Pelin Karahan Fan

Tam Versiyon: Adnan DURMAZ
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
YOLCULUK

Zamana hangi iz çizilir gözlerindeki esrardan
Farkı var mı solan günün sararmış yapraklardan
Geride kalan nedir dayanılmaz yalnızlıklardan
Bir gün son kez çıkılır bütün kapılardan

Yüzlerden dökülen görünmez bir tozdur kederin
ayaz bir acı kalır yitirmenin çığlığı eksilir bakışlardan
yaşanmış aşklarını süpürür sabah günü gidenin
yollar kapandı kardan haber gelmiyor yardan

billur kadehleriyle bulutlar sonsuzluk sunar yüreğine
gün ışıklarına karışır gözlerin şeffaflaşır
bir gün son kez çıkılır bütün telaşlardan
kuş olup da göçen ömür aşktan başka neyi taşır

giden el gitmeyi öksüzlük dokunur kalanda
kimsesizleşir dallar her yaprakta yeni baştan
yolculuklar damıtır kalp akıp giden her baharda
küldür ana yurdu ömrün güldür hayat biraz taştan

kadim yoldaş rüzgar üfler zamanın çaldığı kaval
biraz kamış göçmen yürek bir yolculuk efkârında
yana yana kanayarak dökülen bir yaş misali
bir gün kimsesiz kalır kül onu savuran rüzgarla

adnan durmaz
09.11.2006

Adnan Durmaz
Ağlayışların

ağlayışların
kırkikindi ağlayışların
yüzüme yonttuğu derin uçurum
ve ayrılıkların
yıldırım düşmeleri
içimde o yangın artığı kentler
ve keder
kum...

boşalmış köylere vurdum zifiri ıssızlıkta
hayaletler dolaşan yıkık sokaklar
ve silmiş
erguvani süpürgesi ölümün
çocukları-sevdaları-düşleri
her vurgunda biraz daha ıssıza
vurdum da yürek atımı
peşimde ihanetin
arsız gülüşleri...

anladım aşk değilmiş benimkisi
aldanışın parçalanmış aynası

kentler tükürüp
kalabalık
taşladıktan sonra düşlerimi
gördüm
yok olan ormanlardan kalan
ardıç ağacıyım bozkırda
bazan
yurtsuz bir karınca
kanlı ayak izleri
hüznün yitik dizeleri
göğün denizlerinde
yüzerken ay
ben orada
kırık bir hayatın anlamında
tektim
ve yol kıyılarında
hiçliğin girdabı bakışlarıyla
göz göze geldiğimde
ben o ölü köpektim...

dokundum
sözcüklerden nasıl akar mağmalar
yaşadım
bir köpek
yüreğini nasıl dalar...
ve anladım
düşlerin maskeleri düştükçe
aşk değilmiş benimkisi
yıldırımın gök fidana çarpması...

aşk değil-akarsuyun yanılması...

ve her seferinde
giyinip gece rengi harmanisini hüznün
dönmek
yarasını yalayan yabanıl bir hayvanca
dönmek...
ıssızlığına...

ve kaldırımlarda senfonik yağmur
animasyon hüzünler-makyajlı sözler
çalıntı bakışlar-alıntı gülüşler-fabrikasyon düşler
hastane kapılarında ölürken yoksul çocuklar
nasıl tanımlardı
yalnızlığın
yürek kanında yeşeren türküsünü

kuşkusuz aşk değildi benimkisi
bir bozkır ağıdının gözyaşında ıslanması
bir düşün sırtına hançerler saplanması...

aşk oradaydı işte
bir uzun havanın bin yıllık coğrafyasında
kavalın içinde can olan nefes
kanarken ayışığında...
ne ses kamışa
ne kaval nefese sahip değildi aslında
yavri yavri
yel eser
türkü keser kekikler
bir aşk kokusu yayılır havaya...

yürek
bir yıkık çoban çeşmesiyken dağ yamacında
paylaşılamayan güzellikler gecede sızlarken
onurun kızarmış bıçağıyla
çıkardım yüreğimden
kür bir kurşun gibi
anladım
anladım ki
düş değil benimkisi düşaldanması
aah aşk değil aşk değil
kelebeğin ateşlerde yanması...
Ağustos 2000



adnan durmaz,bilirsin aşk da serseri,art yay,ank,2003

Adnan Durmaz
Ağlayışların

ağlayışların
kırkikindi ağlayışların
yüzüme yonttuğu derin uçurum
ve ayrılıkların
yıldırım düşmeleri
içimde o yangın artığı kentler
ve keder
kum...

boşalmış köylere vurdum zifiri ıssızlıkta
hayaletler dolaşan yıkık sokaklar
ve silmiş
erguvani süpürgesi ölümün
çocukları-sevdaları-düşleri
her vurgunda biraz daha ıssıza
vurdum da yürek atımı
peşimde ihanetin
arsız gülüşleri...

anladım aşk değilmiş benimkisi
aldanışın parçalanmış aynası

kentler tükürüp
kalabalık
taşladıktan sonra düşlerimi
gördüm
yok olan ormanlardan kalan
ardıç ağacıyım bozkırda
bazan
yurtsuz bir karınca
kanlı ayak izleri
hüznün yitik dizeleri
göğün denizlerinde
yüzerken ay
ben orada
kırık bir hayatın anlamında
tektim
ve yol kıyılarında
hiçliğin girdabı bakışlarıyla
göz göze geldiğimde
ben o ölü köpektim...

dokundum
sözcüklerden nasıl akar mağmalar
yaşadım
bir köpek
yüreğini nasıl dalar...
ve anladım
düşlerin maskeleri düştükçe
aşk değilmiş benimkisi
yıldırımın gök fidana çarpması...

aşk değil-akarsuyun yanılması...

ve her seferinde
giyinip gece rengi harmanisini hüznün
dönmek
yarasını yalayan yabanıl bir hayvanca
dönmek...
ıssızlığına...

ve kaldırımlarda senfonik yağmur
animasyon hüzünler-makyajlı sözler
çalıntı bakışlar-alıntı gülüşler-fabrikasyon düşler
hastane kapılarında ölürken yoksul çocuklar
nasıl tanımlardı
yalnızlığın
yürek kanında yeşeren türküsünü

kuşkusuz aşk değildi benimkisi
bir bozkır ağıdının gözyaşında ıslanması
bir düşün sırtına hançerler saplanması...

