BİR YAŞAM USTASI Bertolt Brecht
Bildiğimiz kadarı ile Bertolt Brecht; geçen yüzyılın sonunda kağıt, ipek, pamuk ve yün sanayisinin kurulmasına karşın henüz köy görünümünde, ancak, her hafta Bavyeralı köylülerin pazarda ürettiklerini satmaya geldikleri büyük bir kasaba damgasını taşıyan Augsbourg'un bir işçi mahallesinde, 10 Şubat 1898'de doğdu. Brecht'in annesi, Kara Orman'ın yüksek memurlarından birinin kızıydı. Böylece Brecht, annesi yoluyla, "Baar"ın köylü soyuna bağlanıyordu. Sonabe yaylası ile Bade arasında yer alan Baar, büyük köknar ağaçları, çimenlikler ve otlaklarla kaplı bir bölge idi. İşte Brecht, Kara Orman insanına özgü o sertliği, o yalnızlık eğilimini, o pratik görüşü, o ölçülü kurnazlığı bu halktan aldı. Babasından ise Brecht, mimik ve hareketlerinde kendini gösteren bir açık sözlülük, belirgin, yapmacıksız bir zevk ve halk sanatına eğilim gösteren bir ilgiyi aldı.
Bu iki köylü soyun karişımı, Brecht'i basit ama güvenli zevkleri olan bir insan haline getirdi. Brecht'in babası, aile geleneklerine bağlı, iyi davranmaya özen gösteren, şevkati az, ağzı sıkı, mesleğinin ve toplum yaşamının zorunlulukları altında ezilmiş bir insandır. Baba Brecht, oğlu Bertolt'un suskun, dikkafalı, isyankarlık ve taşkınlık gösteren tavırlarından hoşlanmamaktadır. Brecht'in çocukluğunu, bu aile ortamı içinde tasarlamak pek zor olmasa gerek; ateşin başında geçirilen uzun kış akşamları, şehirde pazarları yapılan sonu gelmez gezintiler, pazar elbisesi, annenin tenceresi, babanın işi ve okul ödevleri... Biraz tekdüze, sıkıntılı, durgun bir çocukluk...
B.Brecht, 1915
Brecht, bu dönemden büyük bir boşluk, yitirilmiş bir zaman, alışılmış bir eğitim anısı taşıyacaktır kendinde. Bu günlerden O'na kalan tek şey ise; sokakta geçirdiği günlerdir. Gidip gelenleri, satıcıları, tüccarları, sokak çocuklarını, dilencileri, tüm yasaları ve alayları görecektir. Sokak, O'nun için, tam anlamıyla dünyayı tanımanın bir yolu ve oyunda yenilmenin acı yaşantısıdır. Dünyayı tanımaya başlayıp eşitsiz gelişmenin sonuçlarını gören Brecht, tüm geleneklerden bunalmaya başlar. İnsanlar arasındaki bu ayrımları, bu küçültücü bölünmeleri kabul edemez hale gelir. Baba evinde yediği hazır ekmeği açlarla paylaşmak ister.
Bilin: Halkın ekmeğidir adalet.
Bakarsınız bol olur bu ekmek,
bakarsınız kıt,
bakarsınız doyum olmaz tadına,
bakarsınız berbat.
Azaldı mı ekmek, başlar açlık,
bozuldu mu tadı,
başlar hoşnutsuzluk boy atmaya.
Bozuk adalet yeter artık!
Acemi ellerde yoğrulan, iyi pişirilmemiş adalet yeter!
Yeter katıksız, kara kabuklu adalet!
Dura dura bayatlayan adalet yeter!
Bolsa insanın önünde ekmek, lezzetliyse,
gözler öbür yiyeceklere yumulsa da olur.
Ama her şey bollaşmaz ki birdenbire...
Bilirsiniz, nasıl bolluk doğurur emek:
Adaletin ekmeğiyle beslene beslene.
Ekmek her gün gerekliyse nasıl,
adalet de gerekli her gün,
hem o, günde bir çok kez gerekli.
Sabahtan akşama dek, iş yerinde, eğlencede,
hele çalışırken canla başla,
kederliyken, sevinçliyken,
halkın ihtiyacı var pişkin, bol ekmeğe,
günlük, has ekmeğine adaletin.
Madem adaletin ekmeği bu kadar önemli,
onu kim pişirmeli, dostlar, söyleyin?
