HÜÜÜ
horasan’dan Yörük geldik
güvercin donuna girdik
dut köseğiyi yeşerttik
Hünkar Bektaş kavlindeniz
akmışız gözyaşı gibi yarılmış topraklardan
zulüm huruc etmiş üstüne
al kan içinde devran
al kan içinde insan
yamyamlar yağmalarken bozkırları
bağdaş kurup oturmuş kucağımıza
güneş yeleli aslan
mazlum bakışlı ceylan
vahdet ile girmişiz erenler meydanına
kırkımız bir yanmışız kırk budaklı şamdanda
mihman evidir kalbimiz
cümle alem ali bize
sökün geldik horasanın elinden
akik gözlü al boz atlar üstünde
tan yıldızı hırızmalı-gül sayalı kadınlar
kartal sağılışlı yağız adamlar
dağlar aştık
dağlandık
çöller geçtik
kılağlandık
belimizde kılıcımız kirmani
acıyı nakış nakış güldürdük
sırların sırrına akıl erdirdik
aşılmaz kaç yolu geldik
serdik oğuz kilimini Anadolu’ya
analar dolu geldik
aslanı da ceylanı da bir semaha durdurduk
zulümler-sürgünler içre medetsiz
binyıllar devirmişiz
altımız kısır toprak
başımız hain sumsak
kıraçların ortasına aşk tuğunu dikmişiz
ey yarenler-ey yoldaşlar
revakların ortasında
meydan evidir kalbimiz
ayıp görse üstün örter
kendisi doldurup içer
yüzülmüş derisini taşır sırtında
yoldaşı balım sultanlar
cümle alem kandaşları
yokluktan yokluğa
gelenler biziz
bir üzüm tanesini kırka bölenler biziz
pir evidir dünya bize
kangal dikenlerini sevdik
bozkırları yazgı bildik
acıdan acıya sevda taşıyan
zamandan zamana yürüyen kervan biziz
Çin’de-Maçin’de-kara alnı nur Afrika’da
köle pazarlarında
aşk taşıyan Merdan biziz
göğün yerin nazarında
kavganın can pazarında
zaman da biz-uzam da biz
dağılır kaşaneler-yerle bir olur devran
aşktır yıkılmaz kalemiz
Hacı Bektaş pirdir bize
o yaralı karıncayız evreni kucaklayan
bütün aşk kitaplarının mürekkebi
işte bu kan
halkta hakkı gören gözüz
ezel ebed birdir bize
ateşler içinde ateş taşırız yakınmasız
Premetheus'tan selam getirmişiz Yunus’a
günah günahlıktan çıkar gönül dergahımızda
suç dediğin suç sayılmaz
dünya baştan başa Kerbelâ kesilse
çağlayanlar çıldırır bağrımızda
yaşam zındana çevrilse
karanlığı nur ederiz
ikilik dağları diz gelir yolumuza
ikilikler ırmak olsa
bir denizde bir ederiz
gök mürüvvet penceresi
kırklar meydanı kalbimiz
hatem-i güldür canımız
huzur-u pirdir gönlümüz
Horasan elinden geldik
yalım yalım aşk nakşettik dünyaya
kurup Türkmen otağını Anadolu’ya
bin yılları diriltip
birbiriyle kardeş kıldık
ki zulüm uyumadı hiçbir çağda
melek ve şeytan
gül ve kan
aşk ve hicran
karşı karşıya
ayak yalın
kırbaç ve baç
aşk taşıdık çağdan çağa
aç bi ilaç
yazıların yaylaların bağrına
ölü karıncalar gibi saçılanlarız
semender canlıyız
anka soyluyuz
Dedem Korkut dilinde
ne Deli Dumrullar vardır içimiz sıra
Azrail güvercin olur oncaya
ne korku tanır ne ürkü
biz ki
güvercin donuna girenlerden
Hünkâr Bektaş kavlinden
sırat dedikleri de kardaş bir koygun türkü
aşk gelmişiz
ummanlara dalmışız
yanmışız
yanmayı can bilmişiz
haykırmışız dünyaya
hüü demişiz
hüü
halvete geldik dünyaya
çilehanedir gönlümüz
yürürken düş görenleriz
düşü hayra yoranlarız
eğnimizde melanetin hırkası
ar ı namus şişesini taşa çalanlardanız
var varanın
sür sürenin
yoldaşıyız başı bunda olanın