aşk oradaydı işte
bir uzun havanın bin yıllık coğrafyasında
kavalın içinde can olan nefes
kanarken ayışığında...
ne ses kamışa
ne kaval nefese sahip değildi aslında
yavri yavri
yel eser
türkü keser kekikler
bir aşk kokusu yayılır havaya...

yürek
bir yıkık çoban çeşmesiyken dağ yamacında
paylaşılamayan güzellikler gecede sızlarken
onurun kızarmış bıçağıyla
çıkardım yüreğimden
kür bir kurşun gibi
anladım
anladım ki
düş değil benimkisi düşaldanması
aah aşk değil aşk değil
kelebeğin ateşlerde yanması...
Ağustos 2000



adnan durmaz,bilirsin aşk da serseri,art yay,ank,2003

Adnan Durmaz
Ak Bir Kanama

Ak bir kanama oldu bakışın
Yasak duruşun uzak...
Bir hayâl
Nasıl acırsa
onu kurana
Kaldırımlarda bu kaçıncı sağanak...
Sen bana bakma
Alışkınım
Dönerim yine
Devasa ıssızlığıma...
Hüzün diyordum giderken
Onu masada bırak...
Şimdi anlamadım
Bu buluşmada
Hangi an bir ömre bedel
Beyaz bir kanama gibi acıma
Gülüşünün sayfalarından
Yüreğime değen
İncecik bir yel
Alışkınım
Sen bana bakma
Yıkılsın ne yapalım
Onca zaman
Geceye kazdığımız tünel...
Aldanışlar
Ve yanlış yapmalar ustası
Ahmağın biriyim ben
Utanırım yağmurlarda
Şemsiyeyle gezmekten
Ve hep geç kalanım
Olunması gereken yerlere
Zamanlara
Bu başka bir aldanıştı
Diz boyu
Dizeler boyu
Ak bir kanama gibi acıma...
Kaldırımlara düşen
Eski bir testi yüreğim
Paramparça...
Önemi yok
Yine yoldaşım keder
Sırtımı döner giderim
Varsın yarım kalsın şiirler
Başkasın ki
Vardın gerçeğine başkalığımın

Bir çoban türküsünün kanı
Nasıl yabansa dağları bilmeyene
Başkasın sen
Kaldırımlara
Barlara
Ve şu ana dair
Sanal ve uzak...
Dilerim
Matlığım silinir
Kahkahalarınla
Gözlerinden
Haritalarında olmayan
Bilinmez bir yerim zaten
Bu yüzden
Hoşça kal demeyeceğim...

adnan durmaz

Adnan Durmaz
--------------------------------------------------------------------------------

Akşamın Kanayan Sözü

gel ha gayri... meşe selim mor bulutum serçe masumu gözlüm
bu bir kaval kanaması zamanın sinesinden sağılır gelir
bir keder bahçesidir... her gönüle uç verir de açar bir zaman
bir masal bohçasıdır
bu yürek yürek değil
ıssızda bir kuyunun delik kovasıdır
beri gel allı turnam... türkü gülüşler taşısın gözlerin
kendinde bul beni... sana gel... bana git
bu sevdasına yitik karıncanın öyküsüdür

akıp gider de allı telli bu kıraçta
koyunların kukusudur... bulutların kokusudur...
sabahın kokusudur...
akşamın teri
gecenin elleridir akıp gider de hayat... dokunur taşa
dokunur ıslığa... onu kavislendirir...
kayaya gül oyan sevdadır...
ve biz geliriz...
bir kahır... bir acı bir hay bir huy
yağma sofrası bir ömrün haritasında
tutsak geldiğini bilemeden sevdik de yaşamayı...
sevdik teneke barakaları...
ker*** damları...
yağmurda akan evlerde seviştik gece karanlıktı
anlamadık... çözemedik...
doğuştan hasretli bir suydu işte hayat
ve öldük geride türküler bırakan karasevdalarda yana yana
bir gün belki de bozkırdan kalkan
bir toz hortumu olur da düşlerimiz
savruluruz günahlarımız suçluluk duygularımızla
bir gün belki
adamı eşkıya düşüren sevdanın türküsünü
bir çocuk gelir de söyler yıkılmış evlerimizden kalan
son taşın üzerine oturarak
beri gel... belki zaman da hiçtir
her neyse yaşamın anlamı...
onun en güzel andacı olsun ki aşkım sana
bütün ciddi adamlar sultanlar öfkeler
bar bar bağırmalar... başını taşlara vurmalar da yok olacak
biz varız şimdi... gel de gör senim işte
yokluğun... ömrümün gecesidir

dağlar da ağlar... aslında uzun havalar yankılanır ya
ahını zaptedemeyenin çığlığı kesilir taş olur doruklarında
dağlar da ağlar bulutlar öperken saçlarını...
gün her batışında kanatırken yüreğini
taşlar da gülümser... o en eski usta aşkı nakşederken bağrına
güler taş... hüzünden bakışlarında eğirerek sevdayı
ne zaman bir kadın kilim dokusa
sen beni aramaya çıkarsın yüreğinin gergefinde gül sağnar
gel... artık gel
sensizlikte dağlar da ağlar

yıkılmış surların altında kaç ömür rüzgara dönüştü
dağların ardında kaç sevda bulut olup yağdı çöle
ferhadın yüreği sebil
külüngü söz oldu... bütün dinler kovdu onu
yağmalana yağmalana geldim de işte
ömürdü azığım... sermayem yürek
taşlandım sokaklarda ibreti alem için
sensiz gözlerimi saçtım karanlığa yıldızlardır şimdi
damıttığım düşlerim ekşiyip zehir oldu
yenilgilerden geldim-yorgunum ellerin yok
ve zaman
ve rüzgar
gel gayri gel
yaşamak seninle başlar


adnan durmaz,bilirsin aşk da serseri,art yay,ank,2003

Adnan Durmaz
gece kara ay yalnız
kırgın bir aşk hikayesi
bakışlar bozkır ıssız
yüzlerde zaman izi

düşlerin sönmüş mumu
saçlarının krizantem gecesi
taşırım yüzünün uçurumunu
gözlerin hasret sisi

o ilk bakışındaydı ayrılık
dallarına gözyaşı yürüdü
ağır ağır bir ölüm
aşkla birlikte büyüdü

zaman kederin güz vakti
umut göçmen kuştu vuruldu
düşlerin külden evleri
yerle bir oldu savruldu

gülün kırağısı bülbülün yası
rüzgarların inlediği
camlara yazdığı yağmurların
söze dökülmez bizimkisi