Öteki ekmeği kim pişiren?
Adaletin ekmeğini de
kendisi pişirmeli halkın,
gündelik ekmek gibi.
Bol, pişkin, verimli.
Ben Bertolt Brecht, kara ormanlardan.
Karnında getirmiş şehre anam beni.
Ama çekip gidene dek ben bu dünyadan
Çıkmayacak ormanların soğuğu içimden.
Asfalt şehirde evimde gibiyim.
Donanmışım son kutsal törenle:
Gazeteyle, şarapla, tütünle,
Güvensiz, aylak, ama sonu mutlu.
İnsanlarla iyi aram. Durur başımda
şapkam herkesinki gibi. İnsanlara bakar
derim: "Bunlar başka türlü kokan birer hayvan."
"Ne çıkar, derim sonra, benim onlardan ne farkım var?"
Kadınlarla otururum yan yana
salıncaklı koltuğumda sabahları.
Seyrederim onları umursamadan ve derim:
"İşte karşınızda güvenilmez bir adam."
Akşamları da toplarım erkekleri.
"Bayım" deriz birbirimize hep konuşurken.
Ayaklarını dayarlar masama ve derler:
"Düzelecek işler!" Sormam: "Ne zaman?"
Sabaha doğru alacakaranlıkta ıslanır çamlar,
kuşlar ötüşür, böcekler bağrışır.
Dikerim ben kadehimi şehirde tam o sıra dibine kadar,
atıp izmaritimi, dalarım tedirgin bir uykuya.
Biz, uçarı kişiler,
otururuz yıkılmaz sanılan evlerde.
(Yüksek yapılarını biziz kuran Manhattan adasının.
Biziz kuran incecik antenleri,
Atlantik üstünden konuşan.)
Bu şehirlerden arta kalacak ne;
Sokakları dolaşan bir rüzgar kalacak.
Evleri kuranlar mutlu olurlar ama,
Onlar da bir gün bırakır evleri giderler.
Hepimiz bugün var, yarın yokuz,
ne düşünürse düşünsün bizden sonrakiler.
Umarım ki, bir deprem olunca yakında,
söndürmem puromu üzüntüyle.
Ben Bertolt Brecht, kara ormanlardan,
anasının karnında gelmiş asfalt şehre.
Brecht, liseyi bitirdikten sonra üniversiteye gider. O da, iyi aile çocuklarının yolunda yürümektedir. 18 yaşında tıp öğrenimine başlar. Önünde, ailesine uygun bir meslek kapısı açılmıştır. Gelgelelim, iki yıldır süren savaş, bu tasarıları gölgeler. Brecht, o sıra Münih Üniversitesi'ne yazılmıştır. Hocalar, gençliği bekleyen kaderi düşünerek, disiplini gevşetirler ve Brecht, öğrenciliğine meyhanede devam eder. Önünde büyük bir bira bardağı, arkadaşlarıyla birlikte askeri olayları ve günün felaketini yorumlamaya koyulur...
Okumuş Bir İşçi Soruyor
Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil'i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen Lima'nın?
Ne oldular dersin duvarcılar
Çin Seddi bitince?
Yüce Roma'da zafer anıtı ne kadar çok!
Kimlerdir acaba bu anıtları dikenler?
Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri?
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer
dillere destan olmuş koca Bizans'ta?
Atlantik'te, o masallar ülkesinde bile,
boğulurken insanlar
uluyan denizde bir gece yarısı,
bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden.
Hindistan'ı nasıl aldıydı tüysüz İskender?
Tek başına mı aldıydı orayı?
Nasıl yendiydi Galyalılar'ı Sezar?
E bir aşçı olsun yok muydu yanında?
İspanyalı Filip ağladı derler
batınca tekmil filosu.
Ondan başkası ağlamadı mı?
Yediyıl Savaşı'nı 2. Frederik kazanmış?
Yok muydu ondan başka kazanan?
Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.
Ama pişiren kim zafer aşını?
Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam.
ama ödeyen kimler harcanan paraları?
İşte bir sürü olay sana
Ve bir sürü soru.
