01-26-2008, 11:03 PM
Yoğurt
Ne zaman yarım kesilmiş bir somun ekmek görsem. Okuduğum orta okulun penceresinin pervazı üzerine bırakılmış, içine kebap çekilerek etleri yenmiş ama, soğanı maydanozu, tuzu biberi içinde bulunan, ucundan ısırılmış, yarım ekmek gözlerimin önüne gelir. Ve halâ bütün lezzeti ile o ekmek, orada duruyor. Ne zaman o anı hatırlasam, aynı şekilde acıkırım.
Ortaokulun henüz ikinci sınıfındaydım. Tek başıma kiraladığım evimde daha doğrusu odamda, yemeğimi, çamaşırımı, hülasa bütün ev işlerimi ben yaparak okula gidiyordum. Her zaman olduğu gibi, yine köyden bir satır yoğurt gelmişti. Zaten bakkala da babam tembihte bulunmuş, şehre geldiği zamanlarda bakkal borcunu ödüyordu ki, ekmek problemim yoktu. O yıllarda, köylerden gelip, şehirde okumaya çalışan bir çok talebeye göre durumum daha iyi sayılırdı. Hatta, hem yemek masası, hemde ders çalışmak için kullandığım tahta masam, evin içinde su bulunması gibi lükslerim bile vardı. Daha da öteye, babam pamuk sulamak için gittiği Adana’dan, bir zehir tenekesi getirerek, teneke soba bile yaptırmıştı bana “sen oku oğlum. Şapkamı satar gene okuturum” seni diyordu.
O sabah şeker atarak ekmeğimi bandırıp yediğim yoğurt, akşamki şekersiz yediğim yoğurttan daha daha iştah açıcı gelmişti. Hatta, öğleyin kaymaği ile birlikte yediğim yoğurttan bile iştah açıcı diyebilirdim. O öğle yemeği için eve uğramak istememiş, bakkala kitaplarımı bırakarak gezmeye gitmiştim. Sinamaların önünde gartelelere (afiş) baktım uzun süre. Gartelelere bakarken, “keşke sigara alıp da paramı harcamasaydım, sinama biletine yetiyormuş” diye geçirdim içimden ve pişmanlık duydum. Kaleye çıkıp, bir kenara oturup o günün keyfini çıkarmaya karar verdim. Kale dibindeki bakkaldan da bir kiprit alarak kaleye çıktım. Önce kalenin tamamını gezdim, tanıdık olup-olmadığını anlamak in. Tanıdık biri olmadığını anlayınca da, en kuytu bir yer bularak, hemen sigara paketimi çıkarıp özenle açtım. Hemen yakmadım. Bir sigara çıkarıp iyice baktım sigaraya gözlerimle oksadım adeta, çok eski bir tiryaki gibi. O gün kaç sigara içtim bilmiyorum. Karnımın aç olmasından dolayı sigaranın verdiği rahatsızlığa bakmadan, bir de hayıflandım kendikendime "tüh sana be bir paketi bitiremedin" diye. Evde benden başka kimse olmadığı halde kalan sigarayı nereye saklayacağımı düşündüm. Tam manası ile dert olmuştu başıma yarım paket sigara. Kalktığımda ayakta duramayacak kadar başım dönüyor, midem kazınıyordu. Kestirme sokakları seçerek eve geldiğimde ölecek gibiydim. Doğruca yatağa uzandım. Ama midem pek rahat vermemişti ve birşeyler yemeye karar verdim. Bir şeyler dedimse yoğurttan başka bir şey yoktu ve iyi ki gelirken ekmek almayı akıl etmiştim. Daha doğrusu bakkala bıraktığım kitapları alırken ekmek almak aklıma gelmişti. Yoğurt bana düşman göründüğü gibi ekmeğin de ona banmak istemediği gibi bir hisse kapılmıştım. Zar zor bir iki lokma yedim yoğurda banarak. Ders çalışacak takatim falan kalmadığından sadece çeketimi çıkararak yatağa uzandım. Sabah ezanı okunurken uyandığımda, belli ki hiç sağa sola dönmeden uyumuşum. Her tarafım uyuşmuş bir şekilde kalktım. Bir iki derse bakmayı aklımdan geçirdim ama, baktığımı görmez, gördüğümü anlayamaz durumdaydım.
