Pelin Karahan Fan

Tam Versiyon: Adnan DURMAZ
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
ÂŞIKLAMA

denizler ateşmiş dağlar demirden
gönlümü yolların dikine verdim
yanmaya bir ateş istedim yarden
kalbimi sakına sakına verdim

dediler söze dök öz incisini
dizmiş karac’oğlan söz incisini
yoluna döktüğüm göz incisini
hasretin çekilmez yüküne verdim

bülbül avaz etme gül küle dönmüş
andıkça inleyen bir kuru canmış
şu koca ömürden birkaç an kalmış
onu da saçımın akına verdim

felek senin bağrın benzermiş taşa
ömür aldın benden bir avuç yaşa
ezirayil gelmiş de can ister boşa
özüme gözümden yakına verdim


adnan durmaz

Adnan Durmaz
Aşk

Aşk

yer yavşan
gök yıldız
akşam rengi gözlerinde ıssızlık
oysa sen bilmezsin
hırsız bir yürek dolaşır karlı gecede
sokak itlerinden aç
bozkırlarda ölmüş bir atın kafatasından çıplak
şimdi ben tutup da geceyi sana versem
kar döşenmiş kıraçları-korkunç dağları
uzak melul yıldızları-ayrılık çalan kavalı
neye yarar bir can solumuyorsa

evvel zaman içinde-ırmaklar geçtim bende
yeğin atlar çatlattım-heybem dolu yıldız
gözleriyle gece ışır tanrıçalar aradım
sevdiğim –kemanım-üveyik türküm
sizin oralardan geçtim daha sen doğmamıştın
kuşkusuz kızıl bir hilaldi dudakların
kuşkusuz dudakların arşipel sularında
şafağa doğru yüzen bir iyon kayığıydı
düş ve coşku toplardı gözlerin yakamozlardan
akşamları samanyolu giyerdin
sevdiğim
aykırı türküm

ölgün eylül ömürler geçirdik de geldik şimdiye
kızıl saçlarına yaprak yağan yarimiz olmadı
eşkıya soysa yanmazdım bu gönülü
derelerde boğuldu hoyrat inceliğimiz
evvel zaman içinde bir yerlerde
kendimi yitirdim geldim
ne bir şehir düştü ardıma
ne atımın terkisinde bir sevda
toynak vurdum da tipili dağ gecelerine
terkedilmiş evlere benzeyen yürek kapılarından geçtim
gitgide duvarları yıkılan
gitgide tavanları akan yağmurlarda
muhacir güneşler kırıp yedim öfkemden
kan akmış alanlarda yerlere çarparak yüreğimi
varsın ötsün yalnızlığın baykuşu
ah etmişsem utanacak değilim

sonra kar yağdı
sabahları taze ekmek gibi gülen günleri soydular
gözlerine mil çekilmiş halklar yürüdü tarihin patikalarında
oğulları kıyılmış anaların isyanını yaktılar
çirkef sokaklarında bir dilenci gördüm
kolları bacakları kopmuş
alınmış satılmış yağmalanmış
ordular geçmiş üzerinden
tam da geberiyordum ki kederimden
gözlerinde at koşturan bir kuşku
dedim adın nedir
dedim adın nedir
dedim adın ne
iki ırmak çağladı da gözünden
dedi
adım
aşk

şimdi bin yıldır aradığım yüreğimin terkisinde
atımı ılgarladım yıldızlara
merhaba ey yaşamak
merhaba
07.12.2001
Adnan Durmaz
Bilirsin aşk da serseri,art yay