Ait olduğu sosyal sınıfa başkaldırış, Brecht'de çok genç yaşta başlamıştır. Daha 16 yaşında bir lise öğrencisiyken, sol eğilimli yayın organlarında şiirler bastırmış, öğretmenlerin otoritesine karşı saygısızlığı nedeniyle sınıfta kalma tehlikesine düşmüştür. 1915 yılında, "En tatlı şey, vatan uğruna ölümdür" konulu bir kompozisyonda, anti-militarist görüşünü şiddetle savunup kompozisyon konusunu yalnızca bir propaganda aracı olarak niteleyince, okuldan kovulması söz konusu olur. Bir öğretmeni, Brecht'in kompozisyonunu, kafası karışmış bir öğrencinin işi olarak değerlendirerek olayı yatıştırır.
Bu gelen ilk savaş değil.
Çok savaş oldu bundan önce.
Bittiği gün en son savaş
bir yanda yenilenler vardı gene,
bir yanda yenenler vardı.
Yenilenlerin yanında
kırılıyordu halk açlıktan.
Yenenlerin yanında
halk açlıktan kırılıyordu.
Gelen Emperyalist Paylaşım Savaşı'yla, Brecht, savaşın sonuna doğru sıhhiye hizmetinde çalıştırılmak üzere askere çağrılır. İstemeye istemeye orduya katılır. Oysa 4 yıl önce, Almanya'nın gençleri, hükümetin çağrısına sevinçle masaları yumrukluyarak cevap vermişler, defterlerini ve kitaplarını yakmışlar, dükkanlarını kapamışlar, tezgahlarını bozmuşlar, yurtseverlik şarkıları söylemeye koyulmuşlardır. Brecht, çevresinde karışıklığın, ailesinde düzensizliğin hüküm sürdüğü bir sırada, kışlaya yalnız gider. Artık sokaklarda ne resmi geçitler vardır, ne de sevinç haykırışları. Dükkanların kepenkleri kapalıdır, yaslıdır. Kır hastaneleri can çekişen, son nefesini veren, cinnet getiren insanlarla dolmuştur. Hastaların acıdan attığı çığlıklar altüst etmiştir Brecht'i. Yurt savunması bahanesiyle savaşa gönderilen "meçhul askerin", memleketine götürülüşündeki garip ve ikiyüzlü güldürüyü düşünür.
Savaş bitince Brecht, memleketine dönerek işçi/asker meclisinde birkaç gün bulunur. 1918 yılının sonrasında, Alman genelkurmayı ile emekçi halk arasında baş gösteren sivil savaş ve Hitler'in iktidarı aldığı 1933 yılına kadar olan bir süreç başlamıştır artık. Brecht önceleri, tüm aydınların ve sanatçıların girdiği savaş bunalımına düşecektir. Ekspresyonizm, yani dışavurumcu sanatın etkili olduğu yıllardır bu yıllar. Tüm vahşeti ile yaşanan savaş, sanatçılarda, korkunun ve acının getirdiği tepkilerle çığlıklara dönüşmüş ürünlerin ortaya çıkmasına neden olur. Öznel-idealizmin yaşandığı bu süreçte Brecht, barikatlar arkasında girdiği çatışmalardan çıkarak Münih'e gitmeye karar verir. Münih'te tüm aydınların, sanatçıların toplandığı kahvede savaşına devam edecektir. Bu kahvede, siyasetten, edebiyattan, sanattan, hekimlikten ve devrimden konuşulur. Birbiriyle çatışan, birbirini tamamlayan, çürüten, zenginleştiren bir düşünceler dünyası, bir masanın çevresinde doğar ve gece bastırıncaya kadar sürer.
B.Brecht, 1926
Brecht, ilk şiirlerini bu kahvede kaleme alır. Onları dergilere gazetelere gönderir. O günlerde, kimsenin söylemeyi göze alamadığı şeyleri söyler bu ürünler. Eski cephe arkadaşlarının öfkesini, memleketin geleceği için beslediği yıkılmaz inancı ve onların boşu boşuna ölmelerini ele alır. Emperyalistlerin girdikleri paylaşım savaşında ölen "Ölü askerin efsanesi" ni anlatır. Eski askerler, alkışlamak yerine, bardakları fırlatırlar Brecht'in kafasına. Ancak, daha sonra yenilmiş askerler, içerdeki siyasetin bir kere daha kurbanı olurlar. Ülkesinden kaçan imparator, Almanya'nın simgesi olarak kalacaktır. Erkekler, kadınlar, çocuklar, sefil şehirlerde açlıktan kırılmaya başlar. Ülke içinden yükselen sesleri, kovuşturmaları ve kuvvetleriyle ezeceklerdir. Brecht, bunların yaşandığı süreç içinde her yerde görülür. Çarşı meydanlarında, satıcılarla, işsiz güçsüz dolaşanlarla ve hınca hınç ihbar ve homurdanmayla dolup taşan meyhanelerde; kara listelerin düzenlendiği gazete idarehanelerinde… Her şeyi duyar ve her şeyi görür.
