Pelin Karahan Fan

Tam Versiyon: Adnan DURMAZ
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
EŞKIYA


gece bastım
dağ kaldırdım
yıldız beli kırdım
güneş oynattım
sana şaki kesildim

atomlarımı delirt
aklımın labirentlerini kaşı
nasılsa devran kör
nasılsa zaman şaşı

öyle bir dünyaya düştü ki yolum
yer gök cümle mahlukat yaban
caddeler estetik dikiş
ormanlar plastik tadında
öpüşlerin şah damarı kırılmış
ortalık zebani kaynıyor
gönlüm kalbi kırık çocuk
lastikten ekmekler çıkıyor fırınlardan
çocuklar kuluçka imalat
fabrikalarda bobin olmuş
şol bizim dağlarda yazılan destan

sonra bir de baktım ki gâvurun kızı
bakıyor en bozlak gülüşünü kuşanmış
hani iyi tanırsın şu bizim köylü ay
incecik bir bulutun arasından

bilici dedikleri soytarı
Paris civarında bir malikanede
domuz eti yedi
tıkız bir herif
şarap içti ahkam kesti
budur sebep ki buradan
hiç gören olmadı
Bağdat’ta çocukların
yıldız diye kucak açıp koştuğu
bomba sağnaklarını
işte bundan
her yerdedir şimdi
yurdu yağmalanmış kor bakan serüvenci
veni
vidi
vici
ve hatta
Leonardo da Vinci
tablolarda damar damar ağlıyor şimdi

gece bastım
dağ kanırttım
umut erittim kalbimin körüğünde
nadasla çorak yaralarımı
öfkemin kuluncuna gülüş dokundur
ben sana şaki düştüm
sen benim destanımı sevdaya nakşet

gece demli çay tadında
bedevi kervancılar namaza durdu
ıhmış develerinin yanıbaşında
umut bombalandı bütün kılcal damarlarıyla
Bağdat bombalandı
kan içinde kaldı Beyrut’un sakalları
kaldırdı tunç özgürlük ülkesinde göğe
o malum heykel yedi yalımlı meşalesini
çocuklar bombalandı
analar bombalandı
kediler bombalandı
kuluçkada tavuklar
Berlin’de zamanı şaşmadı trafik ışıklarının
Barselona’da aşıklar öpüşmeye devam etti yol ortasında
kirlendi aşk
kirlendi düş
kirlendi gülüş

gece bastım
öfke damıttım kraterler dolusu dağ başlarında
Anasır-ı Erbaya yıldızları da kattım
Promete’nin asasında bi kor aşk sakladım
sen beni ister sev istersen sevme
ben aşklar yaşasın diye
and içtim
bir ölsem
bin kere dirileceğim


adnan durmaz

Adnan Durmaz
Kendinin Celladı

ne aşk acımasız cellat ne zaman hain..kalbin hazin aldanışında
kendinsin sorgulanan kan içre aldanmış demlerin yanışında

yurtsuz kuşlar gibi öfkeli bulutlar dolaşır tarumar hazanlarda
hışımla yağar sağanak aşk -başka baharlar coşar her uyanışında

sen zamanı elle gelmeyecek kalyonların yasıyla ağlayarak
giden görür ki ufkun sis giysileri ne güneşler solumakta

insanın celladı kendisidir ki kendi seçer yar olmayanı yar diye
kuru dalları güllerle donat-sonra da yaprak yaprak ağla soluşuna

en kırgın yerinden kalbini asmak düşer aşkı suçlayanların payına
ve geçmişini çekmek gözyaşından bir tespih gibi mülhem yanışında

darağaçları kur nafile kalmış kısır kuşsuz ve şarkısız dallardan
kurban da sensin yargıç da içinde biteviye dolanan ölü hulyalarda

son kalan güzelliğidir aşkın bağrında nazenin boyunlu gül
ey kendinin celladı as onu orada ve sakın ardından ağlama


adnan durmaz

Adnan Durmaz
Tekinsiz kadınlar tanıdım
Adını bilmediğim liman şehirlerinde
Gözleri bir dönüm ve dehşet yeşil
Neye dokunsalar kurutan ellerini
Kulaç vurdum gözlerinin ölümcül ıssızında
Öptüm ateş gülü dudaklarından
Bozuldu büyü
Dirildi onların öldürdüğü ne varsa

Tekinsiz kadınlar tanıdım
Ay vurmuş deniz beyazı
Kime dokunsalar yaprak dökülüyordu
Sevgiden kabarıktı sabıkaları
Yaşama müebbetlik mum parmakları
Adını bilmediğim sokaklardı
Yalnızlıkta kalebent
Hüzünde forsa

Kalbinin şatosunda tam da kırk oda
Gözleri bir çift kandil dipsiz labirentinde
Bunu ancak o kadar aşksız olanlar bilir
Yanık ömür kokuyordu bütün koridorlarda
Ben yasaklı odaların kapılarını kırdım
Kırkıncı odalarda kayboldum bin yıl önce
Oralarda adım korsan bilinir hala

Peşlerinden gittim köpek köpeğe gece
Benimkisi karanlıkta baykuş tenhalığıdır
Kuru yapraklar gibi düştüm eteklerine
Kirpik bile çekmeye tenezzül etmediler
Bütün yalvarmalarımdan delice iğrendiler
Tekinsiz kadınlardı bir defa gülmediler
Şimşekler parçalardı gecelerini
İlk bakışta bardaktaki su kadar sakindiler