kandaşıyız acılarda yananın
merhameti öfkesine galip gelenlerdeniz
sabır kaleleri candan yapılmış
şu insan yüreği camdan
bin yıl bir vakitte durmayı bildik
ömür dedikleri gamdan yapılmış
bin yıllar sonrayı görenlerdeniz
hem arıdır-hem durudur
meydan havuzu kalbimiz
sudur arıtır gönlümüz
yeşerttik dut köseğiyi
altı taç yapraklı hacı Bektaş gülüyüz
dünya bize meydan ise
mihman evidir kalbimiz
cümle âlem âli bize
hüüüü dünyaya
hü sevdaya
hü sonsuza
hüüü
ağustos-2004
not:şiirde geçen,mihman evi,meydan evi,pir evi vb tamlamalar aynı zamanda Hacı Bektaş türbesinin bölümleridir
adnan durmaz
Adnan Durmaz
Irmaksız Turaç gibi
Bastırılmış devrimlerin
Mermileriyle hüznü yazarım
Çiğnenmiş direnişlerden kalan kıvılcımla
Susuşu
Birikişi
Onuru
Silkinişi yazarım
Militanlar geçer yüzümden
Akşam alacalarında firari
Kalabalık tepeden tırnağa hınç
Hınca hınç
Sen bu kaldırım girdaplarında
Atılmış gidilmiş terkedilmişsin
Kaç
Sevdin de mermiler yazıldı alnına insanları
Zindanlar yazıldı bahtına
Hadi yine kollarını aç
Aç
Aç
:
Hapisler çürütmüşsün
Ömür örsünde zaman
Şimdi kim tanır seni
Irmaksız kalmış turaç
Gibi bir güneş batarken
Yabancısın nere gitsen
Yetiş son otobüslere
Gideceğin bir yer varsa
Kaç
Kaç
Kaç
Yağmurun altında düşen
Umudun alnında düşen
Meydanın canına düşen
Sevdanın yanına düşen
Öylece kalır karanlıkta
Ardında kanayan bir sevda
Al
Sakla
Sızlayan bir yara gibi
Büyüsün varsın kalbinde
Değilse kurur ırmak
ırmaksız kalır turaç
2001
adnan durmaz
Adnan Durmaz
Issızlıklar Feneri
belki kırgın sulardım
kendini taşlara çarparak akan
sonra durulan
yorulan
belki dünyadaki asli görevim
durmaksızın düşmekti
yüksek rakımlı aşksızlıkların uçurumundan
belkemiğinden mızraklanmış
masal kahramanlarından
ve gülleri yolunmuş aşklardan
yaşanmamış ne kadar düş varsa kalan
heybemde taşıdım onları
bir kenara atılmış zamanlardan
orada melek gibiydi şeytan
ve şeytan gibiydi melek
eğme saçlı rüzgardı yar
yıldızlı gözleri vardı
parmakları ışığın kamaşmasıydı
geceydi
yıldızlar kaydı
sağanak sağanak küheylanlarla
hayaletler gibi geçtim
terkedilmiş destanlardan
süt içtim ceylanlarla
ayın memelerinden
bildiğim
ben bütün yarım öykülerde
bir türlü bulunamayan yitiğim
yalnızlıktan zift kesilmiş göklerde
şehvetle karanlık gece
bir nemli bakışla
yarılmış sabır taşıyım
ve kavlarken kuduz çığlıklarla rüzgar
ben orada
en öksüz bulutun
camlara inen gözyaşıyım
atılmış tüm zamanlardı
yağmurlu dizeler fısıldardın
ben seni
bir papatyayı tutarkenki parmaklarından sevdim
bir yaprağın
ağır
ağır
düşüşü
gibi
yaşadığın yollarda
ağır ağır gidişini bilirdim
ayaklarını
sulara sallayışını
ve suskunluğunun dürüsünde saklanan sırrı
nasıl bırakır gözlerin dalgalara
ben seni
gülmeğe
ağlamağa
öpülmeğe
hazır dudaklarından sevdim
kelebeğin uçmasındakine benzer bir narinlikle
kendi hikayesini arayan bir düştün
bir şiir sebili kalbin
öyküsü uçurumlara yazılmış yaban gülü
hangi yarım türküyü kanatır akşamlarda
sahibini bekleyen
bir düş gibi yaralı
bilirim
zağlı yürek
çakmak taşlarından almış hıncını
çakır çakır dalgalara çarpmış bağrını
ben mi
ıssız uçurumlarda