Oyun yazarıyım.
Gördüklerimi gösteririm.
İnsanların nasıl alınıp satıldığını gördüm
İnsan pazarlarında.
Bunu gösteririm ben.
Oyun yazarı.
Birbirlerinin odalarına nasıl girerler,
hileyle ya da parayla.
Sokakta nasıl durup beklerler,
nasıl tuzaklar kurarlar birbirlerine?
nasıl sözleşirler, nasıl asarlar birbirlerini,
nasıl sevişirler?
Çapulculuktan kazandıkları parayı nasıl savunurlar ve nasıl yerler?
Bütün bunları gösteririm.
Birbirlerine neler söylerler, onları anlatırım.
Ananın oğluna neler dediğini,
işçiye neler buyurduğunu patronun,
nasıl yanıt verdiğini kadının kocasına.
Tüm yalvaran sözcükleri,
tüm buyuran sözcükleri,
yaltaklanan, aldatan, yalan söyleyen,
yaralayan sözcükleri,
bir bir ışığa çıkarırım, hepsini
Büyük bir tutkuyla çalışan Brecht, ilk ürünlerinin pratiğini sergiler. "Baal", Brecht'in ilk tiyatro oyunudur. 1922'de Leipzig'de sergilenen "Baal", insandan çok toprağa yakın varlıklardan birinin hikayesidir. Bu, yarı bitki, yarı hayvan, yapışkan otları ile su yosunlarının oluşumundan hoşlanan bir varlıktır. Şair, yabancı, oduncu "Baal" topluma duyduğu tiksintiyi şarkılarla dile getirir; şarap, şehvet, sadizm ve ölüm şerefine cümbüşlü, azgın bir yaşam sürer. Zındıkların bu yeni tanrısı, bu alkol yada şiir sarhoşu, bu yerle gök arasındaki çıplak yaratık, sonunda bir köpek gibi kuyruğu titretir. Bu oyun bir toplum eleştirisidir, ancak, siyasal anlamda bir eleştiri özelliği taşımaz. Yapıcı eleştiriyi içermeyen bu oyun, yolu üstündeki kurumları, sözleşmeleri ve özellikle insanların korkunç gururunu ezip geçen bir buldozer gibidir. Sadece doğa, gök, deniz ve bulutlar ölümsüz ve coşkun bir gözleyiş içinde değişmeden, kaygısız kalırlar.
İkinci oyunu "Kentlerin Ormanında", ilk kez 1922'de, Münih'te sahnelenir. Bu oyunda, birbirinden nefret eden iki kişinin, karşılıklı kinlerine ve onların birbirlerine oynadıkları acımasız oyunlarına karşı, suç ve ahlaksızlığın hüküm sürdüğü büyük kentin ilgisizliğini anlatır. Brecht, bu dram karşısında seyirciye şunları önerir: "Kavga motifleri üstüne kafa yormayın, hikayenin insancıl yanıyla ilgilenin. Taraf tutmaksızın, savaşçıların talihleri üstüne düşüncenizi söyleyin ve sonuca göre çıkarınızın nerede bulunduğunu hesaplayın."
Toplumsal eleştiriden henüz yoksun olan Brecht, bu dönemin Avrupa'da insanlar üzerine yığdığı gerçeklere karşı duyduğu tepkileri, naif bir şekilde dile getirmektedir. Henüz bilimsel bir temelden yoksun olan Brecht, aslında bir çıkış yolu, yani çözüm aramaktadır. Peki neydi bu gerçekler? Bu gerçekler, Emperyalist Paylaşım Savaşının yoksul insanlara yüklediği acılar ve sanayileşme ile birlikte kentlerin büyüyerek yeni bir savaş alanına dönüşmesidir. Bu kaos ortamı içinde, yüzyıllar önce Avrupa'dan "Yeni bir dünya" kuracağız diye, yeni keşfedilmiş Amerika kıtasına göç eden Avrupa burjuvazisinin, orada yarattığı yıkıcı değerlerin tekrar Avrupa'ya gelişidir bu. Yaşadığı düzenin değerleriyle boğuşan insanların, birdenbire karşı karşıya kaldığı gerçeklerdir bunlar. Belki de kapitalizm, ciddi anlamda ilk defa kendini hissettirmektedir. Zaten "Kentlerin Ormanında" adlı oyunda sözü geçen kent, Şikago'dur.