Hayvanca bir yalnızlıkta koşan güreler gibi
Yalım soluyorlardı-belli ki de deliydiler
Çok zaman bozkırlarda bir dala benzerlerdi
Düşlerime kaçardım peşimden gelirlerdi
Dudakları ve gözleri vahşice hüzündendi
Hangisini sevmişsem bir felaketti
Benden sonra bir daha iflah olamadılar
Bilemedim belki de tekinsizlik bendeydi
11.02.2008 02:51

Adnan Durmaz
uzak köy kahvelerinde
avurdu göçmüş ker*** yüzlü adamlar
gül rengi çay kokusu
gelin gibi süzülen bardaklar
kesekten ellerinde
toprağın yarıklarına benzer çatlaklar
beş ağaç kökü gibi uzanan
kibarca tütün saran parmaklar

yan masada altmışaltı oynanır
kağıtlar aslını yitirmiş
papaz ağaya benzer
kız yavukluya
vale yakışıklı okumuş biri

bi yanda inek konuşulur bi yanda davar
ve hükümet lafları
önümüz sıra kış
malın yemi yok
sobaya yakacak kömür
ah
rüzgarda savrulan sarı anızlar ömür
gök bakır
yer demir

gelir karakış
yine çocuklar ölür
yine yaşlılar
buralarda her acının adına yazgı denir

yine de
bi anlık gülüş
yer göçüğü ağızlarda sarı dişer
yosunlu yalak taşları gibi
cümle gama bedeldir
bir gülüş ki ar damarı çatlamış
bin derdi boğar
neyleyek
kesmeyek
umudu
gün doğmadan neler doğar


adnan durmaz
YUSUF KISSASI

'Kaybolan Yusuf döner gelir Kenan'a;
Üzülme.
Bir gün döner hüzünler kulübesi gül bahçesine;
Üzülme.”
HAFIZ



Hüzün harmanıyım
Ayrılık ummanı
Gözlerinden derin kuyu var mı zeliha
Bin yıldır düşmedeyim derinliğine ey aşk ki sen
Yusufum
Sevdalar divanıyım
Aşk ki bitmezmiş ölümle bildim
Yusufum
Yandıkça güldüm
Bekleyişin özleyişin en kadim mihmanıyım
Yokluğundan derin kuyu var mı zeliha

Ben hep gözlerinden düşmeğe sevdalıydım
Öğrendim ki ihanet ve kötülük fırtına olsa
Kim bilir sana savurur beni belki de
Kuyular büyürdü pür bulut keserdi ortalık
Kuyular sonsuza uzardı kuşlar sağanak
Sen güldüğün zaman ey sultan-ı aşk

Bin yıldır beni anlattı şehrin dilencileri
Kuytu bir yer bulunca karanlık baskın verdiği zaman
Kavi suskunluklarının altında
Zehirli bir hançer gibi zamana sakladılar kalbimin türküsünü
Bin yıldır dilenci gözlerine döndü hayalim tüm sokaklarda
Tüm yağmurlarda yağmur bendim
Ben senin gülüşünün
Kadim dilencisiyim
Gülüşünden güzel yaşamak var mı zeliha

Kavimler geçti-kavimler göçtü harap tavanlı göklerin altından
Ben hep o yalın ayaklı yolcuyum yüreği gül açanda
Bütün hasretlerin kuyularında
Ben yalnız senin gülüşünün dilencisiydim
Bütün kuyuları gözlerin bilen
Çün yokluğun okyanusların susuz çukuru
Kalbimin dizeleriyle doldurmayı öğrendim kanla örülmüş uçurumları
Kalbimi acıyla arındırdım ki
Sen geldiğin zaman
En temiz haline otur tahtının
Kulun oldum senin ey aşk tüm zamanlarda
Secde ettim her solukta acına
Sen beni peygamber kıldın
Kalbinden daha büyük makam var mı zeliha

Adnan Durm
Gözyaşı İstasyonu

şimdi sen nereye gideceksin
kalbin yıkılmış şehirler gibi
içinde depremler ardı ardına
şimdi sen nereye gideceksin

ana kokusunu özlercesine
yolun yalnızlığa varır
iki pınar gibi gözlerin
bütün göklerinde yağmur

gözyaşı istasyonu bu
ellerime dökülsün yaşların
sen beni sevdin beni sevdin
her damlanı kalbimde saklayayım

ezberledim artık bütün dakikalarını
gözyaşı istasyonları dolu ömrümün
her giden alıp gitti bir parçamı
gayri iflah olmaz gönlüm


ipi kopar uçurtmanın
ve sadakat nalçaları
bir araya gelmez tekrar
kırılmış aşk parçaları

buğulu camlarda bir el
şaşkın öylece ortada
ucu yanmış bir hoşçakal
atılmış kibrit çöpüyüm
içilen son sigarada

şaşkın öylece ortada
kalmak dipsiz bir uçurum
avuçlarda gözyaşları
son ağlayan ben olurum




adnan durmaz

Adnan Durmaz
YALNIZLAR ÇAĞI

Bu satırları yazmaktaki amacım sadece; ”yalnızca sen değilsin şu an bir mum gibi yalnız olan, ben de varım” diye seslenmektir

Biz neden yalnız kaldık böyle
İnsan soyu neden bu kadar acımasızlaştı
İlla ki birilerini boğazlamak mı gerekiyor katil olmak için
Bir insanı, yüz binlerce insanın ortasında,kendisiyle baş başa bırakmak,kendine tutsak kılmak,boğazlamaktan daha berbat değil mi? .
Her gün yalnızlıktan bir sabaha uyanmak,
konuşacak tek canlı bulamamak,
yavaş yavaş ölmek değil mi…

