen daimî olmayan elçiler ise önce Üsküdar'dan alınarak kendilerine tahsis edilen İstanbul tarafındaki konağa misafir edilirler ve sonra münasip bir günde alayla (törenle) Paşakapısı'na getirilip sadrazam tarafından kabul olunurlardı. Burada kendilerine kahve, tatlı ikram edilir, İran elçisine nargile verilerek, buna karşılık sadrazam da çubuk içerdi. Eğer elçi hristiyansa, merasimle sefarethaneden alınıp Tophane'ye ve oradan da çavuşbaşı kayığı ile Bahçekapısı ve Sirkeci iskelesine gelir, oradan alayla Paşakapısı'na getirilirdi. Paşakapısı'na gelen elçi attan iner, kendisini karşılayan iki sıra dizilmiş Paşakapısı erkânı arasından geçerek Arzodası'na girerdi. Bu sırada sadrazam başında mücevveze (daha sonraları selimi veya kallavî) denilen kavuk, arkasında merasim kürkü ve önünde kethüda bey, reisülküttab ve tezkereciler olduğu halde Arzodası'na girip makamına otururken çavuşlar alkışta bulunurlar, elçi de sadrazamın karşısındaki iskemleye otururdu. Eğer beraberinde yüksek rütbeli maiyeti varsa onlar için de bir-iki iskemle konurdu.
Sadrazam güler yüzle ve tercüman vasıtasıyla elçiye iltifat ederek hatırını sorar, kahve tatlı ikram ederdi. Bu sırada elçi itimatnamesini ve mektuplarını sunar, reis efendi elinden alıp sadrıazamın yanındaki yastığın üzerine koyar, görüşme bittikten sonra ise seraser kaplı kürk giydirilirdi. Elçinin getirdiği itikadnâme, dîvân-ı hümâyûn tercümanı tarafından tercüme olunur ve elçi âdet üzere kapukulu efradına ulufe verilecek olan bir salı günü (Ulufe dîvânı) merasimle saraya getirilerek yemekten sonra padişah tarafından kabul olunurdu.
Yerine başka bir elçi gönderilen yabancı devlet sefirleri, memleketlerine gitmeden önce Osmanlı Devleti’nin iznini alırdı. Bundan dolayı elçi dönüşünden önce Paşakapısı'na müracaat ederek memleketine gidiş için müsaade ister, durum padişaha arzedilerek izin alınır ve bundan sonra resmî veya gayr-ı resmî olarak padişahın huzuruna çıkarılan elçiye nâme-i hümayun verilirdi.
Referans URL