Brecht'in bu yıllarına rastlayan 3. çalışması ise; "Ev Vaazları" adını taşıyan bir şiir kitabıdır. Bu kitabın oluşumu bu yıllara rastlar, ama basılış tarihi 1927'dir. "Ev Vaazları"nda, bütünüyle alaycı bir havaya bürünmüş olan elli şiir, Brecht'in uzun süredir beklediği bir anda elde etmesine neden olur. Nedir beklediği? E, tabi ki rezalet çıkarma…
Bu yüzden yıllarca sırtında anarşist, yıkıcı, bozguncu damgasını taşıyacaktır. Kitabın, "Ayinler" adlı birinci bölümü, doğrudan doğruya okurun duygusuna seslenir. Yine de ona, her şeyi bir çırpıda okumasını, şiirlerine yüreğiyle bağlanmasını öğütler. Bu bölüm, kentte yaşayan insanların çıldırmışlıklarına işaret eder. Örneğin; 16 yaşındaki bir çocuğunu öldüren anayı, ana babasına kıyan, ondan yaşça biraz büyük olan kardeşi işler bu bölümde. Böylesi olaylara, o yıllarda Münih ve Augsbourg gazetelerinde sıkça rastlanmaktadır. Ozan, burada sözü geçen kişilerin acı serüvenlerini anlatınca, "niçin ayağa kalkılıyor, niçin sövülüp sayılıyor, onların da acınmaya hakkı yok mu?" diye sorarak şöyle der: "Fakat sizler, yalvarırım öfkelenmeyin. Çünkü her yaratığın yardıma ihtiyacı var."
Daha çok insanın aklına seslenen, "Ruhsal Alıştırmalar" adlı ikinci bölüm; daha yavaş okunması gereken yaşama açılan kapıları dile getiriyordu. "Arpa bana diyordu: bence dünyada en sevgili yer ambarlardır. Bilirsin neye benzediğini orada: Ambarın üstünde tıkınan bir adama…"
Doğada şiddetli olayların ortaya çıktığı dönemler için "Öğceler" adlı 3. bölümde, "dünyanın yabancı bölgelerinde yaşayan gözü pek erkeklerle yürekli kadınların serüvenlerine dört elle sarılınmalıdır" diyordu. Son olarak, anılarına ve geçmiş olaylara günler ayırır. O günlerde boğulan bir genç kıza, savaşta ölen askerlere, hatta aşktan ölenlere ve bütün tanıdıklara seslenir.
Bu şiirler, insanın manevi değerlerini en mutlak, en köpeksi bir biçimde inkar ettikleri ölçüde gerçekten "şeytanın dua kitabı"nı oluştururlar. İnsan varlığını, hayvanlık düzeyine indirirler. "Ev Vaazları", çürümeye, kişinin bitkileşmesine bir sunudur. Su yosunları, deniz bitkileri, mantarlar, ağulu otlar, akbabalar, köpekbalıkları, sırtlanlar, insan varlığında bulunan hasta, kokuşmuş, iğrenç her şey bu durmaksızın ayrışıp vahşi, esrarlı, cesedimsi doğa freskinin arka yüzünü kapsar. "İçinde her şeyin çözüldüğü , oluştuğu doğa" diye yazar, "en uzak, cephesiz, kapsayıcı varlıktır: her şey ondan gelir ve ona döner."
Brecht, savaşın sarstığı bir insanlığın umutsuzca bağlandığı bütün değerleri, bilinçli bir biçimde silkeler. Çıkardığı rezaletten hoşlanır ve kahkahalar atar. Ne var ki; tiksintisine, yoksunluğuna, yalnızlığına eşittir sevinci. İlk dramlarındaki kişiler de, toplumun yalnız bıraktığı kişilerdir.
Geçti içimizden biri koca denizi,
gide gide buldu yeni bir kara.
Bir sürü insan koştu ardından,
orda büyük şehirler kurdular
alın teri ve akılla.