Beş altı öğundür, o sabah aç olarak evden çıkma pahasına, yoğurt yememe hakkımı kullanmış olmayı bir eylem, bir başkaldırı saymanın hazzını tadıyordum. Ancak daha ikinci derste midem aynı hazzı duymuyordu. Teneffüs zili çalar çalmaz herkes gibi aceleyle ben de aşağıya indim. Kantinin olduğu salondan gelen çay kokusunun koridorlara kadar geldiğini ilk defa farkettim. Ne dehşet verici bir koku idi o. Adeta kaçarak, okulun bahçesine çıktım. Dolaşacak halim yoktu ve dizlerim titriyordu. Gidip bahçe duvarının dibine oturdum. Kimi telebeler volta atıyor. Bir kısmı da, sanki bana inat, okulun yan tarafındaki caddenin karşısındaki seyyar kebapçıdan kebap alıyorlardı. Büyük bir çoğunluğu da yine bana inat, okulun bahçesine gelip volta atarak yiyorlardı. Zilin çaldığını, talebelerin aceleyle koşuşturmalarından anladım. Sanki kulaklarım da duymaz olmuştu. Bahçede kimse kalmayınca benim de yukarı çıkmam gerektiğini düşündüm ve aceleyle yerimden kalkmıştım ki, o da ne. Bir talebe, elinde yarım ekmeğe çekilmiş kebapla bahçeye girdi ve pencerenin önünde bir dakika duraklayarak, ekmeği açıp, kebabın etlerini hızlı hızlı ağzına atarak ekmeği pencerenin pervazları üzerine bırakıp, hızla yukarı çıktı. Sanki bir sevinç tepemden aşağı gövdeme yayılmaya başlamıştı. Onbeş yirmi adım ileride, pencerenin önünde duran ekmeği düşündüm. Aman allahım, çok lezsetli olmalıydı. Ekmeğin içi, kebabı ilk çekişte ıslanmıştır. Asıl lezzet oradadır diye düşündüm. Belki bir iki küçük kuşbaşı et de kalmıştır. Gerçi çocuğu daha önceden tanıdığım için, onun bir tane et bile koymadan ekmeği oraya bırakmayacağına hemen karar verdim. Ama olsun, en azından kuyruk yağları kalmıştır. Hele maydanoz, soğan, bir de tuz biber var ki bunların üstüne. Ben bunları düşünürken midem öyle bir döndü ki, benimde havada dönüp, tekrar ayaklarım üzerine durduğumu hissettim.
Hiç düşünmeden, doğruca ekmeğin bulunduğu yere yürüdüm. İştahla, tam ekmeğin yanına vardığım anda pencerenin iç tarafında, bir kız bir erkek talebe ellerinde çayları ile ekmeğin olduğu yere gelip çaylarını koydular. Bir an durakladım. Aramızda sadece bir cam inceliğinde mesafe vardı. Doğruca yan tarafa devam ettim. Sanki o ekmeği almaya gitmiyormuşum da, okulun yan tarafına çıkıyor muşum gibi. Talebelerin görüneceği şekilde uzaklaşıp, onları takibe koyuldum. Beklerken yine ayakta duracak halim olmadığını hissettim. Ekmeği oraya bırakan talebe gittikten sonra gövdeme yayılan sevinç yerini bir bıkkınlığa terketmişti. Camın iç tarafında çay içen talebelerin, çaylarını tam bitirmeden, oradan ayrılmalarıyle, aynı sevinç yeniden gövdeme yayıldı. Bu kez kimseler görünmüyordu ortalıkta. Zaten derse girileli epey olmuştu. Bu kez daha bir iştahla yürüdüm ekmeğin olduğu yere doğru. Yine iki – üç adım kalmıştı ki, içerden müzik öğretmeni ile, yan sınıfta mandolini olan çocuk okulun kapısından çıkarak, ekmeğin bulunduğu yere yakın, karşımdan geldiler. Öğretmene başımla selam vererek, okula giriyormuş gibi hızlı hızlı geçtim yanından. Selamımı aldımı almadı mı, düşünecek halim kalmamıştı. Gidip bankların üzerine oturdum. Hayır hayır, buna oturmak denilmez. Tam manası ile, bankların üzerine yığıldım. Bir sure ellerimi göğsümde birleştirerek oturdum. Bankınn üzerine kıvrılıp yatmak geçiyordu içimden ama, olacak iş değildi. Fakat beni ancak, dizlerimi karnıma çekerek yatmak kurtarabilirdi. Kim gelirse gelsin gidip ekmeği almaya karar verdim. Görenler ne düşünürse düşüneydi. “Çöplükten ekmek alıp yiyor” desinler. “Görgüsüze bak” desinlerdi. O kadar kararlı oluşuma sevinerek ekmeğin yanına doğru yürüdüm. Ekmeğin tam yanına vardığımda. Arasıra okul bodrumundaki mescidde karşılaştığımız ve beraber namaz kıldığımız , her namaz sonrası da başımı okşayarak “afferin sana oğlum kimlerden oluyon bakim sen” diyen müstahdem Rıza amca, camın iç tarafındatalebelerinbıraktıkları,
içinde bir iki kreker bulunan posetleri, kağıt parçaları cinsinden çöpleri topluyordu. Kararım
karardı ve ekmeği alacaktım. Rıza amca değil okulun tamamı orada bayrak töreninde olsalar bile alacaktım. Dediğimi de yaptım ve ekmeği aldım. Güneş vurunca cıtır cıtır bir hal almıştı. Dokunur dokunmaz, o tahmin ettiğim güzel koku hemen burnuma kadar geldi ve maydanoz sogan ve pişmiş etin karışmasının o özel kokusunu içime çektim.