Bir evde tek başına zamanlarca yaşamak, nasıl bir hapishanedir
Duvarlar, soğuk, geçirimsiz,
uzun zamandır bozulmamış çekyat,dokunulmamış eşyalar…
Duvardaki çerçeveler hep size doğru bakar; yerde serili halıların, örtülerin desenleri arasında kaybolursunuz bazan. Boydan boya uzanan çizgilerin arasında derinlikler oluşur.
Sandalyeyle konuştunuz mu, masayla, askıyla,doğradığınız domatesle, yemek yediğiniz kaşıkla...
Bu dünyada sizin anlayacağınız, ona kendinizden bir şeyler verebileceğiniz veya size bir şeyler verebilecek, tek bir insan yok mu?
Kimse yok mu?
Yakınlarınız neredeler?
Neden onlarla aranızda yıkıntılar arızalar uçurumlar oluştu?
Neden sevmiyorsunuz onları?
Herkes kendi kalabalığı ve kalabalığının telaşı içinde, kaybolup gidiyor. Çoluk çocuk eş, iş ev kira gelecek kaygıları içinde, size ayıracak zamanları var mı? Herkes kendi telaşında yüzerken, sizi düşünecek zamanları yok elbette.


Ağlamış da kirpikleri uzun uzun top top olmuş narin saplı ışıl ışıl bakan gök gözlü dikenler, tarlaların anına sıralanmış başlarını maviliğe gömmüş, yüzlerini gün ışığına yaslamış, rüzgârda ağır ağır sallanıyorlar. Bu değil mi mutluluk. Bir kelebek gelip konuyor en sivri uzantısı üstüne. Uçarak yaşayan minik bir çiçek, kanatlarını sevinçle savura savura uçan, bulutun aklığından, rüzgârın nefesinden, çiçek kokularından beslenen bir tür çiçek; kelebek. Başakların cümlesi nasıl sırayla eğiliyor yelin önünde, ah o ses, o başakların birbirine dokunurken çıkardığı ses... Kökleri toprağın altında uzanıyor, gövdelerinde karıncalar dolaşıyor. Toprağın altında solucanlar... Köstebek,karınca,sülük,solucan ve daha sayısız canlısıyla toprağın altında bir yaşam var.Yaşamak mutluluktur.

Hani şu mükemmel ahenk var ya, yağmur yağar, ırmaklar çağlar, suyun ulaştığı yerde bitkiler yeşerir büyür, çiçek açar, meyve verir. Su olmadan ne ekin olur, ne orman. Ne arı olur su olmadan, ne leylek gelir. Orman olunca bulutlar ağar dağlara, yağmurlar yağar. Yapraklar solarsa dünya solumaz olur…

Dünyadaki tüm varlıklar arasında bir uyum var. Dünya sonsuz bir fabrika gibi üretiyor yaşamı. Herkes üzerine düşeni yapıyor. Karnıcalar, sülükler, kaplumbağalar, buğday bitleri, ivezler, bok böcekleri büyük bir disiplin içinde çalışıyor. Bunu vurgulamak için olmalı,anlatılır ya hani.Adamın biri,bozkırlarda inek dışkılarını kusursuz bir yuvarlak haline getirip,oradan oraya yuvarlayan bok böceklerine bakıp bakıp da; ”yahu bunları Allah neden yarattı,ne gereksiz canlı bunlar “ demiş.Bok böceği deyip geçmeyin; eski mısırda kutsal sayılıyorlardı bu canlılar.O dışkıların altına yumurtalarını bırakıp,kendileri ölüyor,daha sonra o yumurtalardan çıkan yavruları,ölüp yeniden dirilmenin belirtisi sayıyordu mısırlılar.Bu böceklerin kabartmalarını piramitlere çok sık oymalarının nedeni buydu.Her neyse,onların varlığını gereksiz gören adam,gün gelir şifasız bir hastalığa yakalanır.Hikaye bu ya,tabipler de,”onun ilacının,bok böceği olduğunu söylerler.Çok bilmiş adam,o böceklerden yemek zorunda kalır.Gereksiz bir varlık yok dünyada kısacası.Gereksizlik ise,insana göre değil,doğaya göre düşünülmeli burada.Yaşam hep seller gibi akıyor hızla ve sonsuz ahengini kurarak. Evrende var olan ne varsa, aralarında belli bir uyum var. Güneşin çevresinde gezegenleriyle birlikte evrende attığı tura benzer hareketleri var diğer gök cisimlerinin de. Mükemmel uyum içinde yıldızlar da sönebiliyor, yenileri doğarken. Yaşam atom ve onun parçalarından başlayarak, bizim göremediğimiz küçüklükte ve galaksiler kadar büyüklükte akıyor. Bu akış yaşamın zincirinde halka halka uzanıyor.
He şey birbiriyle ilişkili ve ilintili…
Her şey birbirinin varlık nedeni…
Acı ve sevinç –iyilik ve kötülük-bu devasa akışta aynı yere ait, aynı şeyin değişik yüzleri…
Evrenin bütününün tek bir aklı var sanki…
Zerreler ve galaksiler bu devasa aklın parçaları;
karıncalar ve filler de…
Yaprak ve çiçek biliyor mu güzelliğini?
Güzellik yalnızca biz insanlar için mi var?
Doğada ne çirkin ne de güzel var.
Eğer bir gerçek varsa,özünden yanlış yöne sapmamış her şey güzeldir…