Adnan Durmaz
Aşk Devrimcidir-Duygusal Aşkın Tarihsel Kökenlerine Dair notlar

Aşk Devrimcidir

Duygusal Aşkın Tarihsel Kökenlerine Dair notlar

Aşkın sonradan ortaya çıkmış bir olgu olması,onu reddetmemizi veya küçümsememizi gerektirmiyor.İnsan oğlunun onbinlerce yıllık evrim sürecinde bir takım insani özellikler ve onları üretip geliştiren koşullar zaman içinde ortaya çıkıp gelişmiştir.Aile kurumu,Devlet,sonra devletin kurumları neandrantel insanla birlikte var olmadı.S.N.Kramer Tarih Sümerde Başlar adlı alanında anıt kabul edilen yapıtında,İlk Açılan Okullar,İlk Rüşvet Olayları,İlk İkili Meclis,İlk Vergi İndirimi,İlk Nuh,İlk Aşk Şarkısı gibi yan başlıklar koyarak yapıtını oluşturur.Kuşkusuz buradaki “ilk”ler ilk değildir.İlk kez kullanılan yazının bize aktardığı ilk kanıtlanabilir olanlardır.Tanrıların öyküleri diyebileceğimiz mitolojik öyküler,ulusların yazıdan çok önceki zamanlarından bu güne ulaşmış olan destanlar,kısacası dünya halklarının söz yardımıyla kuşaktan kuşağa aktardığı tüm ürünleri,yazısız karanlık zamanlara ait yaşama biçimlerine ışık tutmaktadır
.” Toprağın anatanrıçası dünyanın her yerinde, paleolitik taş devrinin bütün dinlerinde asıl ve üstün bir güçtür. Toprağın verimliliği ile kabilenin yaşamını sürdürmesi eşanlamlıydı. Dünyaya tanrıyı vermek durumunda olan güç, anatanrıçaydı. Dağların bu kadını, bir Girit mühüründe, birçok tepenin üzerine basmış olarak, iki yanında birer aslan figürüyle gösterilmiştir. Bu dişi öğeydi; erkek öğe daha sonra gelirdi.
Dişi öğe.. Sümer anatanrıçası Inanna ile başladı. Adı sonradan Mezopotamyalı Ishtar (İştar) oldu. Göklerin bu kraliçesi, aşk ve savaş tanrıçasıydı. Onun iki yönlü, kuşku verici bir karakteri vardı. Ama aynı zamanda sevimliydi de. İsa'dan önce 1300 yıllarında bir Mezopotamya ilâhisinde şöyle deniyordu :

«Kadınların kraliçelerine saygı.
Tanrıların en büyüğüne binbir haz ve aşkla bezenmiş saygı.
Olağanüstü sıcak, tadına doyum olmaz sevinçle doludur.
Ağzı hayat demektir.
Varoluşunun verdiği mutluluk sonsuzdur.
Başının üzerinde tülü, büyüleyici bedeni ve ışıklı gözleriyle pek görkemlidir.»

