Pelin Karahan Fan

Tam Versiyon: Sarp Apak'La Röportaj
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.

Sizi kim keşfetti?

Annem, “Ben bu çocukta farklı bir şey görüyorum” diyordu. Yengem de çok destekledi. Deprem olunca bölgeden uzaklaşalım derken hiç aklımda yokken bir anda hayatımın yönü değişti.9 Eylül Üniversitesi’nde tiyatro okumaya başladım.

Kader diye bir şey var yani?

Aynen öyle, kadere çok inanıyorum. Hiç aklımda olmayan bir şeydi.

“Avrupa Yakası”yla nasıl buluştunuz?


Oyuncu arkadaşım Öner Erkan, deneme çekimi olduğunu haber verdi. “Gömlek giy, jöle sür,yakışıklı olursun” diyerek beni zorla yolladı. Gittim. Ertesi gün telefonum çaldı, “Gülse Birsel sizinle görüşmek istiyor” dediler. İnanılmaz bir gündü benim için!

Rolünüzde doğaçlama yapmaya başladınız sanki.

Bu biraz özgüvenle alâkalı. Ben ilk sezon özellikle hep karşımdaki Engin Günaydın, Gazanfer Özcan, Gülse Birsel psikolojisindeydim. Bu isimlerin arkasındaki insanları tanıdıkça, ekiple iletişimim güçlendikçe, benim de ışığım yavaş yavaş yanmaya başladı.

“Beyaz Melek” filminde, Mahsun’un kardeşi Reşat’tınız. Komediden drama geçmek sizi nasıl etkiledi?


Aslında ben şöyle bakıyorum rollere: Hepsi gerçek. Reşat da gerçek bir adamdı. Diyarbakır’da bir köyden, örf, adet, geleneklerine bağlı, düzgün bir adam. İstanbul’a ilk kez ve babasını hastaneye getirmek için gelmiş. Bu yüzden, benim açımdan Reşat, Tanrıverdi’nin bir üst versiyonuydu. Mesela yine şive vardı ama Tanrıverdi’ye benzememesi gerekiyordu. Reşat benim için bir sınavdı ve o sınavdan geçtiğimi düşünüyorum.

Ve “Plajda”... Çok gişe yapmadı, değil mi?

Kendi yağında kavruldu. “Plajda”nın bana daha fazla katkısı olabilirdi. İnsanlar ilk defa beni komedi başrolünde görecekti. Ne yazık ki “Recep İvedik”le aynı zamanda vizyona girince, çok gişe yapmadı.

Kadın kılığına girince kadınlara ilişkin neyin farkına vardınız?


Bakımlı olmak ve güzel görünmenin bizde uyandırdığı hisle kadındaki karşılığı farklı. Bir jöle sürmek, yeni bir tişört giymek bizim için çok özeldir ama bir kadın için çok sıradan bir şey. Sadece iki buçuk saat makyajda kalıyorsunuz. O allığa bu ruj olmaz, o rimele şu olmaz, bu kemere o etek olmaz. Kadınların işi zor!

Şu anda gündemde “O... Çocukları” var. Kadın hikâyesi değil mi?

Hikâyenin temel hattı, kadınlar üzerinden gidiyor. Bizim “o....’ dediğimiz, hatta (yüzünü buruşturuyor) “Orr....uu” dediğimiz, elimizin kenarıyla attığımız, o insanların dünyasını, çok ağır kazıklar yediklerini, erkeklere kaybettikleri güveni bir daha asla kazanamadıklarını anlatıyor. Bu insanlar, bu dünyaya bir çocuk getirmenin ne demek olduğunu gerçekten biliyorlar ve sonuçta da kazara gelen bu çocuklara çok iyi bakıyorlar. “O... Çocukları” da bu çocuklar işte!

‘“O...Çocukları”nda Saffet’i oynuyorsunuz. Kimdir Saffet?


O evde büyümüş, Mehtap annenin (Demet Akbağ) büyüttüğü, efendi, helâl süt emmiş, güvenilir bir adam ve erkeklere tüm güvenini kaybetmiş bu kadınların tek güvendiği adam.

Bu rolü oynamak, hayata, kadınlara bakışınızda neyi değiştirdi?

Kişi, erken yaşta sorumluluk alırsa, çok erken yaşta olgunlaşabilir. Yaşından büyük düşünüp yaşından çok daha ilerde hissedebilir. Saffet’te de biraz o vardı. Ben de böyle bir tip olduğum, özellikle sorumluluk ve kadını sahiplenme konuları ortak yönümüz olduğu için, çok iyi anladım Saffet’i.

Sizce filmin verdiği en önemli mesaj ne?

“O...Çocukları” diye küfür olarak kullandığımız temanın aslında ne kadar sıradan olduğunu görüyoruz. Bunlar da aile terbiyesi alan çocuklar aslında, hatta çok daha doğru ve ahlaklı yetişiyorlar ve bir küfürün oyuncuları değiller.

Bütün bu projelerde, çok başarılı insanlarla çalışıyorsunuz. Her zirvenin, bir de gölgesi vardır. Size göre başarının karanlık yanı ne?

Yalnızlık galiba biraz. Çünkü tanıştığım ve konuştuğum ünlü insanlardan bazılarında güven kaybını görüyorum. “Benimle şu olduğum için mi birlikte acaba?” gibi. Ama başarı keyifli bir şey, kötü yanlarının çok az olduğunu düşünüyorum.