NASIL KONUŞUYORSUNUZ BÖYLE MAVİ GÖK GÜN IŞIĞINDA BİLLURLAŞIRKEN, EY SIĞIRCIK KUŞU VE RÜZGÂRDA İNLEYEN KAMIŞ… HANGİ DİLLE SÖYLÜYOR ŞARKISINI KURBAĞA VE SÖĞÜT AĞACI,HANGİ DİLDEN HIŞIRDIYOR RÜZGÂRDA... EY SÖĞÜT AĞACI, DALLARIN KUŞLARLA YAPRAKLARIN KELEBEKLERLE KÖKÜN SU VE SOLUCANLA HANGİ DİLDEN SÖYLEŞMEKTESİNİZ. TAŞLAR ORADA, SON DÜŞTÜKLERİ YERDE KAÇ MİLYON YILDIR NE YAPMAKTADIR…

Taşların üzerindeki yosunların da bir canı ve bir macerası yok mu dünyada…

İKİ SEVGİLİNİN GÖZ GÖZE GELDİĞİ ANDAKİ AKIŞ VE DİL İŞTE BU DİLDİR; AŞKIN DİLİ…
SÖZE GEREK YOKTUR... DOKUNARAK, KOKLAYARAK, SOLUYARAK SARILARAK BAKARAK ANLATILIR VE ANLAŞILIR...

Keşke dünyayı parsel parsel bölmeseydiniz... Bir gün en görkemli sarayların da yıkılacağı, o görkemli saraylara sığmayan gururun,kara toprağa karışıp gideceğini bilmiyor muydunuz?
Keşke parsel parsel bölmeseydiniz dünyayı.
Bölerken seni benden bölmeseydiniz.
Çiçekler ve ağaçlar kadar ülkesiz olsaydık.
Bir yerlerde yaşayıp insan kalsaydık
Birilerimizin varlıklı, birilerimizin aç ve yoksul olması doğal zorunluluk muydu!
Yoksullardan gasp ettiğiniz, yağmaladığınız, çaldığınız ne varsa, ölümden kurtarabildi mi sizi!
Aslında devasa bir yalnızlıktan kaçtınız, ömrünüzü anlamsızlaştırdınız… İnsanlardan çaldığınız ne varsa, sizin yalnızlığınızı da yaşamınız gibi süsledi yalnızca.
İcat ettiğiniz yalnızlık, size ölüm korkusu olarak, sahte bir yaşam olarak geri döndü. Yaşam bir bumerang gibi, başkalarına verdiğiniz acıyı da, sevgiyi de kat kat katlayarak geri döner size…

Parayla ne satın alınıyor.Evler,arabalar,giysiler değil mi.Evlerin yıkılmayanı,arabaların hurdaya dönmeyecek olanı,giysilerin yırtılmayacak olanı var mı.Parayla alınan mutluluk,paranız yoksa sizi terk edip gidecek.Parayla alınan dost da,sevgili de.Oysa varlıklı olabilmek için kaç insan kurban ettiniz yaşamınızda.Varlıklı olabilmek için,kaç aşk,dostluk,mütevazi dünyalarında kaldı; öldürdünüz onları.Varlıklı olmak için kendinizi öldürdüğünüzü bilmemeniz ne büyük aptallıktır.Alın sizi mutlu kılsın satın alınmış dünyanız,alın da çalın başınız****oynuna girip uyuyun ekonominizin size verdiği üstünlük duygusunun…

Genç yaşlı demeden
Dört duvarın arasında yıllarca kalanlar var.
Her sabah kalkıp işine gidiyor. İş yerinde de çok fazla iletişimi olmuyor insanlarla. Olsa bile yüzeysel, artık bıkkıntı veren günlük konuşmalar. Kimileri için günlük dedikodular kahve falları yaşama biçimi halini alıyor. Diğer zamanlarını da, bu yaşamın rastlantılarıyla aynı iş yerinde buluşturduğu insanlara dair besledikleri hasetlik, kıskançlık ve dedikodular yaşamını işgal ediyor. Kinle yaşıyorlar. Yaşama nedeni kin ve düşmanlık olanlar, düşmansız yaşayamıyor; mutlaka birilerini bulup nefret etmeleri gerekiyor, değilse ne yapacaklar. Derinliklerini kaybetmişlerdir artık. Bütün dünyaları bir avuçtur ve bir avuç suda kıyametler kopartırlar. Boyutlarından biri güdükleşince, kişilikleri belkemiksizleşir her yana eğilebilir. O kadar çokturlar ki, her yerde hazır ve nazırdırlar. Yalakadırlar, gammazdırlar, sistem onları istediği noktaya getirmiştir. Aralarındaki samimiyetler sahtedir. Yalandır tüm “nasılsınlar” yalandır “iyiyimler”.Onların arasında üçüncü boyutu, yani derinliği, duyarlılığı olan, dünyaya ve ülkeye bakan, zamana ve yaşama bakan, çiçekleri süs bitkisi olmalarının ötesinde düşünen insan varsa, işte o yalnızdır.

Bir gün dağılır bütün sahte kalabalıklar
Kaybolur bütün bu tantana
“O yüzler kim bilir nerede şimdi” diye düşünür insan oturunca bir an bir yerde dalıp gidince. Bir gün anlamsız olduğunu anlarsın onca telaşın, onca inadın, tartışmanın, boşu boşuna birbirini itelemenin. Aslında farklılıklarınız sizinle uğraşılması için yeterli olmaktadır. Dünya öyle bir hale gelmiş ki, namuslu olmak, dürüst olmak, başkalarını düşünmek suçtur artık. Suçlusunuz. Koca bir yaşamı dedikodularla, küçük hesaplarla doldurarak geçiren kalabalıkları yalnızlıktan kurtaramaz bütün bunlar.