dalgaların kucağında
kendi yalnızlığına yanan
unutulmuş deniz feneri
2007 adnan durmaz
Adnan Durmaz
__________________
umutsuz hiçliğinde dili koparılmış rüzgar
gam bezmidir ki dilsiz söyleşir efkâr
kalbin varaklarına kanla yazılmıştır her hâl
aşk sahrasında sürekli ayrılan yollar
bilinir ölümüyle birlikte büyür her çiçek
bunu anlatır cümle aşklardan artakalanlar
akşam bulutlarına yürek yasladık da ne oldu
sebep odur işte bulutlar kan içinde kaldılar
bir toz gibi savrulacağız böyle azaplar içinde
bir kuru yaprağız ki bizi anımsamayacaklar
atlılardı coşkumuz zifiri karanlıklarda çılgınca koşan
aah ayrılığın dipsiz uçurumlarında parçalandılar
yok mudur kavuşmalar iklimi
yoksa cehennem bu dünya mıdır
aşklar ki hep yaralar
hep yaralar
yaralar
sevilenin sevene ettiği zulmü eden cellat var mı dünyada
diken mi kendine battı
yoksa gülü dikene mi sapladılar
belki çöllerden geçip dağları aşan yolsun ey aşk
seni hep yolların sonunda boşuna aradılar
şeytan da sen oldun melek de bu çile ikliminde
hep var ol ey sevgili
aşklar en iyi sayende tanımlanacaklar
bütün diyarları ara kendi insanını bulmak kavliyle boşuna
içinde tüm yollar
uçurumlar
ve dağlar
içinde varsa yar
içinde varsa var
adnan durmaz
KILINCI KIRILMIŞ KAVGALARDA YARALI
türküler söylerdim
gün kızıl güllerle donatırken denizi
ay düşerdi enginlerin rahmine
kaç bin yıl sesimle evcilleşmiş dalgalar
gayri bir eski tahta bile vuramaz kıyılara
kaç ömür geçirdiğim kalyonlardan
şimdi parmak uçlarımda okyanuslar uğuldar
tenini bir kadın gibi okşadığım sulardan
türküler söylerdim
deniz tanrılarının öfkesi körelirdi
sirenalar susardı sevdamın avazına
kıyıya vururdu deniz kızları
kalbimin tüm yelkenleri rüzgar
altımda kıvrak kalçalarıyla dişi dalgalar
sevdalar korsanıydım
tekinsiz adalarda
arpımın tellerinde de hey yar hey yar
güneş sevda yumurtlar
sen ki aşktın
şu beni savuran
zındanlara-şarkılara
sularla konuşan
deli bir simyacı diye
kovulduğum limanlarda
karavaşlar satılırda
ve yağmalanırdı
meşin derili hayat
aşk ki hep
kılıcı kırılmış kavgalarda yaralı
ağlardı
her kölenin bakışlarında
suyun derisi kavlar
ben ne zaman ah etsem
ne zaman avuçlasam denizin kalçasını
çalkalanır gövdesi
beni şehvetle sarar
sevdalara sarılmadan
milat yazılmaz derdi
bir yaşlı forsa
deniz hasret ve ben
kaldık işte
neye yarar
yılan gözlü
çiyan elli
çapulcular dolaşmış
çengel parmaklarıyla
kalbimi deşmek için
yedi iklim
yetmiş rüzgar
bellidir kalbimin eşkali
ben hayata sürülmüşüm
en eski söylencelerde adım
yedi denizlerin dışarı attığı korsan
kırılmış gemilerin
son tahta parçası
hasretim okyanuslardan dipsiz
maceram göklerden derin
gahi çilelerin narına düştüm
“yandım gitti ala karlı dağ iken”
gahi muhannetin zoruna düştüm
yardım ferhat ferhat zulum dağları
hayat dedikleri ahmış amanmış
sele gider en sevdalık çağları
ömrü hasretlere bölen devranlar
sabrım kaleleri taştan demirden
eridi kalmadı yürek yağları
ne aşklar gözyaşı selinde kaldı
kendi Leylasına Mecnundur her can
madem kula kulluk elinde devran
bazan Şirin ferhat aşkına yanan
gayri Leyla bile oldu bir yalan
alınıp satılma çölünde kaldı