başkalaşır zamanla gülüşün
başka yaşamlarda-unutuşlarda
görsem tanımam belki gün olur
ama arar o gülüşü ölünceye dek
içimdeki viranede uçan kelebek
kanadı kan mavisi

yollarında güller yansın
kuşların göçsün göğümden
gittiğin yolları yık
şivan düşsün şarkıların yakamozuna
dokunduğun çiçekler açmasın gayri
hep sürsün bu güz senfonisi
neresinde kanarsa kanasın bu şehrin
aşkımızın yara izi

sulara düşerdi suretlerimiz
gümüşservilerdik dalgalarda
gecelere yıldız yağardı bakışların
yalnızlıkları insan kılardık aşkla

anıların bulutlarında dolaşır kalan
her adımı cehennem bu şehirde
bu derdi çeker mi giden
ayrılık kalbin bileyisi
kanatır her solukta yeniden
şimdi anımsamaz bizi
bu lanet şehir eskisi

yankılanır kalbin kıvrımlarında
hicranlarda yanan düş çığlıkları
gencecik ölmeye benzer
yüreğin yarım kalmış coşkuları
kapaklanır ansızın uçurumlardan
gülüşün gül atlıları
ipeği bin parçaya yırtılır uykuları
aşılmaz gecenin dağları


uzun yol otobüslerinde başlar
yağmurlara gelip –yağmurlara giden
buğulu camlarında silinmez bir iz
dudaklarından kalmış olmalı
bu caddeler bu sokaklar bu rüzgar
savurur yapraklarımızı
ama bu bir şehir masalı

bu sensiz çöl ıssızlarda
o varılmaz uzaklarda
yaprağa döndüğüm rüzgarda
acım yarama ilaç olsun

umudun al bir bulut dağlarda
yırtılmış yakılmış şarkılarda
geceyi boğan bu efkârda
yar yaran kalbime taç olsun

07.11.2003



ADNAN DURMAZ

Adnan Durmaz
gece kara ay yalnız
kırgın bir aşk hikayesi
bakışlar bozkır ıssız
yüzlerde zaman izi

düşlerin sönmüş mumu
saçlarının krizantem gecesi
taşırım yüzünün uçurumunu
gözlerin hasret sisi

o ilk bakışındaydı ayrılık
dallarına gözyaşı yürüdü
ağır ağır bir ölüm
aşkla birlikte büyüdü

zaman kederin güz vakti
umut göçmen kuştu vuruldu
düşlerin külden evleri
yerle bir oldu savruldu

gülün kırağısı bülbülün yası
rüzgarların inlediği
camlara yazdığı yağmurların
söze dökülmez bizimkisi

başkalaşır zamanla gülüşün
başka yaşamlarda-unutuşlarda
görsem tanımam belki gün olur
ama arar o gülüşü ölünceye dek
içimdeki viranede uçan kelebek
kanadı kan mavisi

yollarında güller yansın
kuşların göçsün göğümden
gittiğin yolları yık
şivan düşsün şarkıların yakamozuna
dokunduğun çiçekler açmasın gayri
hep sürsün bu güz senfonisi
neresinde kanarsa kanasın bu şehrin
aşkımızın yara izi

sulara düşerdi suretlerimiz
gümüşservilerdik dalgalarda
gecelere yıldız yağardı bakışların
yalnızlıkları insan kılardık aşkla

anıların bulutlarında dolaşır kalan
her adımı cehennem bu şehirde
bu derdi çeker mi giden
ayrılık kalbin bileyisi
kanatır her solukta yeniden
şimdi anımsamaz bizi
bu lanet şehir eskisi

yankılanır kalbin kıvrımlarında
hicranlarda yanan düş çığlıkları
gencecik ölmeye benzer
yüreğin yarım kalmış coşkuları
kapaklanır ansızın uçurumlardan
gülüşün gül atlıları
ipeği bin parçaya yırtılır uykuları
aşılmaz gecenin dağları


uzun yol otobüslerinde başlar
yağmurlara gelip –yağmurlara giden
buğulu camlarında silinmez bir iz
dudaklarından kalmış olmalı
bu caddeler bu sokaklar bu rüzgar
savurur yapraklarımızı
ama bu bir şehir masalı

bu sensiz çöl ıssızlarda
o varılmaz uzaklarda
yaprağa döndüğüm rüzgarda
acım yarama ilaç olsun

umudun al bir bulut dağlarda
yırtılmış yakılmış şarkılarda
geceyi boğan bu efkârda
yar yaran kalbime taç olsun

07.11.2003



ADNAN DURMAZ

Adnan Durmaz
Amoryumlu Dilenci

yer yavşan
gök yıldız
akşam rengi gözlerinde ıssızlık
oysa sen bilmezsin
hırsız bir yürek dolaşır karlı gecede
sokak itlerinden aç
bozkırlarda ölmüş bir atın kafatasından çıplak
şimdi ben tutup da geceyi sana versem
kar döşenmiş kıraçları-korkunç dağları
uzak melul yıldızları-ayrılık çalan kavalı
neye yarar bir can solumuyorsa

evvel zaman içinde-ırmaklar geçtim ben de
yeğin atlar çatlattım-heybem dolu yıldız
gözleriyle gece ışır tanrıçalar aradım
sevdiğim-kemanım-üveyik türküm
sizin oralardan geçtim daha sen doğmamıştın
kuşkusuz kızıl bir hilaldi dudakların
kuşkusuz dudakların arşipel sularında
şafağa doğru yüzen bir iyon kayığıydı
düş ve coşku toplardı gözlerin yakamozlardan
akşamları samanyolu giyerdin
sevdiğim
aykırı türküm

ölgün eylül ömürler geçirdik de geldik şimdiye
kızıl saçlarına yaprak yağan yarimiz olmadı
eşkıya soysa yanmazdım bu gönülü
derelerde boğuldu hoyrat inceliğimiz
evvel zaman içinde bir yerlerde
kendimi yitirdim geldim
ne bir şehir düştü ardıma
ne atımın terkisinde bir sevda
toynak vurdum da tipili dağ gecelerine
terkedilmiş evlere benzeyen yürek kapılarından geçtim
gitgide duvarları yıkılan
gitgide tavanları akan yağmurlarda
muhacir güneşler kırıp yedim öfkemden
kan akmış alanlarda yerlere çarparak yüreğimi
varsın ötsün yalnızlığın baykuşu
ah etmişsem utanacak değilim

sonra kar yağdı
sabahları taze ekmek gibi gülen günleri soydular
gözlerine mil çekilmiş halklar yürüdü tarihin patikalarında
oğulları kıyılmış anaların isyanını yaktılar
çirkef sokaklarında bir dilenci gördüm
kolları bacakları kopmuş
alınmış satılmış yağmalanmış
ordular geçmiş üzerinden
tam da geberiyordum ki kederimden
gözlerinde at koşturan bir kuşku
dedim adın nedir
dedim adın nedir
dedim adın ne
iki ırmak çağladı da gözünden
dedi
adım
aşk