Ama ekmek satılmadı eskisinden daha ucuza
Brecht bu yıllarda, henüz Marksist bir yazar değildir. Genç bir yazar olarak, bilimsel temellerine oturtamadığı dünya görüşünün egemen olduğu döneme ait örneklerden biri de, ilk adı "Spartaküs" olan "Gecede Davul Sesleri" adlı oyundur. İlk kez, 30 Eylül 1922' de, Münih'te bir cep tiyatrosunda sergilenen oyun, halkın tepkisiyle karşılaşır. Oyunun yapı unsurları; Brecht'in memleketi Augsburg ve Kasım İhtilali'dir. 1919'da, Spartekist Birliği'ni kurarak, Berlin'de bir sosyalist devrim girişiminde bulunan Liebknecht ve Rosa Luxemburg'un öldürülmesinin arkasından gelen bir oyundur bu. Oyundaki karakterlerden biri, Berlin proletaryasının isyanına katılıp savaşmaktansa sevgilisinin yanında kalmayı yeğ tutar. Oyun, burjuvazinin ilgisini çekip, üstüne üstlük Kleist Ödülü'nü alsa da, Münih Halkı, oyundaki gerçeği görmüştür. Bu oyunla birlikte popileritesi artan Brecht'e, Berlin yolu gözükmüştür. Alman tiyatrosunun baş kenti sayılan Berlin'de, Brecht'e olağan üstü bir tiyatro ile sınırsız olanaklar sağlanır. Artık Brecht'in ünü tüm dünyaya yayılacaktır. Brecht, Roza'nın öldürülmesi üstüne şunları söyleyecektir:
Kızıl Roza'da göçtü gitti.
Belli değil yattığı yer.
Gerçeği söylediği için yoksullara
kovdu onu dünyadan zenginler
Ardından gelen oyunu "Adam adamdır", Galy Gay isimli bir komisyoncunun Kilkoa barakalarında geçirdiği değişimin hikayesini anlatır. Kargaşanın yazarı Brecht, bu oyunuyla da yıkıcılığını sürdürür. Suçlularla köhnemişlerin yönettiği, hüküm sürdüğü, yozlaşmış bir toplumda insan, önemsiz bir niceliktir ancak. "Adam Adamdır"da vazgeçişe, edilgenliğe karşı bir çağrı, bir uyarı görülür. Tiksinti uyandıran komisyoncu Galy Gay isimli tipoloji, anonimliğin karanlık ve trajik bir simgesidir.
"II. Edouard'ın Yaşamı" adlı oyun ise; onun tersine, aşırı bireyciliğin kahramanıdır; dünyaya, güçlülere ve halkın iradesine karşı ölünceye değin tek başına savaşır. Bu, *** oğlunu almaya yanaşmadığı için halkının öfkesini uyandıran bir kralın hikayesidir. Sarayın ileri gelenleri, O'nu tahttan indirir, hapse atar ve sonra öldürtürler.
İyi insana bir-iki soru;
Anladık iyisin.
Ama neye yarıyor iyiliğin.
Seni kimse satın alamaz.
Eve düşen yıldırım da satın alınmaz.
Anladık, dediğin dedik.
Ama dediğin ne?
Doğrusun, söylersin düşündüğünü.
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin.
Kime karşı?
Akıllısın.
Yararı kime?
Gözetmezsin kendi çıkarını.
Peki gözettiğin kimin ki?
Dostluğuna diyecek yok ya,
dostların kimler?
Şimdi bizi iyi dinle!
Düşmanımızsın sen bizim.
Dikeceğiz bir duvarın dibine,
ama madem iyi bir sürü yönün var,
dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine;
iyi tüfeklerden çıkan,
iyi kurşunlarla vuracağız seni.
Sonrada gömeceğiz,,
iyi bir kürekle,
iyi bir toprağa.