İnsanların kendi hayalinde yaratıp taptığı ilk tanrının,dişi olmasından çok daha ilginci,onun aynı zamanda AŞK ve SAVAŞ tanrısı da olması değil mi.Kim bilir belki de aşk,bir büyük teslimiyet,teslim oluş ve teslim alışı,olmazsa olmaz kılmış,insanın “kendi” ne dair en büyük savaştır.Ancak Burada vurgulamamız gereken,yazının bulunuşundan binlerce yıl önce insanın ilk tanrısını bir kadın olarak belirlemesi,onu aynı zamanda savaşın da,daha önemlisi aşkın da tanrısı yapmasıdır. paleolitik taş devrinin karanlığında insan aklı ve yüreği aşkı keşfetmişti.Belki insanın en büyük keşfi aşktır.İştar’ın etimolojik (kökenbilimsel) çözümlemesine şöyle devam ediyor Halikarnas Balıkçısı:“Ama aynı zamanda dağları deviren kuvvetti O. Babil ve Asur'da inananları, tanrıçaya «ASTO RCTH! ASTORETH! » diye avazları çıktığı kadar bağırarak tapınıyorlardı. Sonra «ASTARTE» diye yalvardılar. Batıya doğru ise. mavi Akdeniz'in ak köpüklerinden çıkarak, Aşk ve Güzellik Tanrıçası Afrodite oldu. Daha sonra-Praxiteles. Knidos Afrodite'si heykelini yarattı. Kınından sıyrılmış bir kılıç gibi apak ve çırılçıplaktı. Dört kat kalın duvardan bile dışarıya sızan parlaklığını görmemek için, hayâl gücü yönünden kör olmak gerekti.”Kadını bu konuma koyarak,ona verilebilecek en yüce,tanrı,değerini,dünyanın,binlerce yıl öncesinin iletişim olanakları içinde,bütün toplumların vermiş olması,bunun,insanın gelişim sürecinde bir rastlantı olmadığını gösteriyor.Nasıl,dünyanın her yerinde,köleci toplum veya feodal toplum,bir seçme ve ratlantı olarak değil,gelişmenin diyalektik bir sonucu olarak yaşanmışsa,insanoğlunun her tür gelişimi de buna bağlı ve paralel olarak yaşanmıştır.” Akdeniz'in anatanrıçaları değişik dillerde ayrı şekilde adlandırılırdı.Küçük Asya'nın Kybele'si, Lykia'nın Leto'su Mekke'de Lat, Troia'da Helene'nin anası Leda olu yor. Günümüz İngilizcesinde bu kelime —Lad-Lady (hanrmefendi) biçimine dönüşmüştür.Hititlerin Kybele'si Hurri ve Pulasatilerde Hepa olarak adlandırıldı. Boğazköy'deki büyük bir röliyefte Hititlerin Fırtına tanrısı Teşup ile gizlice evlenmesi gösterilmektedir. Kybele İyonya'ya gelir, Hepa, Hebe adını alır, tanrı ve tanrıçalara kutsal içkisi nektardan sunar. Tanrıdağı Olympos'a geri yollanır. Herakles (Herkül) tanrı olunca, onunla evlendirilir. Hebe Roma'da gençlik tanrıçası olur. Filistin'e göçeden Küçük Asya (Anadolu) Pulasatileri Hebe'yi de birlikte götürürler. Hepa bu kez Heve adını alır. Adam ile Heve (Âdem ile Havva) buradan doğar. Jerusalem'in (Kudüs'ün) kahramanı, kurtarıcısı Ada mos'la evlenir. Böylece, aynı tanrıça önce Hitit Fırtına Tanrısı, sonra Herakles ve sonunda Adamos ile evlendirilmiş olur. Ancak Eve (Havva) , Akdeniz gençliğinin ebedî tanrıçası olarak kalır”(Halikarnas Balıkçısı) . İşin özü,ana tanrıçaya,pek çok iyi niteliğin yüklenerek bu denli yüceltilmesinin özünde yatan,kadındaki üreme özelliğidir.Nerede ne ad aldığından önemlisi,üremeyi ve devamlılığı sağlayan varlık kutsanmış olmasıdır.
Üreme,üretim,sadece doğurganlık kavramının ve bir türün devamı olarak üremenin dışında,insanoğlunun tarihsel gelişmesinin başlangıcını oluşturan ögedir.Her üreme belli bir emek sonucunda olmaktadır.Türün üremesi,doğada var olan her canlının doğal içgüdüsü olsa da,Üreme ve üretmeyi kiminle birlikte yapacağını, öncelikle akıl düzeyinde yani en üst düzeyde seçen tek canlıdır insan.Ana tanrıçanın en eski buluntularında üretkenliği ve anaçlığı hep ön plandadır.Günümüzde adı Sibel olarak Aanadoluda kızlara verilen ana tanrıça kibele’nin anaç ve doğurgan biçimli heykelleri,adı nerede nasıl değişmiş olursa olsun görüntüsü aynı olarak biçimlenmiştir” Gayet fırlak memeli, abartılmış kalçalı ve hac işaretli, Anatanrıça'ya özgü bir başka şekil de Girit'te Phaistos'da bulunmuştu. Bu saydığımız özelliklerle birlikte Pubis bölgesindeki (kasık kemikleri kemeri) üçgen, Minoen Girit'inde kadının analığa adanışının yüksek gücünü ortaya koyar.” ”(Halikarnas Balıkçısı)