şimdi bin yıldır aradığım yüreğimin terkisinde
atımı ılgarladım yıldızlara
merhaba ey yaşamak
merhaba

Adnan Durmaz
Anka

yıldızlar umuttan nakşedildi geceye ilmik ilmik
ay aşktan doğdu
bakmayın
surlarını coşkudan
sokaklarını düşten kurduğum kenti
bir anda yıkabilirim
kaç aşk var ki tarihimde
yüreğimi ateşlere fırlatmışım
belki delinin tekiyim- belki yabanılca korkak
rotası şiirle çizili
yelkeni gökyüzünden biçilmiş gemilerimi
çıktığım ilk adada yakabilirim

bazan bir tek bakışla
dünyalar kurulur içimde
bazan tek söz
çöllere sürgün eder delisularımı
kum savururum yalnızlıklarda
taşlara çalarım rüzgârlarımı
delinin tekiyim ben
kendi kendini yakan
o çılgın anka
ve kendi küllerinden kendini
yeniden yaratan

22.7.94
adnan durmaz
yarın yeniden,gerçek sanat yay,ist
Asıl Yalnız Olan Onlar…

ASIL YALNIZ OLAN ONLAR…
Bugün pazar,
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa,
Gökyüzünün bu kadar benden uzak,
Bu kadar mavi,
Bu kadar geniş olduğuna şaşarak,
Kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum.
Dayadım sırtımı beyaz duvara,
Bu anda ne düşmek dalgalara,
Bu anda, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım.
NAZIM HİKMET



Asıl yalnız olan onlar
Hani o görkemli yaşamların içinde rahat yaşayanlar,
Bir eli yağda bir eli balda olanlar;
Şu özendiklerimiz var ya hani;
Televizyon dizilerindeki evlerde oturanlar, son model ciplere, uçaklara binenler, yatlardan inenler,
Güzel olanlar,
Yakışlıklı olanlar,
Asıl yalnızlıktan geberen onlar

Sen ey Adıyaman’ın köyünde sürgün yaşayan hemşire…
Çoğu zaman, sürgünlük bir yana, toplumun o geçirimsiz duyarsızlığı koyar insana…
Sen ey kaç yıldır işsiz dolaşıp duran, evine ekmek getirememenin ezikliği içinde, kendi acı öyküsünü yaşayan arkadaş…
Çoğu zaman, işsizlikten, yokluktan fazla insanların itibar etmemesi, eski güler yüzlerin asılması yaralar yüreği.
Bir iş bulamadığı için, hala babasından harçlık almanın yıkıklığıyla, her gün evde laf duyan genç… İşsizlikten ve evde çıkan sorunlardan çok, insanı sarsan, geleceğinin karanlık ve belirsiz olması değil mi.
Ey sobasız evlerde sürünen, istediği kitapları alamayan üniversiteli; kimi zaman “sevgilisiz” olmak daha çok koyar insana.
Güzel kızların ilgisini çekememenin kederini taşırsın, bir akşam karanlığında, yaşadığın konduya giden tenha yolda.
Evliliğinin, hayallerindeki ve dizi filmlerdeki gibi olmadığını, eşinin umduğu gibi çıkmadığını, çocuklarını istediği çocuklar olarak yetiştirmediğini düşündüğü zaman, kendini bir hiç gibi hissedip mutsuzluklara gömülen, daha çok insanın “kendisinin” istediği gibi olmadığına yanar insan; istediği okullarda okuyamadığına, istediği kültür düzeyine ve çevreye ulaşamadığına kanar. Çoğu zaman, kendini gerçekleştirememektir yalnızlık.

“İNSANIN HAYATI BOYUNCA EN ÖNEMLİ ÖDEVİ, KENDİ İÇSEL GÜÇLERİNİN VE İÇ POTANSİYELİNİN GELİŞMESİNE, ORTAYA ÇIKMASINA, KISACA İÇSEL DOĞUMUNA GAYRET ETMEKTİR. BU ÇALIŞMASININ SONUCU VE MÜKÂFATI İSE, KENDİ GERÇEK KİŞİLİĞİNİ ELDE ETMESİDİR. BİR KİŞİNİN, ELİNDEKİ BU POTANSİYEL GÜÇLERİ NE DERECEYE KADAR GERÇEKLEŞTİRDİĞİ VE NE KADARINI KULLANIMA SUNDUĞU, YANİ ÖDEVİNİ NE KADAR BAŞARDIĞI, OBJEKTİF BİR DEĞERLENDİRME İLE HEMEN ORTAYA ÇIKAR. KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRMEKTE BAŞARISIZ KALAN BİRİ, TIPKI ÖDEVİNİ YAPMAMIŞ BİR ÖĞRENCİ GİBİDİR. VE ONU, 'TEMBEL' YA DA 'BAŞARISIZ' OLARAK NİTELEMEK MÜMKÜNDÜR. O KİŞİNİN BİR SÜRÜ GÜÇLÜKLERLE MÜCADELE ETMEK ZORUNDA KALMASI YA DA ONUNLA BİRLİKTE DİĞER KİŞİLERİN VE HERKESİN DE ÖDEVİNİ YAPMAMIŞ OLMASI GİBİ BAHANELER VE MAZERETLER, BİZİM BU KARARIMIZI DEĞİŞTİREMEZ. ÇÜNKÜ İNSANIN BİR TEK VAROLMA NEDENİ VARDIR, O DA KENDİNİ VE POTANSİYEL GÜÇLERİNİ GELİŞTİRMESİDİR. KİŞİYİ SARAN OLUMSUZ KOŞULLARI GÖRMEK VE ANLAMAK, BELKİ BİZDE ACI VEYA ÜZÜNTÜ DUYGULARININ CANLANMASINA YOL AÇABİLİR. AMA BU, O KİŞİNİN ÖDEVİNİ YAPMAMASINI HAKLI GÖSTEREMEZ. BİR İNSANI ANLAMAK, ONUN HER HAREKETİNİ DOĞRULAMAK DEMEK DEĞİLDİR. BİR İNSANI ANLAMAK, ONU KOŞULLARI İÇİNDE DEĞERLENDİRMEKTİR. YOKSA HİÇ KİMSE BİR HAKİM YA DA TANRI GİBİYMİŞCESİNE, BİR DİĞERİNİ YARGILAMAK HAKKINA SAHİP DEĞİLDİR.