Şöhretin kadınlarla ilişkinizde ne gibi bir faydası oluyor?

Tamamen içgüdü ve hislere bakıyorum. Bir kadınla aramda elektrik varsa vardır. Ne şöhret, ne para değildir bu; elektriktir, istektir. Bu varsa gerisi yok! Ama özellikle genç nesilde çok skor peşinde kadın var ve ben onları bu konuda eleştiriyorum. Çok seçici olmalı kadınlar, erkekler olmayabilir.

Neden o?


Çünkü biz fiziksel güzelliklere kanabilen, daha çok hata yaparak öğrenen bir türüz. Yanlış kadınla bir arada olduğumuzda anlıyoruz neden bu tip bir kadınla beraber olmamamız gerektiğini.

Ben bu, kadın “yeterince özgür” olsun mantığını anlamıyorum.

Bence öyle. Bu belki benim dar görüşlülüğüm ama kafanda bir soru işareti varsa o ilişkinin ve aşkın önüne geçiyor. Bunun tersini hangi erkek söylerse yalan söyler.

Erkekler iyi aile kızı istiyoruz diyorlar ama bir sürü yalnız iyi aile kızı varken hiç evde kalmış “fazla tecrübeli” kadın görmedim.

Erkekler saftır. İlk başta aradığımız şeyler, iki üç maddeden oluşur: Fiziksel güzellik, muhabbet edebilmek. Bu bir maratonsa başka kriterler girer devreye.

Siz bir kadında ne arıyorsunuz?


Benim için önemli olan, birlikteyken bir erkek arkadaşımla ne kadar eğleniyorsam, rahat edebiliyorsam o kadar rahat edebilmek. Sevgilim, aşkım, ilişkim dediğim insan benim için çok önemlidir. Öyle ki onun mutsuzluğu benim mutsuzluğum olur.

Seks ilişkide ne kadar önemli?


Çok önemli. Beyinlerin uyumunun da göstergesi bence o. Beyinler uyuyorsa, sekste de uyum artar. Ne kadar âşığım duygusu uyandırır insanda ve bazı şeyleri görmezden gelmenizi de sağlar.

Heyecanı ne öldürür?


Yalandan konuşmalar, görev gibi davranışlar, mecburiyetten aramalar.

“Kadından kadına koşanlara” erkeklik abidesi demem demişsiniz...

Ne yaşıyorsun, neyi tüketiyorsun da hemen yenisine geçiyorsun? Ben de bunu söyleyecek bir tip değilim aslında! Ben de hızlı takılan biriyim ama hayatına giren birini tanımadan yenisi, onu tanımadan bir başkası geliyor ve bir anda bilinçaltında çöpler birikiyor. Bu kötü bir şey. Çok kadın, hiç kadındır muhabbeti bu zaten. Hiçbir kadınla birlikte olmamış olursun.

“Sarp Apak filmi”ni tekrar çekseniz, neyi değiştirmek istersiniz

Kendi hikâyemde mi? Depremde kaybettiğim, en yakın arkadaşım Mustafa’nın cenazesinin olduğu gün, benim yetenek sınavım vardı. Annesi, “Sınavına gir ne olur, sonra gelirsin” demişti ve ben cenazesine gidememiştim. O benim için çok özel biri ve bunu bir şekilde anlatmak, borcumu ödemek isterim. Bu sebeple ileride çok iyi, çok bilinecek bir işimi ona armağan edeceğim.

Meltem Cumbul’un kardeşi misiniz siz!

Peruğu takınca çok benziyoruz.

Reklamlara da çıkıyorsunuz...

Reklam, hem para hem özgüven olarak çok iyi bir iş. Prodüksiyonu en pahalı iştir, kendinizi sette tam bir star gibi hissedersiniz, yaptığınız işin karşılığını maddi manevi çok iyi alırsınız. Her zaman reklam çekmek isterim.

Olmazsa olmazınız ne?

İşim.

Ya Beşiktaş?

O da olmazsa olmazım! Haftada iki kere futbol oynuyorum. Futbol benim deşarj alanım. Maç yaparken bağırıyorsun, çağırıyorsun, küfür ediyorsun. Benim herhangi bir bağımlılığım olmamasını buna bağlıyorum. İçindeki o öfkeyi, şiddeti veya fazla enerjiyi her neyse o, sporla atıyorum.

Ajda Pekkan elini kapatarak öptü

“Aşkınla Yandım”ın söz ve müziği size ait. Üç Hürel’in albümünde “Ne olurdu sanki”yi seslendirdiniz. Neden albüm yapmıyorsunuz?

On şarkılık bir albüm yapıp satacak ne bir beste, bir söz arşivim var. Şu anda sadece keyif için yapıyorum. Bir de onu da, bunu da, şunu da yap; yakalamışken hepsini paraya çevir mentalitesinin doğruluğuna da inanmıyorum.

Ajda Pekkan’la 14 Şubat’ta “Aşkınla Yandım”’ ve “Palavra”yı söylediniz. Ajda Hanım, sahnede öptü mü sizi?
Öptü, ama espri yaptık biz. Ajda Hanım, kuliste bana “Seni çok beğeniyorum, insanlar için hoş bir sürpriz yapalım” dedi ve elini kapatarak öptü zaten.
cOk saOl yaqmuR yaa aCCayip biRi tSkLeR
Referans URL