Üreme ve üretim hangi anlamıyla kullanılırsa kullanılsın,emek sözcüğüyle yan yana yürüyen bir kavramdır.(Burada aklıma,Şolohov’un ‘Sevgi Emektir’ sözü geliyor) Her türden üretim ilişkileri içinde,yalnızca kadın erkek arasındaki,ezen ve ezilen ilişkisi değil,temel olarak,insanın insanı sömürüsü,yani toplumsal sınıflar ortaya çıktı.Kuşkusuz ki,emeğin olduğu her yerde sömürü de vardı.Engels’in, “Bu sınıflar, vaktiyle ne kadar kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıktılarsa, o kadar kaçınılmaz bir biçimde ortadan kalkacaklardır” biçiminde diyalektiğini ortaya koyduğu sınıflı toplumun binlerce yıllık tarihi içinde,devlet biçimleri ve onların oluşturduğu koşullar,kadın erkek ilişkisini de kendilerine göre biçimlendirmiştir.Engels,aynı yapıtında, “Bireysel cinsel aşk, ortaçağdan önce söz konusu edilemezdi. Söylemek gereksizdir ki, kişisel güzellik, içtenlik, benzer beğeniler vb., ayrı cinsten kimseler arasında daima cinsel ilişkiler isteği uyandırmış ve hiç kimse, ilişkilerin en içtenine giriştiği kimsenin, şu ya da bu olması konusunda kayıtsız kalmamıştır” diyor. Burada vurgulanması gereken,ortaçağdan önceki zamanlarda “ilişkileri en içteni”,Engels’e göre,kadın-erkek arasında,kadın ve erkek olmaktan kaynaklı ilişkilerdir ve burada da,insan seçicidir.”kişisel güzellik,içtenlik,benzer beğeniler vb” diyor Engels.Bu gün karşı cinsler arasında var olan aşk ilişkisinde de olmazsa olmaz olan,özetle,aynı ölçütler değil mi:.”kişisel güzellik,içtenlik,benzer beğeniler vb”…
“Antik Yunan’da erkekle kadın arasında yalnızca üreme amacıyla varolan bir cinsellikten bahsedilir; aşk ise erkekler dünyasına aittir.Bauman(1998) da Hıristiyanlığın ortaya çıkışından sonra bile iki cins arasında,şimdi anladığımız şekliyle bir ‘romantik aşk’tan uzun zaman söz edilemeyeceğini,bu dönemde yine üreme amaçlı bir cinselliğin hüküm sürdüğünü belirtir.Aşkın romantik ve insana ait bir hissiyat olarak kurulması,Evans ve Bauman gibi yazarlara göre,Aydınlanma sonrası Romantizm akımıyla ilgili bir durumdur”(Doğu-Batı Dergisi,Mayıs-Haziran-Temmuz2004) Bu alıntıyla benim kafamda doğan ikilem şudur.Bir bakıyoruz,insanlığın yazıyı vulmadan önceki zamanlara ait mitlerde aşk kavramı var,aşk ve güzelliğin tanrıçalarını yaratmış insanoğlu; zamanımızdan bazıları ise hristiyanlık sonrası bile kadın erkek ilişkilerini salt cinselliğe indirgeyip,romantik aşkı,daha sonra bulunmuş gibi gösteriyor.Burada gayet net olarak şunu söylememiz gerekiyor; Hıristiyanlık vb dinler aşkı ortadan kaldırmış olmalı ya da kendi aşk kurallarıyla aşkı boğmuş olmalıdır.Ancak ruhban sınıfının iktidarı devrilip Avrupa aydınlanma çağına ulaştığında,aşk da insanla birlikte yeniden nefes almaya başlamıştır.(Bu konuda çeşitli bilgilere başta Evlilik ve Ahlak olmak üzere Bertrand Russell’in yapıtlarında ulaşılabilir)
O halde şöyle özetleyebiliriz:İnsanlığın ilk çağlarından başlayarak kadın ve erkek arasında,Engels’in deyimiyle,.”kişisel güzellik,içtenlik,benzer beğeniler vb”’ne dayalı seçicilik vardı.İnsanlık öncelikle kadını yüceltti ve onunla simgelediği tanrılara tapındı.Daha sonra,kadın ve erkek arasındaki ilişkiler,mevcut düzenlerin ve egemen güçlerin koyduğu kurallarla sınırlandırıldı.Aşk yalnızca evli olmayan kadınlarla yaşanılan ilişkilerin adı oldu.Engels anlatıyor:” Bütün tarihsel bakımdan etkin sınıflarda, yani bütün yönetici sınıflarda, evlenme akdi, iki-başlı-aileden beri, ne idi ise o kaldı: büyüklerin düzene koyduğu bir uzlaşma işi. Cinsel aşk tarihsel bakımdan ilk kez olarak bir tutku, (hiç değilse yönetici sınıftan) tüm insanlara özgü bir tutku ve cinsel içgüdünün en yüksek biçimi —ona özgül niteliğini kazandıran da budur— olarak ortaya çıktığı zaman, bu ilk biçim, yani ortaçağın şövalye aşkı, hiç de bir karı-koca aşkı