(Erich Fromm - Psikanaliz Ve Ahlak, S. 149”)

Kendini gerçekleştirememektir yalnızlık.
Sokaklarda yürürken, bir yerlerde otururken, bazan gecenin ıssızlığında yalnızlığı tüm ölümcüllüğüyle içinde duyan, sen, hayatta hiçbir şeyi anlamlı bulamazsın çoğu zaman, bu yalnızlığını daha da katılaştırır.
Gemisi batan aşkta, ayrıldığın sevgilinin bir fareye dönüşmesi; seni kaybetmekten çok, bu bitişi, sana verdiği maddi şeyleri isteyerek perçinlemesi yaralar insanı…
Dostları vefasız çıkan, yakınları hayırsız olan insan, senin dışındaki insanların kalabalık hayatlarında yaşadıkları yalnızlığı, kimsesizliği biliyor musun?
Yalnız olmadığını ve aynı yazgıyı yaşayan yüz binlerce insan olduğunu biliyor musun.

''İNSANI TOPLUMSAL KILAN, ONUN GÜÇSÜZLÜĞÜDÜR, YÜREKLERİMİZİ İNSANLIĞA ÇEKEN, ORTAK MUTSUZLUKLARIMIZDIR: İNSAN OLMASAYDIK BU MUTSUZLUKLARIMIZ OLMAZDI. HER SEVGİ YETERSİZLİĞİN BİR GÖSTERGESİDİR: HER BİRİMİZİN BAŞKALARINA HİÇ GEREKSİNİMİ OLMASAYDI, ONLARLA BİRLEŞMEYİ HİÇ DÜŞÜNMEZDİK. BÖYLECE, GÜÇSÜZLÜĞÜMÜZÜN KENDİSİNDEN KIRILGAN MUTLULUĞUMUZ DOĞAR. GERÇEKTEN MUTLU OLAN BİR VARLIK, YALNIZ BİR VARLIKTIR: YALNIZCA TANRI MUTLAK BİR MUTLULUĞUN TADINA VARIR; YOKSA HANGİMİZİN BUNA BENZER BİR ŞEY HAKKINDA FİKRİ VARDIR? BİRİ, KUSURLU OLDUĞUNDAN, KENDİ KENDİNE YETEBİLİYORSA, NEYİN TADINA VARIR? TEK BAŞINA KALIR, MUTSUZ BİRİ OLUR. HİÇBİR ŞEYE GEREKSİNİMİ OLMAYAN BİRİNİN HERHANGİ BİR ŞEYİ SEVEBİLECEĞİNE İNANAMIYORUM: HİÇBİR ŞEYİ SEVMEYEN BİR KİMSENİN MUTLU OLABİLECEĞİNE DE İNANMIYORUM.''

Jean-Jacques Rousseau

Nedeni ne olursa olsun, ister yaşadığımız sistem, isterse kişisel yetersizliklerimiz ve yanlışlarımız, çaresizliğimiz, yalnızlığımız yalnızca bize özgü karanlık çıkmazlar değildir. Biz bu yeryüzünde, bu insanca olmayan koşulların yarattığı yalnızlıklarda, hakkı gasp edilen milyonlarcayız.
Binlerce yıllık yoksulluk afetlerinde Anadolu evleri bir duvarları ortak düzende sıralandı. Birbirine dayanarak durdular, baskınlara, zemherilere, kadere karşı. Sana benzeyenin yanında dur; yıkık yanlarını birleştirebileceğin ve birlikte tutunabileceğin insanın. Ama bunu, kendin tutunmak için, sana yakın durana yaklaşmak biçiminde algılama. İnsan önce sevmelidir. Sevmek yalnızlığa karşı, çaresizliğe karşı atılan en büyük adımdır.

HİÇBİR ŞEYİ KENDİSİ KADAR SEVMEYEN İNSAN, SEVDİĞİ VARLIKLA, KENDİ KENDİSİYLE BAŞBAŞA KALMAKTAN ÇOK HİÇBİR ŞEYDEN KORKMAZ. HERŞEYİ KENDİ İÇİN ARAR, AMA EN ÇOK KENDİNDEN KAÇAR. KENDİNİ BULMAK İSTEMEZ. ÇÜNKÜ KENDİNİ İYİCE GÖREBİLDİĞİ ZAMAN, İSTEDİĞİ GİBİ OLMADIĞINI ANLAR, İÇİNDE MÜTHİŞ BİR ZAVALLILIK, HİÇBİR ZAMAN DOLDURAMAYACAĞI UÇURUMLAR, BOŞLUKLAR BULUR.
Pascal


Nerede ve hangi durumda olursa olsun, bencillerin ve narsislerin yalnızlığını bir yana bırakırsak, yalnızlık kaç türlüdür? Birisi, mevcut düzenin bizim önümüze kazdığı çukurlardan çıkamadığımız anlarda yaşanan; ama çoğu insanın buna “kader” dediği duygu. Diğeri, her insanın dünya karşısındaki, yaşam içindeki doğal durumu. Aslen, var oluşumuzla birlikte getirdiğimiz bir olgu bu. Bir gün öleceğimiz gerçeğiyle bağlantılı, yaşamı sorgularken içine düştüğümüz insani durum. Yalnızlık bu, daldan düşen yaprak gibi hissettiğimiz andır. Bakıp da, o an orada olması gerekeni görememek, bekleyip de istediğin sözcükleri duyamamak, dokunamamak dokunmak istediğine, arayıp da bulamamak; insan yanımız çoğu zaman. En kendimiz olduğumuz yer, yalnızlık. İşte o en kendimiz olduğumuz yerde, yalnızlık bizi çoğaltan, büyüten bir yağmurlu gökyüzü kesilir bazan. Öyle ki, nice bilgeler o göğün bereketiyle beslenerek yüceldi.