yavru şahin nere gitse sızılar
satılmış gâvura dağlar yazılar
bin yıllar aşarak gelen kevranlar
menzilsiz sahipsiz kalmış bozular
kilimlere kirkit kirkit dokunan
kadim destanların ilmiği kopmuş
yaylanın yolunda kağnı böğründe
destanlar yaratan kadim sevdalar
zulum ikliminin yelinde kaldı
sevdalar hakkınca yaşansın diye
namertlik kapısı kapansın diye
kuru dağda gür ormanlar misali
güzeli gönüller yaratsın diye
diken çöllerinden yaya gelmişim
altı okka yürek yoktan sayılmış
kahpelik çağından sumsuk yemişim
yar yaptım ben kara kuru Leylayı
Şirin ateş olmuş cehennemden zor
zincirleri sevda ile deldim ben
yadeller yüreği pazara sürmüş
koptu kolum yarin belinde kaldı
ayrılık gurbetlik yokluk yoksulluk
kara sevda hicran çile harmanı
merhem diye tuz doldurmuş yarama
yürek parçalanıp iki şak oldu
bir parçası yarin elinde kaldı
dağlardan kayalar gibi
ömrümüze heyelan oldu zaman
acısı görülmemiş yıllar denedim
kıraç dağlar ıssızında
kuş uçmaz kervan geçmez acıda
serpilmiş yalnızlığa bir avuç köyler
avaz et
zamansız mekansız sonsuzda
bir cana erişmez sesin
hükmetmez yalnızlığa orada
saltanatın
asaletin
yarattığın küçük dağlar
büyür umman olur hiçliğin
deli girdaplarda
karınca bile değilsin
an kanar
ve kopar
bir başka andan
iki an arasında
aşılmaz sonsuzdur zaman
bilirim
geçilmez yollar denedim
iki odun parçasıydı aşk
ilk insanın sürterek tutuşturduğu
kav ve çakmak taşındaydı
bir kıvılcımla başlayan
sahi siz
kaç kıvılcım kurban ettiniz
çöllerde denedim ki kays
aşkın diğer yakasındaki korkak
düştüğü sularla bir kurudu gölgem
yanıldı şak şak
huşu içinde şairler geçti
uşşak-ı dil figar
geçti şuara-ı azam
sözcüklerden labirentler kurarak
kanayak bozkırlarda
yırtık mintanlı hayat
savrulup giderken
kendine batan dikenler gibi
kan ve revan
şairler geçti saltanat sofralarından
saf saf
huşu içinde
hışımla
taşaklarında şehvet
ceplerinde kasideler dolusu kese
süt beyaz aydınlığında sadabad
süt beyaz çifte kayıklar
süt beyaz servi hıraman aheste
mumdan parmaklarımda lâ’l dolu kâse
çöller denedim ki orada
şimdi bir kum tanesidir savrulan saltanatlar
böylesine bir dünya
insanlıktan çıkmışsa
korkmam gayrı demişim
sığınıp yalnızlığa
kara ada
kızıl burun
sevdalı göz kıyısı
beladan belaya çıkmışım
kaçtır ki
kavgalar kaybetmişim
sulara diz çökmüşüm
bütün gemilerimi
kaç kez yakmışım
hep yenilmiş kalbimi
suların
suratına çarpmışım
korsanım dalgalarda
korsanım belalarda
korsanım sevdalarda
ya dalgalar alsın beni bir türküm kalsın
yada gayrı aşklar benim mekanım olsun
madem hayat
sonsuz umman
dağlarda şaki olup
yanayım yıldızlarla
sularda yakamozlar türküm olsun
zulumsuz doğsun diye ay
büyüsün diye başak
yürüsün diye
zincirini kıran hayat
bin yıl daha
bin yıl daha
ne efendi
ne köle
bin yıl daha
ben şaki olayım dağlarda
ve cümle sularda korsan
bin yıl daha
öle öle
ADNAN DURMAZ
Adnan Durmaz
KIZILKIVRIM
Kendimize ve sisteme tersinden bakmak
Ukuş körki til ol bu til körki öz
Kişi kör ki yüz ol bu til körki göz
Aklın süsü dildir dilin süsü söz
Kişinin süsü yüzdür yüzünün süsü de göz
Kutadgu Bilig, Yusuf HASHACİP
1-