Pencerenin açılma sesini duyana kadar Rıza amcayı farkedememiştim. Pencere açılır-açılmaz Rıza amca ile gözgöze geldik. Elimde ekmek kalakalmıştım. Oradan uzaklaşmak geldi aklıma, yapamadım.
Rıza amca elinde cöp tenekesi, “afferin sana be oğlum. Sen gerçekten insan evladısın. Bak görüyor musun, hangi edepsiz koymuş acep bu ekmeciği buraya. Kimbilir burada o ekmeği kaç kişi gördü ama, alıp da ayak altına düşmeyecek daha emin bir yere kaldırmayı akıl edemedi. Helal sana be çocuğum. Sen gerçekten iyi bir çocuksun, Allah anana babana bağışlasın. At bakalım onu su tenekeye. Ben her teneffüs bu pencere önünde bisküvi, kraker, ekmek, tatlı parçası ne bulursam çöplerden ayrı toplayıp, şu yokuşun başında ineği olan bir nine var biriktirip ona veriyorum sevabına.” Çaresiz bıraktım ekmeği tenekenin içine ve sesimi bile çıkarmadan, küskün ama neye, kime kükün olduğumu da bilmeden okulun bahçe kapısına yöneldim. Eve gidiyordum ama, niye gittiğimi de bilmiyordum. Kitaplarım da okulda kalmıştı ama aldırmadım. Yokuşa doğru tırmandığımda midem ve başım aynı anda dönmeye başlamıştı. Mutad olarak mahalleye varınca, bakkaldan ekmeğimi alarak eve gideceğimi düşününce aklıma yoğurt geldi. Bu kez midem bulanmaya da başladı. Yokuşun basına baktığımda, sanki yukarıdan aşağıya doğru, caddeyi tamamen kaplamış bir yoğurt seli geliyordu. Bir ara irkildim. Ancak aklım ve mantığım imdadıma yetişti.
Mahalleye geldiğimi bakkadan, bakkalı da, ekmeği bulmaca olan bir gazeteye sarışına sevinmemden hatırlıyorum. Ekmek koltuğumda, yavaş ve düşmemeye çalışarak, oturduğum evin bahçe kapısından girdim. Bahçde bulunan, yanyana iki odada kiraya oturan, yeni evlilerin çöp tenekesine gözüm ilişir ilişmez, beynimde şimşekler çaktı ve etrafıma bile bakmadan, pancar kökleri ile dolu olan tenekeden ellerimin alacağı kadar alıp, saniyeler içinde odama çıktım. Odama geldiğimde yine, okulun penceresi önüne koyulan ekmeği ilk gördüğüm anlardakine yakın bir sevinç kaplamıştı içimi. Aceleyle minik tencereme su doldurarak gaz ocağımın üzerine koydum. Pancar köklerini de içine koyup kaynattıktan sonra, haşlanmış pancar köklerini çıkarıp özenle, eşit şekilde kestim ve tabağima dizdim. Ezdiğim sarımsağı yoğurtla karıştırıp üzerine döktüğümde, eksik birşeyler olduğunu hissettim ve hemen tavada bir miktar yağ eriterek, içine domateş, biber salçası koyup bir kaşık sos hazırladım. Tam oratesına gelecek şekilde tabağa bosalttım. Aylar sonra ilk defa, tahta masamın üzerinde serili gazeteyi yenileme ihtiyacı hissettim. Zaten yemek lekesi olmuş, yer yer yırtılmış gazeteden masa örtumü de değiştirdiktan sonra, ziyafet zamanıydı.