Senin yalnızlığına, yaraya tütün basar gibi bastığın şiirlerden, türkülerden aldığın tadı alamaz, yaşamına özendiklerin. İçini döktüğün zaman, kendi yarası gibi, yarana kanayan dostların var ya, belki bir, belki birkaç; hatta çoğu zaman şikâyet ettiğin, yakındığın arkadaşlar var ya, en zor anında yanında olmalarının güzelliğini yaşayamaz, o özlem duyduğun yaşamın içindekiler.
İş bulamadığın için eline baktığın baba, bil ki ta içinden bir sevgi çınarı köküyle bağlıdır sana. Belki gösteremez onu ama dalları ne kadar yüksekte de olsa ağaçların, toprağın altında görünmeyen ama köklerinden gelen sevgiyle var olup yücelirler.
İnsanlar, senin paran için pulun için gösterişli yaşamından nimetlenmek için yanında değiller. Daha mı iyiydi, senden yararlanan kalabalık bir çevren olsa…

Yoksunlukların uçurumları dipsiz, eğer ki, çok yükseklerde yaşamayı mutluluk sayıyorsan. Her defasında o uçurumlardan yuvarlanarak, aşmaya çalıştığın çaresizliklerini, kadersizliklerini, aşksızlıklarının acısını, mutsuzluklarını kat kat arttıracaksın.

(...) İNSANLARIN BASİTLİĞİ, GÜNLÜK YAŞAMLARININ DEĞİŞMEYEN YALINLIĞINDA GİZLİDİR. BUNLAR BASİTLİKLERİNİN, SIRADAN OLUŞLARININ ÇEMBERİNİ KIRMAK İÇİN BAZEN BÜTÜN GÜÇLERİNİ KULLANIRLAR, AMA SONUNDA GENE SIRADAN BİRER İNSAN OLARAK KALMAKTAN ÖTEYE GİDEMEZLER. BERİ YANDAN BAĞIMSIZLIKLARINI KAZANACAK GÜÇLERİ BULUNMADIĞI HALDE, NE PAHASINA OLURSA OLSUN BAĞIMSIZ, HERKESTEN BAŞKA OLMA ÇABALARI SONUNDA GENE SIRADAN BİRER İNSAN DURUMUNDA KALMALARI, ONLARA, SIRADAN OLUŞLARI YANINDA TİPİKLİK DİYECEĞİMİZ BİR ÇEŞİT ÖZELLİK KAZANDIRIR.
Dostoyevski –Budala sf.548, Cem Yayınevi


Hani üç çarpı dört metrekarelik kuyumcu dükkânında her gün sabahtan akşama kadar altın satan adam var ya; ya da,35. kattaki ofisinde akşama kadar büyük paralarla oynayan holding sahibi, o da en fazla iki porsiyonla doyuyor. Kuru fasulye pilav, köfte yiyor. O adam taptığı putun ebedi kölesidir. İnsanlara tepeden bakıp, ne kadar işine yaradığına göre seçer. Senin çocuğuna sarıldığın andaki hazzı alamaz. Bir sığırtmacın karpuz kemirirken aldığı zevki de alamaz. Onun karısı senin dırdırcı karın kadar sevemez kocasını. Metresleri vardır çoğunun. Sevgilere zamanları yoktur. Örneğin ağlayamaz onlar senin bir dostun cenazesinde içinin ağladığı gibi. Aslında hırslarında boğulmaktan başka işleri yoktur. Ve onlar duygularını yitirmişlerdir.

Satın alınan her şeye sahiptirler.
Bu nedenle senin zorla ama alın teri emek ve mücadeleyle ulaştığın küçük mütevazı standartlara verdiğin değer kadar değeri olamaz onların satın aldığı şeylerin. İster misin, savaşıp, didinip çalışarak hak edenler varken, seni tepeden inme bir makam sahibi yapmalarını.”Evet” diyorsan, sen de bu düzenin istediği, haksızlıklardan, adaletsizliklerden yana birisin artık, sözlerim sana değil, okuma kalanını. Yoksullar daha adaletsiz olsalardı, bütün adaletsizler gibi, başkalarının hakkını gasp ederek, yoksul olmaktan kurtulurlardı. Onlar doğal olarak, ne kadar başkalarının yaşadığı üst yaşam standartlarını isteseler de, pek çoğu hak etmediği bir yaşam düzeyini istemez. Kuşkusuz, çok kötü şartlarda yaşıyor milyonlarca insan ve düzenin her şeyi, onları çalışarak asla ulaşamayacakları hayali yaşamlara özendiriyor. Ancak o yaşamın içi, oraya başkalarını sömürerek oturanları, ne mutsuzluklarından ne de devasa yalnızlıklarından kurtarmaya yetişmiyor.
Onların psikiyatristleri vardır, psikologları vardır.
Senin dostların vardır, onların olmadığı yerde insan gözyaşların vardır. O gözyaşları çok değerlidir, o gözyaşları, insanca acıların derinliklerinden gelir. Ama onların insanlarınkine benzer acıları yoktur. Ölümlerde bile kıyafetleriyle ilgilidirler. Bir partiye gider gibi siyah elbise ve gözlüklerle giderler. Ölene üzülmezler, her ölen tanıdıklarında, kendi ölümleri akıllarına gelir ve delice korkarlar. Oysa senin ölüm korkun bile insancadır. Korkunun, acının, üzüntünün sahicisini yaşayamayan saltanat sahipleri, aslında sevinçlerin de sahicisini yaşayamaz, mutlulukların da.

Görmüyor musun, seni özendirdikleri yaşamın insanlarının, ne inancı vardır, ne ahlakı. Televizyona yansıdığı kadarıyla, sürekli koca değiştirenler, kadın değiştirenler, utanmadan halkın karşısında sırıtanlar. Boşanırken akıl almaz transfer ücretleri alır, evlenirken kendini yata kata satarlar; görmüyor musun. Onların yaşamının özenecek nesi var.

O güzel sahillerde, o güzel evlerde, sevdiğin ve seni gerçekten seven insanlar yoksa, mutlu olabilir misin.

Gözü kör olsun, kimi zaman ister ya insan; ”param olsa” der,”şimdi falan yerde olsam, denize karşı otursam” der.”param olsa “ der,”şunu şunu yapsam, bir evim olsa şöyle, insanlara yardım etsem, öğrenci yurdu yaptırsam yoksul çocuklar için “ der. İnsan bu ister elbet, güzel güzel arabalarda gezmeyi, güzel evlerde oturmayı. Bütün insanların bunları yaşamaya hakkı vardır. Sokakta sürünen dilencinin, tarladaki ırgatın, temizlikçi kadının, çaycı amcanın da tüm bunları yaşaması gereklidir, hele ki bu kadar kısa yaşamda. Sen,”bana büyük ikramiye çıksa; param olsa, evim olsa “derken, hiç bir şekilde tüm bu insanlar kurtulmuş olmayacak. Tek başına, zengin olup, başka bir yaşama dalmayı istemek, bencillik değil mi. Sevgilini ve dostlarını satın aldığın bir dünyada mutlu olabilecek misin? Asıl paylaşmak, gözyaşlarını ve acıları, yalnızlıkları ve dertleri paylaşmaksa, bunu paradan ziyade sen kendin yapabilirsin. Gözü kör olsun, o puta sahip olanlar, çok mu mutlu bu düzende. Dostları içten mi sahiden, arkadaşları samimi mi, sevgililerinin fiyatı yok mu? Dünyanın en görkemli sarayında, sana her şeyi sunsalar, yalnızlığından kurtulabilecek misin?