--------------------------------------------------------------------------------
SEN YOLLARI
akşamın pembe avuçlarında sarı bir yaprak
imlası bozulmuş bir dağın söylediğidir
kıracın bağrında toz burgaçları
arının pürene söylediğidir
böyle kent ulumaları içinde sevmek
acının sırtlan dişleri arasında
gecenin kalbinde sancırken yıldızlar
en kepir yerinden bozlaklar akıtmak bozkırın
vurulmuş av solumaları içinde sevmek
kekre bir bulutun söylediğidir
omzumda sabırdan dokunmuş heybem
ayrılık nakışlanmış ipliği yürek yaşından
taş kale yüreklerin kapısından geçmişim
susuşun taş kesilmiş çığlıklarından
kirpiğimde kalan nem
gecenin ürkünç uçurumlarından
bir ay devridi ki hele
kır bir kısrak gibi
köpük köpüğe
hoyrat ve kırlıyım
bana tanrısı olduğumu söyleyen
ne kadınlar bıraktım ardımda selsele
bitmez bir heyelanın tozlarına banmış saçlarım
geçtiğim yerlerde koparttığım tufanda
yurtsuz ve yabanlıktır yazgım
her yerde ve zamanda
yellerde savrulan dikenin söylediğidir
bir hitit akşamında
mil çekilmiş gözlerine gönlümün
tam bin yıl söylendim
asuri şarkılarda
seni sevmek
bilinmez denizlere yelken açmaktı
odisseienin gemilerinde
ömründe deniz görmemiş
fyrigyalı bir köleden
eşkiyalar yaratan hasretin
bir korsan gemisi gibi
bela kasırgalarına sürmüş kalbimi
içine dağların siluetini çizip
hükümdarın ölüm fermanıydı
uşşak-ı dil figar bir osmanlı akşamında
boynumda sürgünlük yaftasıydı
kolumda damgaydı
kara yazgıydı alnımda
recmdi
kötü yola düşmüş
bir istanbuldu seni sevmek
geceyle şafağın öpüştüğü ışığın söylediğidir
ömrümü
tüm bozkır yollarının ağıtlarından yazdım zamana
heybemde kalbimin kanla çizilmiş haritası
akmayan gözyaşlarının imlasıyla okuyarak suretini
heybemde uzun havalar
bende kalan gözlerin kalbimin pusulası
sen yollarına düşmüşüm
evrenle buluşturarak her bir heceni
seni sevmek
direnmenin-savaşmanın-isyanın
kalbimdeki sureti
çünki sevdalara bakar kör kalır
başkaldırmasını bilmeyen yürek
alanlarda kalan kanın söylediğidir
15.06.2002 - 2004 adnan durmaz
Adnan Durmaz
Var Git Sonbaharım Ol
o küflü ıssızlıklar boyunca
gel yaramı dağla benim
yalnızdık iki ufkun uçunda iki yaprak
tipili bir gecede iki mezar taşı kadar
bizi sürgün düşürdü aşk
yaprak döktük sen orada ben burda
var git sonbaharım ol da ağla
gonca gülün dalı gibi
ellerin vardı ya hani
dokunsan gül açacak sanırdım
tut ki bin yıl aradık bu mahşeri ıssızda
kanatları yorgun düşmüş iki yaralı turna
tut ki düştük bu kederin dalına
bin yıl daha geçse fark eder miydi
görür görmez gözlerinden tanırdım
bak işte hazan vakti şimşekler kırbaç kırbaç
nasıl da çılgın gibi devşiriliyor
seni bulutlarca sevmek isterdim
bütün bilgileri bir yana atıp
suyun ve ışığın evrensel türküsünde
yağmurlar kadar vahşi
fırtınalarca masum
döve döve yalçın kayalıkları
deli sularca sevmek isterdim seni
hani gülüşlerin vardı
bahar vakti kuş sağnağı
kırlangıcın kanadına dokunan ışıklardı
ırmaklar boyunca uçan
sevdalı turaçlar gibi
seni ben
bin dalıyla sevda sevda silkinen
ulu ağaçlarca sevmek isterdim
kavak nasıl aşk düşürür buluta
el uzatır dokunmaya yürekten
yedi kat toprakta suyu bulur da