Sonsuz ahengin uyumsuzlaştığı yer, eşref-i mahlûkattır.
Şimdi başta savaş olmak üzere bütün felaketlerin yaratıcısı olan bu varlık, yalnızlıktan geberiyor. Yalnızlar çağındayız. Yalnızlar çağı, diri diri ölünen çağdır. Duyguları ölen insan ne kadar insansa, o kadar insanız artık.

Ölüm haberlerini duymak istemeyen, hastalığında birbirinin ziyaretine gitmeyen, kötü gününüzde yanınızda olmayan kalabalık arkadaşlar, yalnızlar çağının tipik robotlarıdır. Hayvansal tepkiler veren garip bir sürü.

Sabahın dördünde kuş sesleri gelmeye başlar, baharda. Giderek yeşil dallarda çıldırırlar.

Yağmurlar, uyuma isteği uyandırır bazan, daha çok sonbaharda,
Deli bir rüzgâr eser, damlalar kindikler camları
Hava kararır kararır kararır…
Işıklar yalnızlığa yanar, ışıkların sesi uzar karanlıklarda uzar uzar... Karanlıkta tek başına uzayıp uzayıp da hiçbir şeye dokunamadan tükenip kaybolmaktır yalnızlık…
Sarı yapraklar dökülür
Sarı yaprakların her birinin bir hikâyesi vardır; her karıncanın, karganın, her bulutun bir hikâyesi olduğu gibi… Her sarı yaprakta evrenin tüm hikâyesi vardır… Bu hikâye başka bir hikâyeden doğar başka bir hikâyeye akar... Yalnızın hikâyesi kendine akar; kendi içindeki dipsiz boşluğa…
Issız evlerin itici bir tarafı vardır uzaklarda
Yağmurlar neden hüzündür ister bahar olsun ister güz
Kuşlar yağmurlu havalarda şarkılarına devam eder
Hazirandır...
Yalnızın hikâyesi, mahpusunkinden daha acı…
Kuş kadar aklımız kalmadı mı bizim, kuşlar gibi birlikte uçamıyoruz... Kuşlar birbirini sırtında taşımıyorlar ki oysa.
Eşeklerden daha mı aptalız, onlar birlikte otluyor çayırda


Hayvanlara kötü sıfatlar verip, sonra da birbirimizi onlara benzeterek aşağılıyoruz. Hayvanlar, doğadaki sonsuz akışın önüne set çekmiyor, o akış onların içinden geçiyor. Bu nedenle ötüyor kuşlar, kurtlar uluyor, bülbüller şarkılarını savaş alanlarında bile söylüyorlar.

Aşkı özledin mi?
Uzanmış da köşesine, umarsızca, geçirimsiz bir hiçlik duygusu içinde, yaşamda nice zamanın boşa geçtiğini düşünürken,
kapını çalacak kimseler yokken,
sen aramazsan seni arayacak kimse kalmadığını biliyorken…
aşkı özlüyor musun?
Nerede kaybettin onu
Neden kaybettin
Katlanamayacağın şeyler mi vardı
Dünya seni mi küstürdü, yoksa sen alınganlıklarınla kendin mi küstün ona.

Bize ait dediğimiz ne varsa, yaşam verip, sonra geri alıyor tümünü de... İlk sahip olduğumuz varlıklar, anamız babamız kardeşlerimiz; onları her an kaybetmemiz ve onlarsız, katlanılması çok zor bir çöle dönen yaşamı yeniden yeşertmeye çabalamamız doğal bir zorunluluk oluyor. Bir gün, varsa çocuklarımız da bizi kaybedecek. Hiç bir zaman tam bir aitlik söz konusu değildi sevgiden öte... Bedenimiz, bize aitse, bir böcek, bir yaprak gibi o da sonunda gider sonsuza, var mı ölmeyen insan. Bize ait dediğimiz, belki de sahibi olmak için yirmi beş yıl çalıştığımız didindiğimiz toprak ve ev ne kadar kalıcıdır bize. Yaşam gençlik verir, ama alır sonunda... Bir gün hayal kurmaktan vazgeçer mi insan. Evet, yaşam boyu hep kendisi için hayal kuranlar için, hayaller biter bir gün. Başkaları için, köyü için, ülkesi için, insanlık için, sevdikleri için hayal kuran bir kişiliği varsa insanın ne hayalleri, ne hayal kurma yeteneği tükenir, ne de bu yoldaki mücadelesi, özlemi... Başkalarını düşünmeden bir ömür geçirenlerin hayalleri de kendilerini kapsadığından, artık yaşlanınca, belki öldükten sonra, çocuklarının servetini daha da çoğaltması gibi hayalleri olacaktır. Bir gün madem, sahip olduğumuz şu can bile bizden gidecekse, ömür dediğimiz zamanı geri alıyorsa yaşam her an, o her an, dünyada hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar değerli olmalıdır. Ama ne çok isteriz bazan zamanın geçmesini; zamanı öldürürüz. Zaman öldürmek kendimize karşı işlenmiş bir cinayettir.