Yapay zevkler satın alırlar
Pahalı içkiler içerler
Uyuşturucu kullanan çocuklar onlarındır

Hiçbir insan duygusunun sahici olanını yaşayamazlar
Çocuklarına verilen sevgi, parayla alınan bakıcılar, sütanalar, mürebbiyeler, uşaklar, şoförler
Okul yolunda haylazlık yapmayı bilmez onların korunaklı bebeleri
Yalıtkan kundaklarında zırhlarında büyür
Özel okullarda okur
Her türden yozluğu yaşarlar

Sadakatleri, satın alınmış eşlerin sadakatidir
TV filmlerinde olur onların aşkları
Gerçekte ihanetlerine aşk der bu insanlar
Ve bunların ihanetlerinin aşk olduğunu iddia eden kendilerine satın aldıkları yazarları falan da vardır



Asıl çaresiz olan onlar.
Çünkü en büyük çaresiz, artık hiçbir şeyin gerçek hazzını alamayan, duyguların bile hep satın alınanını yaşayanlardır
Ölüm korkuları abartılıdır ama ölmüşlerdir zaten ve bundan haberleri yoktur
Asıl dostsuz olan onlar
Sürekli pahalı bir şeyler satınalırlar birbirine ve karşılığında da beklediklerini alırlar
Bu nedenle dostları yoktur onların

Dünyayı onlar yönetiyor
En büyük zevkleri her zaman insan kanı akıtmaktı, insan teri çalmaktı.
Sadisttirler
Onların nimetlerinden yararlanan yazarlar şairler
Onların tavalarının bulaşığını yalayanlar
Aynı açmazları kendi yaşam standartlarında yaşarlar
Konaklardan beslenen
Konaklar için havlar
O şairlerin yazdıkları aşk, aşksızlık ve ihanettir
Aldatma ve riyadır
Kulak asma onlara
Onlar kendi yalnızlığından geberiyor
Erguvan çiçeklerine bakarken bile suçluluk duygularını yazar onların şairleri

Hak ettiğin insanca yaşamı senden, sen doğmadan önce çaldılar, hatta babandan, dedenden de önce çaldılar.
Değilse ne saraylar olurdu, ne kıl çadırlar
Ne kaleler ve şatoların kocaman demir kapıları arkasına saklanırlardı
Ne de seni etten kale olarak kalenin dışına sürerlerdi
Tarihseldir sömürü ve evrenseldir

Sevgi bir kuşun kanadını sarmak değil mi, bir çocuğun gözlerindeki arı insanı yakalayıp, onu içinden sevmek. “İyilik yaptım” duygusuyla tatmin olmak için değil, birilerinin ihtiyacı olduğu için onların kollarından tutabilmek değil mi sevgi. Sevgi, bizde varsa veririz. Sevgiyi bilmeyen insan ve var olan sevgisini yürürlüğe koyamayan insan, her ikisi de ölü değil mi.

(...) BEN ONA, İNSANIN, HAYATA OLAN GÜVENSİZLİĞİNDEN VEYA HAYATI ANLAMAYIŞINDAN YA DA HAYAT TARAFINDAN KÜÇÜK DÜŞÜRÜLMÜŞ OLMASINDAN ÖTÜRÜ HAYATTAN AYRILMASININ NE KADAR ACILI OLDUĞUNU SÖYLÜYORDUM. HAYAT O ADAMIN DUYGU VE DÜŞÜNCELERİNE İLGİSİZ ONUN ETRAFINDA KAYNAR; O İSE HAYATLA KAYNAŞMAYI BECEREMEYEREK KENDİ KÜÇÜK ODASINDA OTURUR VE BU ODANIN HER KÖŞESİNDEN YALNIZLIĞIN KARANLIK GÖZLERİ ONA BAKAR. DÜŞÜNCELER MAHVOLUR, ÇÜNKÜ ETRAFTA, ONLARI KENDİSİNE SÖYLEYEBİLECEĞİNİZ KİMSECİKLER YOKTUR; DUYGULAR SOLAR, ZİRA ONLARI PAYLAŞACAK BİR KİMSE BULAMAZSINIZ!
VE İNSAN, ÖLÜM KENDİSİNE GELMEDEN ÇOK ÖNCE ÖLÜR.
OKŞAYICI BİR BAKIŞ, YÜREKTEN SÖYLENEN BİR SÖZ BELKİ İNSANI HER ŞEYE RAZI EDEBİLİR... BİR ARKADAŞ –KADIN ELİ ONA HAYATTAKİ YERİ GÖSTEREBİLİRDİ. AŞKLA ISITILMIŞ, DOSTLUKLA ASİLLEŞTİRİLMİŞ VE CESARETLENDİRİLMİŞ O İNSAN, YAVAŞ YAVAŞ ÖLMEZ VE YALNIZ ÖLÜMÜ DÜŞÜNMEZ, TAM TERSİNE YAŞAR VE YAŞAYABİLİRDİ.(...)

Unutulmuş Hikayeler sf-23
Aşk Rüyası
Maksim Gorki



Dünyanın neresinde olursan ol
Biliyorum yaralısın
Korunaksızsın çünkü
Bütün çevrendeki insanlar da korunaksız ve senin kadar kimsesiz

Ama dünyanın tüm türkülerini senin acıların yazdı biliyor musun?
Senin aşkların var ya senin aşkların
Hani çoğu acıyla ayrılıkla biten hikâyeleri, destanları yaratan senin aşkların var ya
Sonunda ayrılıklar da olsa ölümler de
Senin aşkların aşktı
Acıların ne kadar insani ise ondan bin fazla aşktı senin aşkların
Sen kelleni aşk için verenlerdensin

Bu nedenle dünyada en kolay sevensin sen
Bir bakışta bile sevensin
Hesapsız kitapsız
Çünkü gönül diliyle konuşup
Gönül gözüyle görensin

Bu nedenle dünyada en zor seven de sensin
Yârini bulmadan sevmezsin çünkü
Bulunca da akar gidersin
Turnalar gibi uçan yürek sende var
Dünyanın tüm türküleri sana aittir