nasıl sallar dallarını toprağa
aah salkım söğütler gibi
sevmek isterdim seni
ve ardıçlar gibi dulda verip poyraza
dost düşman ayırtsız kapısı açık
ve meşeler gibi serin
çınarlar kadar ulu
sana aşk düşürdüm işte
ve ağaçlar gibi
bir yerde bağlı
tut ki varamadım sana
ayrılıktır belki hayat rüzgarda yaprak
an andan kopar da gider
soluk soluktan ayrılır
ömür ki bir çileler iklimi
bu bozulmuş devranda
sevdalar yerden yere savrulur
bir ay düşer
gece yarı
ağlayan dallarıma
gel ki göçmen kuşlar gibi
ay ışığı sunayım sana
sana yanışıma ağla
acı ürür
yalnızlık rüzgardır biraz
bir ağaç dik yaşadığın toprağa
benim sevdamı anımsa
ve dalları çiçek açsın dal sürsün
bizler öldükten sonra da
09.11.2005
adnan durmaz
Adnan Durmaz
Var Git Sonbaharım Ol
o küflü ıssızlıklar boyunca
gel yaramı dağla benim
yalnızdık iki ufkun uçunda iki yaprak
tipili bir gecede iki mezar taşı kadar
bizi sürgün düşürdü aşk
yaprak döktük sen orada ben burda
var git sonbaharım ol da ağla
gonca gülün dalı gibi
ellerin vardı ya hani
dokunsan gül açacak sanırdım
tut ki bin yıl aradık bu mahşeri ıssızda
kanatları yorgun düşmüş iki yaralı turna
tut ki düştük bu kederin dalına
bin yıl daha geçse fark eder miydi
görür görmez gözlerinden tanırdım
bak işte hazan vakti şimşekler kırbaç kırbaç
nasıl da çılgın gibi devşiriliyor
seni bulutlarca sevmek isterdim
bütün bilgileri bir yana atıp
suyun ve ışığın evrensel türküsünde
yağmurlar kadar vahşi
fırtınalarca masum
döve döve yalçın kayalıkları
deli sularca sevmek isterdim seni
hani gülüşlerin vardı
bahar vakti kuş sağnağı
kırlangıcın kanadına dokunan ışıklardı
ırmaklar boyunca uçan
sevdalı turaçlar gibi
seni ben
bin dalıyla sevda sevda silkinen
ulu ağaçlarca sevmek isterdim
kavak nasıl aşk düşürür buluta
el uzatır dokunmaya yürekten
yedi kat toprakta suyu bulur da
nasıl sallar dallarını toprağa
aah salkım söğütler gibi
sevmek isterdim seni
ve ardıçlar gibi dulda verip poyraza
dost düşman ayırtsız kapısı açık
ve meşeler gibi serin
çınarlar kadar ulu
sana aşk düşürdüm işte
ve ağaçlar gibi
bir yerde bağlı
tut ki varamadım sana
ayrılıktır belki hayat rüzgarda yaprak
an andan kopar da gider
soluk soluktan ayrılır
ömür ki bir çileler iklimi
bu bozulmuş devranda
sevdalar yerden yere savrulur
bir ay düşer
gece yarı
ağlayan dallarıma
gel ki göçmen kuşlar gibi
ay ışığı sunayım sana
sana yanışıma ağla
acı ürür
yalnızlık rüzgardır biraz
bir ağaç dik yaşadığın toprağa
benim sevdamı anımsa
ve dalları çiçek açsın dal sürsün
bizler öldükten sonra da
09.11.2005
adnan durmaz
Adnan Durmaz
Yıldızların Fırınında Kavrulan Sevda
gök giyinmiş gelin gibi akşam da mest ben de mest
bazan evrenlere sığmam bazan her şey bana dost
aklım benden alın gitsin yerim yurdum gönlüm olsun
yorganım yıldızlı gece döşeğimse bir yırtık post
kumdan saraylar istemem bana gönül evi gerek
mal mülk isteyene kalsın.saltanata saraya rest
haklı kavgalarda ölmek-son yoksul gülene kadar
ha evet bir de yar olsun-aşk yolunda dest bedest
sevdamız yıldızlarla yaşıt-hasretimiz milyon yıllık
gözlerin bezm-i elest akşam da mest ben de mest
ADNAN DURMAZ
Adnan Durmaz