değildir. Tersine. Klasik biçimiyle, ozanlarının göklere çıkardığı Provence'lilerde, bu aşkın gemisi yelkenlerini eşaldatmaya doğru şişirir. Provençale aşk şiirinin çiçeği, aiba'lardır (aubade'lar): Almanlar buna Tagelieder derler. Bu şiirler, görülmeden kaçabilmesi için, tan yerinin ilk ışıkları belirir belirmez kendisini çağıracak erketeci dışarda ortalığı gözetlerken, şövalyenin, sevgilisiyle —bir başkasının karısı— nasıl yattığını, ateşli renklerle anlatır; şiirin en yüksek noktasını da, ayrılık sahnesi oluşturur. Kuzey Fransızları, ve hatta namuslu Almanlar bile, bu şiir türünü, kendisine uygun düşen şövalye aşkı özentileriyle birlikte benimsediler.” Demek oluyor ki,doğanın hakim olduğu insanın binlerce yılında aşk vardı.Kadın ve erkeği bir araya getiren şey ne zaman ki kendileri,kendi seçimleri değil,başkalarının koyduğu kurallar ve akitler oldu,işte o zaman aşk ortadan kalktı; işte o zaman oluşan evlilik kurumuyla birlikte,aldatma ve fuhuş kavramları da ortaya çıktı.Biz,tercihlerini egemen güçler ve onların kurumlarının yaptığı insana,beğenilerini ve her tür zevklerini başkalarının belirlediği insan,diyebiliriz.Daha da kısaltırsak,kendi beğenileri olmayan insan diyebiliriz.Günümüz insanı kendi beğenileri olduğunu sanan- ama belirli bir bilgi ve bilinç birikimine sahip değilse- kendi beğenileri olmayan insandır.Kapitalist sistem,her şeyi nasıl parçalayıp tüketim aracına dönüştürmüşse,çekirdek aileyi de,kadın ve erkek arasındaki aşkı da parçalamıştır.Bu parçalanmada aşk ve cinsellik tümüyle birbirinden kopartılarak birer tüketim nesnesine,meta’ya,dönüştürdü.Her biri üzerine devasa sektörler oturttu.Tüm dünyada ünlenmiş burjuva yazarları,Avrupa insanının ruhuna uygun bir mantık içinde,teşhislerini koyarak,cinsel özgürlük adı altında,fuhşu ve aldatmayı meşru kılan bir ahlak anlayışını da,düşün,sanat ve edebiyat alanlarında ve sistemin çıkarları doğrultusunda, inşa ettiler.İnsanın insanı kul ettiği zamanların,kadın –erkek ilişkilerinin,kaçınılmaz yozluğu daha önceden ortaya zaten konulmuştu:
“Ama her ne kadar, bilinen bütün aile biçimleri arasında, yalnızca tek-eşlilik, içinde modern cinsel aşkın gelişebildiği aile biçimi olduysa da, bu, asla modern cinsel aşkın, eşlerin karşılıklı aşkı biçimiyle, yalnızca, hatta başlıca tek-eşlilik içinde geliştiği anlamına gelmez. Durmuş-oturmuş ve erkek egemenliği altındaki karı-koca evliliği, özlüğü gereği, bunun böyle olmasına aykırıydı.” diyor Engels.Aldatma ve yasak ilişkiler tüm tarih boyunca vardı.İnsanın insanı zorunlu seçimleri boyunca var olan bir kurumdur aldatma.Aldatma,nedeni ne olursa olsun,zorunluluğun dışında bir seçim değil midir.Daha önceki sistemler gibi,kapitalist sistem de,sadece sınıflar arası ilişkileri belirlemeyip,toplumdaki her türlü ilişkiyle birlikte,kadın erkek ilişkisinin de belirleyicisi olmuştur.Bu ilişki biçimlerini kendi yasaları ve ahlak kurallarıyla da belirlemiştir.Aşk da bu belirleme içinde payına düşeni almak durumundadır tabii.” Ama sanayi dünyasında, proletaryayı ezen iktisadî baskının özgül niteliği, kendini bütün sertliğiyle, ancak kapitalist sınıfın bütün yasal ayrıcalıkları kaldırıldıktan ve iki sınıf arasında tam bir hukuksal eşitlik kurulduktan sonra gösterir; demokratik cumhuriyet, iki sınıf arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı yoketmez; tersine, bunlar arasındaki savaşınım, üzerinde yapılacağı alanı ilk hazırlayan odur. Aynı biçimde, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğinin özel niteliği, bu iki cins arasında gerçek bir toplumsal eşitlik kurma zorunluluğu ve bunun yolu, bütün bunlar, kendilerini ancak, erkekle kadın tamamen eşit hukuksal haklara sahip oldukları zaman apaçık göstereceklerdir. O zaman görülecektir ki, kadının kurtuluşunun ilk koşulu, bütün kadın cinsinin yeniden toplumsal üretime dönmesidir”(Engels)