Görüldüğü gibi, Brecht'in ilk evresi olarak tanımlayabileceğimiz dönemde sahnelenen oyunlar, dışavurumcu akımın ikinci dönemini yansıtan oyunlardı. Çünkü, 19. yüzyılda tüm Avrupa'yı içine alan sanayileşmenin ve güçlenen kapitalizmin, toplumsal yaşamın her döneminde yarattığı etki ve tepkilerden, sanat da payına düşeni almıştı. Romantizm, yerini doğalcılığa bırakmıştı. Ancak ilk elde, resimdeki izlenimci akımla birlikte gelişen, çoğu kez gerçekçilikle eş anlamlı kullanılan doğalcı anlayış, gerçekçiliğin derinindeki süreçleri kavramaya yanaşmayıp, onu salt görünüşü içerisinde ve insanı da yalnızca çözümsel bir yöntemle ele alması nedeniyle, gelişen toplumsal dinamik karşısında yetersiz kalmıştı. Kısacası; sadece görüneni gözlemleyen bu akımlar, görünenin özünü, yani bireyle toplumsal ilişkilerin bir bütün olduğunu göremiyorlardı. İster istemez, toplumsal eleştiriye yönelen eleştiriyel gerçekçiliğe ve yeni bir toplum amaçlayan, politik temellere dayanan toplumcu gerçekçiliğe basamak oluşturmuştu bu akımlar.
Gerçekçiliği, taklitçiliğe mahkum eden anlayışlara bir tepkiden doğan dışavurumculuk, tiyatroda, Emperyalist Paylaşım Savaşının öncesinde ve sonrasında etkili olmuştu. Kendini "ifadecilik" olarak tanımlayan bu akım, sanatta büyük bir devrim gerçekleştirmeyi, bireyin derinliklerinde yatan gerçekleri dile getirmeyi, dış dünyanın birey üzerinde bıraktığı etkileri kendi süzgecinden geçirerek dışa vurmayı, sanatı akılcı gerçeklerin dışına çıkarıp bireysel yaratıcılık ve düşsel bir güçle dünyayı yeniden kurmayı amaçlamıştı.
Savaş öncesindeki ilk evresinde ütopik bir çıkış yapan dışavurumculuk, savaş sonrasındaki ikinci evresinde, insan "ben"ini önemseyen, onu yığının bir parçası olarak görüp, devlete mutlak itaatini bekleyen bir siyasal dayatmaya yol açan sorunlara, aynı zamanda ekonomik düzende artan enflasyon ve yoksulluğa karşı nihilist çıkışlar yapmıştı. Avrupa devletlerinde yaşanan bu bunalıma karşı, sürekli "çökmek" ve "çöküş" sözcüklerini dillendirerek, siyasal ortama gönderme yapıyorlardı. İlk dönemlerinde, ütopik dışavurumculardan ziyade, savaşan dünyaya karşı duyulan inançsızlığı dile getiren, kapitalist toplumun kalıplaşmış değerlerine, boş yargılarına ve her türlü sanat anlayışına cesur bir tepki olarak "sanata son" sloganıyla ortaya çıkan, emekleyen bir bebeğin kullanacağı "da da" sözcüklerinden temellenen dışavurumculuğun ikinci evresine dahil olan "dadaizm" akımından etkilenmişti Brecht.
Ancak, Brecht'in tüm görüşlerini bilimsel bir temele oturtma dönemine giriş süreci, Piscator'un yaptığı çalışmalarla olacaktı. Alman Komünist Partisi üyesi olan Piscator, Almanya'da proletarya tiyatrosunu kurmuş ve çoğunluğunu işçilerin oluşturduğu oyuncu kadrosuyla, güncel olayları yansıtan propaganda çalışmaları yapmıştı. Bolşevik devrimi sonrasında Sovyetler'de yapılan çalışmalarla paralellik gösteren bu çalışmalar, Meyerhold gibi, Piscator'un da yalnızca propagandayla yetinmeyip gösterilerinin sanatsal biçimini de geliştirmeye çalıştığı bir dönemde, proletarya tiyatrosunun kapatılmasıyla sonuçlanmıştı.
O yıllarda Almanya'da, Sosyal Demokrat Parti'nin kontrolündeki meşhur tiyatrolardan biri olan Volksbühne, yani "Halk Sahnesi" adlı tiyatronun gittikçe bir burjuva tiyatrosu görünümü almasına karşılık Piscator, proleter bir Volksbühne yaratmak amacı ile Merkez Tiyatrosu'nu kurar. Ancak, bu tiyatroda çok fazla sürmez. Bunun üstüne Piscator, Kaysserler'den sonra, Halk Sahnesi'nin sanat yönetmenliğine Fritz Holl'ün getirilmesiyle Volksbühne'de yine çalışmaya başlar. Almanya'nın enflasyon, işsizlik, ayaklanmalar, politik kavgalar ve dış borçlar içinde kıvrandığı bir dönemde, büyük yankı uyandıran Schiller'in "Haydutlar" adlı oyununu sahneye koyar Piscator. Tüm basının "Piscator, Haydutlar'ı Potemkin'e benzetti." Yorumunu yaptığı bu oyun, kısa episodik sahnelere dayanan yapısı, projeksiyon ve film kullanımı ile duygulardan çok olaylara ve düşüncelere yönelen sahneneme biçimiyle, güncel olaylarla paralellik kurmasıyla, Brecht'in epik tiyatro kuramının ilk nüvelerini taşıyordu.