Hayalleri olmalı yalnızların, mademki bir sürüye dönüştürüldük. Bize öğretilen kalıplardan çıkmalıyız önce. Dışarı bakmalıyız. Bir ağacı dikip büyütmek hayal kurmak gerektirmez mi. Gelecek kaygısını bir yana atmış yaşlılara bakmalı, ne çok benzerler çocuklara. Çocuklarla en çok yaşlılar anlaşır gibi geliyor bana. Onları düşünün, aralarında düşsel dünyaların masalsı tadını da taşıyan sevecen bir atmosfer vardır. Çocuklar, büyüklerin taşıdığı hırsları taşımaz; yaşlılar da. Güneşin karşısında oturup bulutlara dalar giderler. Bir zamanlar onların da genç olduğunu düşünmez kimse. Ama onlar, yaşamın pek çok engebesinden geçerek, yaşamın insana acı veren pek çok ayrıntısını atmıştır. Onların yaşamında da müthiş coşkular, delilikler, çılgınlıklar olmuştur; kaybetmişler, kazanmışlar, yenilgiyi ve zaferi tatmışlardır. Acıya karşı daha tevekkülle yaklaşırlar. Onlardan yalnızlığa dair öğreneceğimiz çok şey vardır. Yalnızca yüzlerine, yüzlerindeki ve ellerindeki kırışıklıklara, yaşlılık lekelerine, sulanan gözlerine dikkatlice bakmamız gerek. Bir yaprakta belki evrenin tarihi vardır; ama bir insanda daha fazlasının tarihi vardır.
Yine de zordur yalnızlık, hala yalnız olan için.

İnsan neleri öğrenmiyor ki,
Kaybetmeyi öğreniyor. Yaşam bize verdiği ne varsa alırken, kaybetmeye alıştırıyor insanı. Birileri ölüyor her gün. Tanıdık birilerinin ölümü ne kadar alışılmaz oluyor; ama alışıyoruz işte. Giderek konuşmalarımızda yer almıyorlar. Terkedilmiş, geride kalmış onca şehirde kalan o kadar tanıdık insan da, bizi unutuyor. Giderek yaşamaz oluyoruz onlar için. Bir zaman aynı evleri paylaştığımız, okul arkadaşları, gurbet yoldaşları gibi, herkes, eğer uzaktaysa unutmaya başlıyor birbirini. Hafıza i beşer nisyan ile maluldür, diyor ya eskiler. Soluk aldığımız her yere taşıdığımız bir yaralı oluyor sırtımızda, gitgide daha da ağırlaşan, kaybetmelerle, kırık sevdalarla yarası daha da büyüyen, içimize üstümüze, gülüşümüze bulaşan bir yaralı taşlıyoruz; kendimiz. Kendimizi böyle yaralı taşımak ne kadar yorucu bir şey. İşte yorgunluktan taşıyamaz olduğumuz yerde kalakalmamızdır yalnızlık.

Biz kimsenin kolunu tutmadıkça bizim kolumuzu da tutan olmayacak... İnsanlığı yağmalanmış zamanlardayız çünkü. O geri kalmış, feodal, okul yüzü görülmeyen çağlarda bile, daha özveriliydi insan. Aşk için ölünen zamanlar geçti. Robotlaştırılmaya çalışılan, yalnızlık duvarlarıyla her birisi tek tek kuşatılmış kalabalıklar çağındayız. Gözyaşları bile bencilliğimizin fışkırdığı anlarda akmaktadır. Yalnızlığı iliklerimize kadar yaşarken, öfke içinde değil miyiz, tahammülsüz değil miyiz; ikinci bir insanı kendi dünyamıza soktuğumuzda, ne kadar uyumluyuz. Kendi benimiz o kadar ön plana geçmiş oluyor ki, yalnızlığın duvarlarıyla birlikte ördüğümüz o koruma zırhlarımızla da, insanların bize ulaşmasını engelliyoruz. Biz öfkeliyiz, temizlik hastasıyız, şüpheciyiz, pimpirikliyiz, benciliz… Kendi yaşamımızda var olan bu hapishane alanında başkasını ne kadar istiyor ve ona ne kadar katlanabiliyoruz. İnsanlardan ne çabuk bıkıyoruz, ne çabuk üzerlerine kırmızı bir çarpı koyup, öteliyoruz. Ama tüm bunlarda, kendi kusurlarımızı da bir yana bırakıp, bizi düzenin mahkûm ettiği bu geçirimsiz atmosferde bu hale geldiğimizi görmemiz gerekir. Kimseye tahammül edemeyen bencilliğimiz, o tek başına yaşanan dünyayı bize özgürlük gibi sunuyor; ama yalnızlığa mahkûm olduğumuzu anladığımızda da kimseye hayrımız kalmıyor. Kendimize üstün meziyetler biçmekten, kimseleri beğenmiyoruz; bedeli ise tek başına kaldığımız bir dünya oluyor.

Düzen, sapıklar üretiyor, hırsızlar, katiller, pezevenkler, fahişeler, vatan hainleri, hortumcular... Bilinenlerin dışında ruh sağlığı bozulmuş, her gün görüp farkına varmadığımız nice vaka var, nice potansiyel sapık, katil, haydut ve hain... Bütün bunlara dair korkular da üretilip kitlenin üzerine püskürtülüyor. Yalnız olduğumuz kadar da korkağız biz. O kadar korkağız ki, tavuklar gibi, uçmaktan korkuyoruz; dostluktan, arkadaşlıktan, aşktan korkuyoruz. Çünkü dostluk, arkadaşlık aşk adı altında yediğimiz darbelerin hesabını yapa yapa yaşıyoruz yalnızlıklarımızı. Yalnızlığımızın hapishanesi kimi zaman en güvenli yer oluyor. Şu hale bak, iliklerimize kadar yalnızken, kendimizde hiç kusur aramamaktayız. Mutlaka birileri gelip bizi keşfetmeli, bize hak ettiğimiz güzellikleri sunmalı ve yaşatmalı. Bu durumda en iyisini hak etmiyoruz ne aşkın, ne dostluğun. Böylesine zalim bir dünyada ve sistemde, şu an birileri katlediliyor… Egemen düzenin her tür iletişim organı yalnızlıkların duvarlarını kalınlaştırıp insanları birbirinden sürgün ederken, burjuva yazarları, şairleri kalemlerini yalnızlığın siyah yangınını körüklerken, bizler rahat kuytularımızda yalnızlıktan geberirken, dünyada birileri, düşüncelerinden dolayı öldürülüyor. Birileri, insanlık için daha güzel bir dünya adına mücadele ediyor. Parasız pulsuz okuma savaşı veriyor birileri. Bir çocuk uyuşturucuya alışıyor, bir genç kız kötü yola düşürülüyor. Bir tek insanı gerçekten kurtarabilmek değil mi yaşamın anlamı uçurumun kıyısında kolundan yakalayıp, çekmek ve ona bütün insan sıcaklığımızla sarılabilmek değil mi... İster alışveriş deyin, ister “sevgi karşılıksız vermekti” deyin, bizde sevgi yoksa başkalarına verecek, bir avuç; ,bu tahammülsüz ve özverisiz ruhumuzla kimseden yalnızlığımıza ilaç olmasını bekleme hakkımız yok. Bize yalnızlık yakışır.