Ne zaman yarım kesilmiş bir somun ekmek görsem. Okuduğum orta okulun penceresinin pervazı üzerine bırakılmış, içine kebap çekilerek etleri yenmiş ama, soğanı maydanozu, tuzu biberi içinde bulunan, ucundan ısırılmış, yarım ekmek gözlerimin önüne gelir. Ve halâ bütün lezzeti ile o ekmek, orada duruyor. Ne zaman o anı hatırlasam, aynı şekilde acıkırım.
Ortaokulun henüz ikinci sınıfındaydım. Tek başıma kiraladığım evimde daha doğrusu odamda, yemeğimi, çamaşırımı, hülasa bütün ev işlerimi ben yaparak okula gidiyordum. Her zaman olduğu gibi, yine köyden bir satır yoğurt gelmişti. Zaten bakkala da babam tembihte bulunmuş, şehre geldiği zamanlarda bakkal borcunu ödüyordu ki, ekmek problemim yoktu. O yıllarda, köylerden gelip, şehirde okumaya çalışan bir çok talebeye göre durumum daha iyi sayılırdı. Hatta, hem yemek masası, hemde ders çalışmak için kullandığım tahta masam, evin içinde su bulunması gibi lükslerim bile vardı. Daha da öteye, babam pamuk sulamak için gittiği Adana’dan, bir zehir tenekesi getirerek, teneke soba bile yaptırmıştı bana “sen oku oğlum. Şapkamı satar gene okuturum” seni diyordu.
O sabah şeker atarak ekmeğimi bandırıp yediğim yoğurt, akşamki şekersiz yediğim yoğurttan daha daha iştah açıcı gelmişti. Hatta, öğleyin kaymaği ile birlikte yediğim yoğurttan bile iştah açıcı diyebilirdim. O öğle yemeği için eve uğramak istememiş, bakkala kitaplarımı bırakarak gezmeye gitmiştim. Sinamaların önünde gartelelere (afiş) baktım uzun süre. Gartelelere bakarken, “keşke sigara alıp da paramı harcamasaydım, sinama biletine yetiyormuş” diye geçirdim içimden ve pişmanlık duydum. Kaleye çıkıp, bir kenara oturup o günün keyfini çıkarmaya karar verdim. Kale dibindeki bakkaldan da bir kiprit alarak kaleye çıktım. Önce kalenin tamamını gezdim, tanıdık olup-olmadığını anlamak in. Tanıdık biri olmadığını anlayınca da, en kuytu bir yer bularak, hemen sigara paketimi çıkarıp özenle açtım. Hemen yakmadım. Bir sigara çıkarıp iyice baktım sigaraya gözlerimle oksadım adeta, çok eski bir tiryaki gibi. O gün kaç sigara içtim bilmiyorum. Karnımın aç olmasından dolayı sigaranın verdiği rahatsızlığa bakmadan, bir de hayıflandım kendikendime "tüh sana be bir paketi bitiremedin" diye. Evde benden başka kimse olmadığı halde kalan sigarayı nereye saklayacağımı düşündüm. Tam manası ile dert olmuştu başıma yarım paket sigara. Kalktığımda ayakta duramayacak kadar başım dönüyor, midem kazınıyordu. Kestirme sokakları seçerek eve geldiğimde ölecek gibiydim. Doğruca yatağa uzandım. Ama midem pek rahat vermemişti ve birşeyler yemeye karar verdim. Bir şeyler dedimse yoğurttan başka bir şey yoktu ve iyi ki gelirken ekmek almayı akıl etmiştim. Daha doğrusu bakkala bıraktığım kitapları alırken ekmek almak aklıma gelmişti. Yoğurt bana düşman göründüğü gibi ekmeğin de ona banmak istemediği gibi bir hisse kapılmıştım. Zar zor bir iki lokma yedim yoğurda banarak. Ders çalışacak takatim falan kalmadığından sadece çeketimi çıkararak yatağa uzandım. Sabah ezanı okunurken uyandığımda, belli ki hiç sağa sola dönmeden uyumuşum. Her tarafım uyuşmuş bir şekilde kalktım. Bir iki derse bakmayı aklımdan geçirdim ama, baktığımı görmez, gördüğümü anlayamaz durumdaydım.