Hangi diktatör sevdalanmıştır sen gibi
Yalnızlığı sen gibi ta içinde duymuştur
Sen gibi türkü yakmıştır

Sevdalanırsa diktatörlüğü bırakır artık, insan olur
Bütün insanlaşan egemenler, saltanatlarını saraylarını terk etmedi mi?
Züleyha Yusuf için terk etmedi mi saltanatını

Onlardır bütün zulümlerin anası. Onlardır insanların yaşadığı tüm acıların kaynağı.
Bir avuç azınlığın diktatoryası, sultası, zulmü, bütün yalnızlıkların kaynağı.
Anaları kilim dokumadı onların
Ekinlerin hışırtısını dinleyemediler uzanıp safirden başakların arasına
Denizin sesini dinlediler
Yıldızlara baktılar
Ama asla senin hissettiklerini hissedemediler

Çünkü acıları hissetmeyenler
Sevinçleri yaşayamazlar
Umutsuzluklara düşenler
Umudun tadına en iyi varır


Tehlikeden uzak yaşayan kuşlar, kafeste yaşıyor
Ama dünyayı göremiyor. Kuş olsan kafese girer miydin?
Ama yaşamak isteyen varsa kanat açıp riskleri de hesaba katıyor ve yaşıyor
Sonuçta kafes kuşu da kedilere hazır av oluyor

Terk mi edildin
Seni terk eden sevgiliyle yaşadığın güzellikleri hisset. Her birliktelik insana nice şey öğretir. Kuşkusuz senin kadrini bilecek insan o değildi, ona iyi şanslar dile, kendine de şans ver yeniden

Evin mi akıyor. Ağlayıp yakınman akan yağmurları dindirmeyecek
Borcun mu var
“bin kaygı bir borç ödemez”.
Bir dostunun ihanetini mi gördün,”hayat ihaneti er geç yanıtlar” ihanet eden dostla, dostluğun bitmesi, seni yeni ihanetlerinden kurtaracaktır onun. Ama bu başka birilerinin de ihanet edebileceği olasılığını ortadan kaldırmaz
İşsiz misin?
Bir yârin mi yok
Bu hayatı bu standartlarda yaşamayı hak etmediğini mi düşünüyorsun. Oysa hiçbir insan insanca olmayan koşulları hak etmiyor. Mutluluğu, bulunduğun yerde insana ve dünyaya bakışını değiştirerek ara. Yalnızlıklarda çoğaldı bütün bilgeler, şairler ve aşklar.
İnsan yüreği aşk kadar yalnızlıkta da büyür
Kimsesizlik duyguların mı var. Dostun mu yok
Sen başkalarına dost olmadan, gökten dostluklar inmez sana

Ve bütün sorunların kaynağı
Bizim biz doğmadan binyıllar önce çalınmış hayatlarımızdadır.
O hayatlarımızı bir gün geri alacağız hırsızların kanlı sofralarından
Bir gün bizimle beslenemeyecek o vampirler
Belki biz alamayacağız
Torunlarımız alacak çalınmış mutlulukların aşkların hesabını

Biz ki o kilimlere türküler dokuyan kalabalıklarız
Sürü sürü savaşlarda kırdırılanlar
Etten kale olanlar
Ama insan olanlarız biz
Yalnızlığı ve sevgiyi
Sevdayı ve ayrılığı
Hasreti ve hüznü yaşayanlarız
İnsanız biz

İşte bunu alamadılar elimizden
Biz ki türkülerin ve aşkların sahibiyiz
Onlar zulmün ve sarayların sahibi
Biz hapishanelerde bile yalnızca güneşe bakarak
“Toprak
güneş
ve ben
Bahtiyarım”
diyebilenleriz
Onlar saraylarında intihar edenler
Asla mutlu olamayanlar
Asla âşık olamayanlar
Asla hüzün duyamayanlar

Bulutlarla ve gökyüzüyle teğelleriz biz türkümüzün kanayan yerini
Onların yalnızlığına hiçbir çözüm yoktur
Çünkü ölüm korkusundan geberen
Birer ölüdür onlar

Yoksulluklardan, yoksunluklardan, ancak diğer insanlarla birlikte gasp edilen hakkını zalimlerden söke söke alarak kurulmak mümkün; ama yalnızlığın, çaresizliğin, kimsesizliğin, sevgisizliğin bitmesi için bize en yakın durandan başlayarak, kendi içimizden çıkıp gitmezsek, kurtulmanın imkânı yok. Benciller mutlu olamaz.

'... VERDİĞİ SÖZÜ TUTMUYOR HAYAT; TUTSA BİLE, ÖZLEDİĞİMİZ ŞEYİN ÖZLENİLMEYE DEĞER OLMAKTAN NE KADAR UZAKTA BULUNDUĞUNU GÖSTERMEK İÇİN YAPIYOR BUNU. KİMİ ZAMAN UMUT, KİMİ ZAMAN DA UMULAN ŞEY ALDATIYOR BİZİ. BİR ELİYLE VERDİĞİNİ ÖTEKİ ELİYLE ALIYOR. UZAKLIĞIN BÜYÜSÜ, CENNETLER GÖSTERİYOR BİZE. AMA BÜYÜLENİR BÜYÜLENMEZ, BU CENNETLERİN UÇUP GİTTİĞİNİ GÖRÜYORUZ. DEMEK Kİ MUTLULUK YA GELECEKTE YA DA GEÇMİŞTE; ŞİMDİKİ AN, GÜNEŞLİ OVANIN ÜZERİNDE DOLAŞAN BİR KÜÇÜK BULUTA BENZİYOR; ÖNÜ ARKASI PIRIL PIRIL BU BULUTUN; OVAYA YALNIZ ONUN GÖLGESİ DÜŞÜYOR.'
'... GÜN BATIMININ, BİR SARAY PENCERESİNDEN YA DA BİR HAPİSHANE PARMAKLIĞI ARDINDAN GÖRÜLMESİNİN ÖNEMİ KALMAZ.'
'... BUNCA MUTSUZLUĞU VE BOĞUNTUYU ORTAYA ÇIKARMAK UĞRUNA, HİÇLİĞİN SESSİZLİĞİNİ VE KIPIRDAMAZLIĞINI BOZMAYA NASIL KALKIŞTIN? '

Aşkın Metafiziği
Schopenhauer


ADNAN DURMAZ
28.05.2007

Adnan Durmaz
Sayfa: 1 2 3 4
Referans URL