Burada yeni bir özet gerekiyor.İnsan oğlunun aklıyla hareket ettiği tüm zamanlarda, kadın ve erkek arasında ”kişisel güzellik,içtenlik,benzer beğeniler vb”’ne dayalı bir karşılıklı seçim var olmuştur.O halde duygusal aşk ilk insandan bu yana var olan bir olgudur.Sınıflı toplumlarda aşk,başkalarının belirlediği tanım ve biçimlerde yaşanmıştır.Aşk gibi,evlilik kurumu da egemen olanların kuralları dahilinde işleyen bir kurum olmuştur.Fakat tüm bu süreç içinde aşk,kendi öz niteliği dolayısıyla,seçmeci bir özellik taşıyarak,kuraldışılıklarda yaşamayı sürdürmüştür. Tarih boyunca aşıklar,hep bu kuraldışı seçimleri dolayısıyla cezalandırılmış,hatta öldürülmüşlerdir.Toplumların geniş kitleleri aynı zamanda kendilerine enjekte edilen bu gerici yasakların bekçiliğini ‘iyi’ ve ’namuslu’ insan olmak sayarak,seve seve yapmışlardır.Her dönemde,yasaklara karşı çıkanlar daha az,yasak bekçileri daha çok olmuştur.Bu nedenle olmalı,tüm zamanlarda,aşk,güzellik gibi kavramları egemen ideolojiler tarafından belirlenen bireyler, bunun dışına çıkanları dışlamayı tercih etmişlerdir.Bu nedenle olmalı,aşk hep aykırı olmak durumunda kalmış; dünyanın her yanında aşkının cezasını çekip yarinden veya canından olanlar binlerce türkü şiir ve ağıtla anıtlaştırılmıştır.Garip bir çelişki gibi görünüyor.Önce öldürüyor veya sevdiğinden ayırıyorsun,sonra da onu türkülerle anıtlaştırıyorsun.Bu türküler,mevcut egemen ideolojilerin, özgürlük gibi, aşkın da sahtesini zorla yaşatmaya çalıştığı ve hayal kırıklıkları içinde bıraktığı insanların, yaradılışlarında var olan aşk kavramını yok edemediklerinin,birer kanıtından başka nedir.Aşk ki,insanın aklı gibi,hep onun bir parçası olarak vardı.İnsan gibi,o da,hiç özgür olamadı.Bu nedenle olmalı,kendisine sunulan aşk reçetelerindeki aşkı bir türlü yaşayamadı insan; her defasında duvarlara çarptı ve uçurumlardan düştü aşk diye.Zorunlu seçimler asla aşk olamadı.
Elbette ki,aile de kapitalizmin günümüzde geldiği noktada,tam bir zorunluluklar hapishanesine çevrilip,elden geldiği kadar yozlaşmanın içine itilmiş durumdadır.Engels’e göre; ” Eğer yalnızca aşk üzerine kurulu evlilik ahlâkî ise, yalnızca aşkın devam ettiği evlilik ahlâkî demektir.” O halde diyebiliriz ki,aşk evliliği olmayan evlilikler ahlaki değildir.Ahlak da zamana,koşullara göre değişen bir kurum olduğuna göre,aşk üzerine kurulmayan evlilik insan doğasına aykırıdır,dememiz daha doğru olacaktır.
Aşk bir seçmedir
Bize dayatılanı,bize her türlü iletişim aracı yoluyla ezberletilen ‘güzel’i ve reçetesi verilen ‘aşk’ı değil,tüm bunlardan (ve mevcut sistemin “değer” diye koyduğu,servet,ün,kariyer,asalet vb değerlerden) uzak,”kendi”miz olarak istediğimizi seçmedir aşk.
Tüm insanların beğenmediği,onaylamadığı,noktada da beğendiğimizi,istediğimizi seçmedir.İşte bu nedenle de bir reddediştir,bize dayatılan tüm değer yargılarını ve köhnemiş kuralları.Tam da bu nedenle,aşk devrimcidir.
Bu yazının sonuna Engels’in gelecekteki kadın erkek ilişkileri üzerine söylediklerini ekliyorum: “süpürülmesi yakın görünen kapitalist üretimden sonra, cinsel ilişkilerin düzenlenme biçimi üzerine bugünden düşünülebilecek şey, özellikle olumsuz bir nitelik taşır, ve öz bakımından, ortadan kalkacak olanla yetinir. Ama bu işe hangi yeni Öğeler katılacak? Bu, yeni bir kuşak yetişince belli olacak: yaşamlarında, bir kadrin asla parayla ya da başka bir toplumsal güç aracıyla satın almamış olacak yeni bir erkekler kuşağı; kendini, gerçek aşktan başka hiçbir nedenle bir erkeğe vermeyecek, ya da bunun iktisadî sonuçlarından korkarak kendini sevdiği kimseye vermekten vazgeçmeyecek olan yeni bir kadınlar kuşağı. İşte bu insanlar dünyaya geldiği zaman, bugün onların nasıl davranmaları gerektiği üzerine düşünülen şeylere hiç kulak asmayacaklar; kendi pratiklerini ve herkesin davranışını yargılayacakları kamuoyunu kendileri yaratacaklardır — bir nokta, işte bu kadar.]”