Beş altı öğundür, o sabah aç olarak evden çıkma pahasına, yoğurt yememe hakkımı kullanmış olmayı bir eylem, bir başkaldırı saymanın hazzını tadıyordum. Ancak daha ikinci derste midem aynı hazzı duymuyordu. Teneffüs zili çalar çalmaz herkes gibi aceleyle ben de aşağıya indim. Kantinin olduğu salondan gelen çay kokusunun koridorlara kadar geldiğini ilk defa farkettim. Ne dehşet verici bir koku idi o. Adeta kaçarak, okulun bahçesine çıktım. Dolaşacak halim yoktu ve dizlerim titriyordu. Gidip bahçe duvarının dibine oturdum. Kimi telebeler volta atıyor. Bir kısmı da, sanki bana inat, okulun yan tarafındaki caddenin karşısındaki seyyar kebapçıdan kebap alıyorlardı. Büyük bir çoğunluğu da yine bana inat, okulun bahçesine gelip volta atarak yiyorlardı. Zilin çaldığını, talebelerin aceleyle koşuşturmalarından anladım. Sanki kulaklarım da duymaz olmuştu. Bahçede kimse kalmayınca benim de yukarı çıkmam gerektiğini düşündüm ve aceleyle yerimden kalkmıştım ki, o da ne. Bir talebe, elinde yarım ekmeğe çekilmiş kebapla bahçeye girdi ve pencerenin önünde bir dakika duraklayarak, ekmeği açıp, kebabın etlerini hızlı hızlı ağzına atarak ekmeği pencerenin pervazları üzerine bırakıp, hızla yukarı çıktı. Sanki bir sevinç tepemden aşağı gövdeme yayılmaya başlamıştı. Onbeş yirmi adım ileride, pencerenin önünde duran ekmeği düşündüm. Aman allahım, çok lezsetli olmalıydı. Ekmeğin içi, kebabı ilk çekişte ıslanmıştır. Asıl lezzet oradadır diye düşündüm. Belki bir iki küçük kuşbaşı et de kalmıştır. Gerçi çocuğu daha önceden tanıdığım için, onun bir tane et bile koymadan ekmeği oraya bırakmayacağına hemen karar verdim. Ama olsun, en azından kuyruk yağları kalmıştır. Hele maydanoz, soğan, bir de tuz biber var ki bunların üstüne. Ben bunları düşünürken midem öyle bir döndü ki, benimde havada dönüp, tekrar ayaklarım üzerine durduğumu hissettim.
Hiç düşünmeden, doğruca ekmeğin bulunduğu yere yürüdüm. İştahla, tam ekmeğin yanına vardığım anda pencerenin iç tarafında, bir kız bir erkek talebe ellerinde çayları ile ekmeğin olduğu yere gelip çaylarını koydular. Bir an durakladım. Aramızda sadece bir cam inceliğinde mesafe vardı. Doğruca yan tarafa devam ettim. Sanki o ekmeği almaya gitmiyormuşum da, okulun yan tarafına çıkıyor muşum gibi. Talebelerin görüneceği şekilde uzaklaşıp, onları takibe koyuldum. Beklerken yine ayakta duracak halim olmadığını hissettim. Ekmeği oraya bırakan talebe gittikten sonra gövdeme yayılan sevinç yerini bir bıkkınlığa terketmişti. Camın iç tarafında çay içen talebelerin, çaylarını tam bitirmeden, oradan ayrılmalarıyle, aynı sevinç yeniden gövdeme yayıldı. Bu kez kimseler görünmüyordu ortalıkta. Zaten derse girileli epey olmuştu. Bu kez daha bir iştahla yürüdüm ekmeğin olduğu yere doğru. Yine iki – üç adım kalmıştı ki, içerden müzik öğretmeni ile, yan sınıfta mandolini olan çocuk okulun kapısından çıkarak, ekmeğin bulunduğu yere yakın, karşımdan geldiler. Öğretmene başımla selam vererek, okula giriyormuş gibi hızlı hızlı geçtim yanından. Selamımı aldımı almadı mı, düşünecek halim kalmamıştı. Gidip bankların üzerine oturdum. Hayır hayır, buna oturmak denilmez. Tam manası ile, bankların üzerine yığıldım. Bir sure ellerimi göğsümde birleştirerek oturdum. Bankınn üzerine kıvrılıp yatmak geçiyordu