Dünya görüşünü bilimsel temellere oturtmaya başlayan Brecht, burjuva idealizminin, yerini dehşete bıraktığı ikinci dönem dışavurumculuğundan sıyrılmaya başlamıştır. "Tiyatroyu politikaya yöneltme onuru, özellikle Piscator'undur. Bu yöneltme olmaksızın benim tiyatrom düşünülemezdi." diyordu Brecht. İlk evresine ait oyunları duygusal bir temele dayanan Brecht, bu bakışla ürettiği oyunlarında, sürekli bir karamsarlık içinde olmuştur. Ancak, ikinci evresinde, karamsar tutumuyla ortaya çıkan nihilizmini boğabilmek için Brecht'in, bir disipline ve olumlu sonuçlara götürecek bir inanca gereksinmesi vardır. Piscator'dan etkilenen Brecht, bu çözümü politik bağlanmayla sağlayacaktır. Maddeci dünya görüşü O'na, kendini denetleme, disiplin ve akılcı yöntemi öğretecektir. İşte Brecht bu döneminde, Marksizmle buluşuyor ve epik tiyatro yöntemini düşünmeye başlıyordu.
1929'da yazdığı "Mahagonny Kenti'nin Yükselişi ve Düşüşü" adlı epik operada, içgüdü ve duyguyu, obur kapitalist düzenin karmaşasının ve kötülüğünün kaynağı olarak görmektedir. Mahagonny'de polisin izlediği bir haydut çetesinin, kaçmayı başardıktan sonra kurdukları bir zevk şehrinin hikayesi anlatılır. Arkasından gelen oyunu, Brecht'in dünya çapında tanınmasını sağlayan "Üç Kuruşluk Opera"dır. "Üç Kuruşluk Opera" adlı oyun, filme iki defa alınmış, ancak, Brecht bu iki filmi de beğenmeyerek, "Beş Paralık Opera" adlı romanı yazarak bastırmıştır. Brecht burada, Boer'ler Savaşı sırasında, Victoria'nın hükümdarlığı zamanında, Londralı aşağı tabakanın çarpıcı, sanrılı bir resmini çizer. Kuşkuculuğu geliştiren yazar, bilimsel düşüncenin temelinde, dondurulan düşünceye eleştiriyelliğini yöneltir. Oyundaki Mack adlı karakter, "insan neyle yaşar?" sorusunu şöyle yanıtlamaktadır: "Başkalarının üstünden geçinir, öğüterek, terleyerek, yenerek, döverek, aldatarak ve başkalarını yiyerek yaşar."
İyice görüyorum artık düzeni.
Orada, bir avuç insan oturuyor yukarıda,
aşağıda da bir çok kişi.
Ve bağırıyor yukardakiler aşağıya:
"Çıkın buraya gelin ki,
hepimiz olalım yukarıda."
Ama iyice gözlediğinde görüyorsun,
neyin saklı olduğunu
yukardakilerle, aşağıdakiler arasında.
Bir yol gibi gözüküyor ilk bakışta.
Yol değil ama.
Bir tahta bu.
Ve şimdi görüyorsun açıkça;
Bu bir tahtaravalli tahtası.
Bütün düzen bir tahtaravalli aslında.
İki ucu birbirine bağımlı.
Yukardakiler durabiliyorlar orada,
sırf ötekiler durduğundan aşağıda.
Ve ancak;
aşağıdakiler, aşağıda oturduğu sürece
kalabilirler orada.
Yukarıda olamazlar çünkü,
ötekiler yerlerini bırakıp çıksalar yukarı.
Bu yüzden isterler ki;
aşağıdakiler sonsuza dek
hep orada kalsınlar.
Çıkmasınlar yukarı.
Bir de, aşağıda daha çok insan olmalı yukardakilerden.
Yoksa durmaz tahtaravalli.
Tahtaravalli.
Evet, bütün düzen bir tahtaravalli.