Adı geçen yapıtlar:
Ailenin,Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni,Friedrich Engels,Sol Yay
Altıncı Kıta Akdeniz,Halikarnas Balıkçısı,Bilgi Yayınevi
Tarih Sümer’de Başlar,S.N.Kramer,Çev,Muazzez İlmiye Çığ,TTK.yay
Batı Dolayımıyla Aşk Temsilleri:Romantik ve Seyirlik Aşk Hikayeleri,Belkıs Ayhan Tahran,Funda Bekar,Doğu-Batı Dergisi,Mayıs-Haziran-Temmuz2004)

ADNAN DURMAZ
6 Temmuz 2006

Adnan Durmaz
Aşk Seni Bakışlarından Tanır

gecedir
tekinsiz ışıklar düşer sulara
bir sonbahar ağacına benzer eşkalin
kırık bir karanfil dudağının kıyısında
çalmasın durup dururken koygun havalar
bulutlar gürleyip çarpmasın göğsüne sağanaklarla
gönlünün sarplarında şakiler hüzün çatmış
firari düşer gönlün yamaçlara vurursun
yaralı bir dağdır hayat bir başına kaldığın
nere gitsen bellisin ayrıksı duruşundan
yaban yalnızlığını öfkeli eşkıyanın
hiçbir şey silememiş dalgın bakışlarından