Bütün zamanlarda vardı iyi, kötü, akıllı, deli, doğru, yanlış. Hangi çağda doğsak aynı keşmekeş içinde arayacaktık cennetimizi… Hangi çağda olsa yalnız kalma olasılığımız olacaktı. Bin yıllardır, yalnızlıklara itildi kalabalıklar, yapayalnız acılara, izbelere, yolsuz belsiz dağ yamaçlarına, çöllerin en ücra ve kurak yerlerine mahkûm edildiler. Acı ve sevinci oralarda var ettiler, sarayları ve kendilerinin kapatıldığı zındanları yaptılar. Sokrates gibi inançları adına zehir içenler oldu bin yıllar önce. Ne zaman olsa yalnızlık vardı. Dünyaya farklı gözlerle bakmakla başlarsın, kendinden dışarıya çıkmaya. Çağların birikimiyle büyüyen zulüm nifakları, insanlık atmosferini değiştirmiş, kitleleri robotsal ilişkilere boğmuşsa; kalabalıklar içinde dilimizi unutturmuşsa, bencilliğimizi büyütüp, sevgimizi güdükleştirmişse, bunu anlamalı ve çözmeliyiz. Çıktığımız, çıkartıldığımız insanlığımıza geri dönelim, yaşam denilen düş bitmeden önce. Ne kadar bencil kalırsak, o kadar hak ediyoruz yalnızlığı, bize yakışır.

Geçmişini, bitmez hesaplarınla, birilerini suçlayarak yavaş yavaş ölmekten vazgeç; yaşam gül bahçelerinden akan seller misali. Ayrılıklar da olacak yaşamımızda, hüzünler de... İçinde bir sağanak başlasın, tam yüreğinde, o yağmurda yola çık yeni bir şafakla. Bir gün öleceğini bilerek sev. Bir gün öleceğini bilerek sarıl, güneşi öp yıldızı avuçla, insanlara gülümse; sonsuz ahengin ahenksiz yerini tamamlarcasına… Değilse, bencillik bataklarının uzandığı dünyana en çok yakışan mevsim yalnızlıktır, kolay gele…


ADNAN DURMAZ



13.06.2007 04:29
*Çakallar Ulutan Çılgın Issızlık

Çakallar Ulutan Çılgın Issızlık

yorgun bir ırgat gibi gün çömeldi dağlara
bulvarlar acıdı
elinde poyraz bir hançer
çakalları ulutan yalnızlık kaldı bozkırda

tekinsiz patikalardan
mağlup kentlerden yontulmuş yüzüm
şimdi yanında olsam..

bir yanım
mezarlıklara açılan bütün sokaklar..
yaralı birinin son sözleri..
asılanın haykırışı..
yıllardır ot bitmeyen yangın yerleri...
bir daha kavuşmayacak olanların bakışı..

bir yanım çığlık çığlığa kuş sesleriyle
her an bir yerlerde sürekli doğan hayat
gelip kapında dursam...

seni aradım sis basmış varoşlarda
puslu dağlarda
kaldırımlarda ölü düşler topladım
gecelerin en mecalsiz yerinde
seni aradım

kadınlar gördüm gülüşünde kırlangıçlar uçuşan
gözlerinde bakışı olmayan kadınlar gördüm
bakışında ışıkları sönmüş
öksüz kadınlar gördüm
aradım seni...

sınırları ömrümle çizilmiş değil
neyleyim
tüm zamanlar
yüreğimin yarıklarından akar
bir yanım gazel döker durmadan
döver ker*** duvarını gecelerimin
fırtınalar-sağnaklar
neyleyim
yıldırımları çeken
bir belalı yürek var

bir yerlerim
“bütün meyhaneleridir İstanbul’un”
kadehler kırılır sabaha kadar
hüzzamdan cümle şarkılar
bir yerlerim ayrılıklar tarlası
göynük göynük yakan uzun havalar

serçeler çıldırır coşkudan
bir karınca türkü söyler ayışığında
bir yanım ki
tomurcuklar patlar
büyür de büyür yüreğimde durmadan
sevinç kelebeğinin konduğu dallar

elimi uzatsam yarın
uzansam dudakların


şimdi sonsuz denizlerde senin adana çıksam
gövdemde zından yorgunluğu
gülüşümde yaşanmamış düşlerin dargınlığı
yüzümde yenilgi kırgınlığı

mecrası önceden açılmış hayatlar
akarken gecenin karanlığında
çakalar ulutan çılgın ıssızlık
çöreklenmiş dağlarda
bir yanımın ellerine kelepçeler vurulmuş
asılır sehpalarda
bir yanım yenik düşmez
direnir kavgalarda
bir çılgın anka...
gelip kapına dursam


sırtımızda acıların kanlı gömleği
öfkelerde yana yana
uçurumlar düşe düşe
zulümle dövüşe dövüşe
kan ter içinde yaşadık

ben sana iklimim deyip sarıldım
kimliğim oldu düşün
nere gitsem
sana giden bir yolcuydum aslında
seninle ısınmak nedir
bilmezsin
karlı dağlarda
sen ki
mahpus damlarını ışıtan düşüm

her sevdanın bitişinde
yolum kimle ayrılmışsa
onun da sen olmayışına
yeniden
yenibaştan ölüşüm...