plastik suratlara-kokusuz karanfile alışamadın
ürkek bir kuş nere konsa gözlerin
nefesi bir adımlık ilişkiler
kaç paramparça etti güven mendireğini
nere gitsen dikiş tutmaz yüreğin

bu yalancı aynasına gözlerin
çakal iklimlerine- yalak sırıtışlara alışamadın
bu sırtlan sabahlara bu dönek akşamlara
alacası içinde saklı sözlere bukelemun suratlara
alışamadın

kederinin sahillerine çarpan dalgalar
yaralı bir yürek vurur diye avuçlarına
o asılmış serüvencinin gözünden kalan yıldız
kaldıramaz diye o işkilli karanlığı
her yenilgiden sonra
vazgeçmedin gitti
geçirimsiz dostluklarda umudu sınamaktan

kolay değil
yakılmış ormanlardan kalan bir ağaç olmak
yüreğin dağlarca hüzün
tırnakları ele batan bir yumruk
kınsız ve canına saplanan öfke
ansızın kıyılarına vuran fırtına
kolay değil

yaşamak yiten dostların
boşluğunu taşıyan ıssızları
kutsal bir emanet olarak
unutmamaya olan deli inadı
kalın yalnızlıkların dürüsünde saklamak
taşımak o yarayı
bir hamayıl gibi yar bergüzarı
kolay değil

bu pislik sultalarının yürek mezatlarında
sarhoş sofralarında devrim şarkıları
briç masalarında jakoben üç sanjato
yalakanın ruhu irin-döneğin onuru lal
bir sen kaldın koskoca gökyüzünde
gidecek yeri olmayan asi kartal

alışamadın
çünkü hiçbir şeyine alışamaz bir çocuk
kendi düşlerine uymayan dünyaların

bir lokmaya it olunan dünyanın meczubusun
ne de evlilikte düzen tutturdun
ne aşkı buldun
yenemedi insanlığın
küçük burjuva hayallerini sevdiğin kadınların
ve her seferinde
yüreğinden tekmelendin


çiçekler -çocuklar aşkına
yağmurlu eylüllerde kalkan binlerce yumruk
meydanlar dolusu biçilmiş ekin
bulutlar rüzgarlar alışkınındır senin
ve yüzünü yağmurlara yaslamayı bilirsin
bin defa vursunlar da
ölmeyeceksin


ihtiyar bir çocuksun artık
belki bin yaşındasın belki ölümden yaşlı
gökkuşağına astığın parkanı giy
üşürsün havalar soğuk
madem bir yari olmadı bin yaralı kalbinin
nazımın şiirinden aldığın
kırmızı boyun atkısını sar boğazına
senin şarkın
dudağının kıyısında kırık karanfil
yalnızlığının duldasında uyumayı
bulutlara basarak yürümeyi öğreneli çok oldu
kanarken gülümsemeyi öğreneli çok
sulardan yıldızlar toplayıp da geceleri
gündüzleri dağıtmayı yoksul çocuklara
çok oldu öğreneli

çağ bu
zamana yüzyıllarla bakmalı
sıkışınca darda kalmış sular gibi akmalı
elbette ezilenlerin düşü
o binveren bir çiçek sağanağı
kıyamet alametlerindendir zulmün

sırtını dayayacak kimsesi olmayanlar
en iyi türkülere sarınarak ısınır
iyi bak bu kargaşanın tam ortasında aşk
aşk ki seni bakışlarından tanır


hey çocuk kalan
hep çocuk kalacak olan
yazar ki tarihin yakılmış yerlerinde
zamandan zamana gider bütün serüvenciler
yalnızdır yaşadıkları kara çağlarda
yağmurlara sarınmayı
geceyi giyinmeyi
umudu kuşanmayı
ve bir sevda silahı kılmayı hüznü
en iyi onlar bilir




06-18/10/2007-
Adnan Durmaz

Adnan Durmaz
TeşekkürLer..
Sayfa: 1 2 3 4
Referans URL