her ayrılıkta seni çoğaltmak
ve seni her hasretin içine katmak
bir sapkın umut
bir çılgın hülya

trenlerden inmedin
bekledim tüm istasyonlarda
binmedin vapurlara
yaşadığım hiçbir yere gelmedin
en yaralı yanım oldun
kanadın
yandım gitti her soluk da
bilmedin...

şimdi gelsem kapına
böyle yıkık
böyle yorgun
yaralı
gözlerimden tanır mısın

tut ki körpe şafak uykulardayım
bir yanım uykuda
bir yanım uyanık
uzanmışım gül pembesi buluta
zamandışı sonsuz yolculuktayım
tül yüzgeçli bir balığım
ışıktan okyanuslardayım
bir martıyım mavilerle sevişen
bir damlayım güllerin dalına düşen
bir yanım uyur
bir yanım uyanık

öyle uyursun da bir türkü nasıl uyursa
bir ağaç nasıl uyursa çiçekler aça aça
sevdalar nasıl uyursa
bir yanım düş
bir yanım umut
yanıbaşındayım
bir yanım uykuda
elimi uzatırım sana
yana yana
bir yanım uyanık
yokluğunun buz dalları gelir parmaklarıma

uyanırım
yalnızlığın dudakları dudaklarımda

şimdi neredesin bilsem
ahh yorgun sular gibi gelsem
ovalarına yayılsam
dinlensem

aah şimdi yanına gelsem...

29.10.2001 22:38

adnan durmaz

Adnan Durmaz
Görmeyeli Kötü Yola Düşmüş Aşk

kuzgun karanlıklar parçaladı da geldim bin yıllık yalnızlıktan
beni sök kendimden ey hüzün
kır dallarımı
yağmala
dağlardan hiç inmemiş çoban say
aylı deniz
al çarp beni yalıyarlara
savrulmam yetmedi
kuru dikenler gibi ordan oraya
sizin olsun aşkınız da
şavkınız da
şarkınız da

beni olmayan denizlerle kandırdılar da sabrettim bunca kuraklığa
olmayan baharlarla oyalandın hoyrat kalbim
bin yerinden delinmiş bir kevgirsin gayri bağrımda
yokmuş senin düşlediğin iklimler
seraplar yalanmış gör bak
şiirler yalancıymış
kandırıldık biz kalbim

sokaklarda sürüklenen fahişeler
ancak onlar bilir bu acıyı şimdi ne desen yalan
gözleri oyulmuş yenik askerler
bir onlar bilir
ve acı
kör eder ya kalbini
öyle bir şey
sus söyleme

sevdasından recm olan aşıklar bilir bu acıyı
başlarına yağan taşlardan değil
bir de sürgünler bilir
hiç geri dönemeyenler acının atlasından
ne desen boşuna
anlamazlar

sen aşamazsın aşka giden yollarda dikilen duvarları
bu pislik saltanatında
yüreğinin yamacında kurulu saltanatlar
mal mülk tutkuları ev dam hesap kitap

beni bir gözleri ahuya zebun eyledi felek
uzun zamanlardan geldim
ve kellesi vuruldu kalbimin tutku hançerlerinde
görmeyeli kötü yola düşmüş aşk
nerden bilirdim


adnan durmaz
HİCRAN


ömür yolculuktu şehirler bizden geçip gider
sesler yüzler kederler konuktur ömre
bazan kırık bir zeybek bazan acemaşiran
gülüşler ki kimisi eski bir şamdan
yanar geriye döndükçe eskil yalnızlığından
düşler kelebek kıvamı ansızın uçup gider
yalnızlık /biten aşklardan kanayan hicran
hicran
yine hicran
yine hicran

dağlar ki azrail görkeminde amansız uzanır göğe
orada ömür biçtik acının makasıyla yoksulluklardan
kırk yama vurduk her soluğa her biri gamdan
bozkırlar boyunca ağıtlar dikildi ömrümüze
ağıtlar ki bir ömürden diğerine uzanan
anızlar gibi savuran devrandır
kader dedikleri göğ biçer can üzre can
muhannet elinde av olmuş yüreklerde aşk ki ey
devran ki bir zehirle kılağılanmış tırpan

aşka ateşe düşercesine düşmeyi seçmişiz bir yol
gülün rengini kanla öğrendik bu kıraçta
yollara düştük
düş olduk..kan içinde kalan bulutlardan
haber ilettik bizden sonraya
ah ömür mü yalan aşk mı
biz mi yalan

esrik bir iz kalır zamana yaşadım dediğin andan
aşktan kalır geriye bize ait olan ne varsa
tut ki yar kokulu bir dünya akşamından
kimi zaman hayat işte bir tek an
gerisi yine hicran
yine hicran
yine hicran…


adnan durmaz
Sayfa: 1 2 3 4
Referans URL