içimden ama, olacak iş değildi. Fakat beni ancak, dizlerimi karnıma çekerek yatmak kurtarabilirdi. Kim gelirse gelsin gidip ekmeği almaya karar verdim. Görenler ne düşünürse düşüneydi. “Çöplükten ekmek alıp yiyor” desinler. “Görgüsüze bak” desinlerdi. O kadar kararlı oluşuma sevinerek ekmeğin yanına doğru yürüdüm. Ekmeğin tam yanına vardığımda. Arasıra okul bodrumundaki mescidde karşılaştığımız ve beraber namaz kıldığımız , her namaz sonrası da başımı okşayarak “afferin sana oğlum kimlerden oluyon bakim sen” diyen müstahdem Rıza amca, camın iç tarafındatalebelerinbıraktıkları,
içinde bir iki kreker bulunan posetleri, kağıt parçaları cinsinden çöpleri topluyordu. Kararım
karardı ve ekmeği alacaktım. Rıza amca değil okulun tamamı orada bayrak töreninde olsalar bile alacaktım. Dediğimi de yaptım ve ekmeği aldım. Güneş vurunca cıtır cıtır bir hal almıştı. Dokunur dokunmaz, o tahmin ettiğim güzel koku hemen burnuma kadar geldi ve maydanoz sogan ve pişmiş etin karışmasının o özel kokusunu içime çektim.
Pencerenin açılma sesini duyana kadar Rıza amcayı farkedememiştim. Pencere açılır-açılmaz Rıza amca ile gözgöze geldik. Elimde ekmek kalakalmıştım. Oradan uzaklaşmak geldi aklıma, yapamadım.
Rıza amca elinde cöp tenekesi, “afferin sana be oğlum. Sen gerçekten insan evladısın. Bak görüyor musun, hangi edepsiz koymuş acep bu ekmeciği buraya. Kimbilir burada o ekmeği kaç kişi gördü ama, alıp da ayak altına düşmeyecek daha emin bir yere kaldırmayı akıl edemedi. Helal sana be çocuğum. Sen gerçekten iyi bir çocuksun, Allah anana babana bağışlasın. At bakalım onu su tenekeye. Ben her teneffüs bu pencere önünde bisküvi, kraker, ekmek, tatlı parçası ne bulursam çöplerden ayrı toplayıp, şu yokuşun başında ineği olan bir nine var biriktirip ona veriyorum sevabına.” Çaresiz bıraktım ekmeği tenekenin içine ve sesimi bile çıkarmadan, küskün ama neye, kime kükün olduğumu da bilmeden okulun bahçe kapısına yöneldim. Eve gidiyordum ama, niye gittiğimi de bilmiyordum. Kitaplarım da okulda kalmıştı ama aldırmadım. Yokuşa doğru tırmandığımda midem ve başım aynı anda dönmeye başlamıştı. Mutad olarak mahalleye varınca, bakkaldan ekmeğimi alarak eve gideceğimi düşününce aklıma yoğurt geldi. Bu kez midem bulanmaya da başladı. Yokuşun basına baktığımda, sanki yukarıdan aşağıya doğru, caddeyi tamamen kaplamış bir yoğurt seli geliyordu. Bir ara irkildim. Ancak aklım ve mantığım imdadıma yetişti.
Mahalleye geldiğimi bakkadan, bakkalı da, ekmeği bulmaca olan bir gazeteye sarışına sevinmemden hatırlıyorum. Ekmek koltuğumda, yavaş ve düşmemeye çalışarak, oturduğum evin bahçe kapısından girdim. Bahçde bulunan, yanyana iki odada kiraya oturan, yeni evlilerin çöp tenekesine gözüm ilişir ilişmez, beynimde şimşekler çaktı ve etrafıma bile bakmadan, pancar kökleri ile dolu olan tenekeden ellerimin alacağı kadar alıp, saniyeler içinde odama çıktım. Odama geldiğimde yine, okulun penceresi önüne koyulan ekmeği ilk gördüğüm anlardakine yakın bir sevinç kaplamıştı içimi. Aceleyle minik tencereme su doldurarak gaz ocağımın üzerine koydum. Pancar köklerini de içine koyup kaynattıktan sonra, haşlanmış pancar köklerini çıkarıp özenle, eşit şekilde kestim ve tabağima dizdim. Ezdiğim sarımsağı yoğurtla karıştırıp üzerine döktüğümde, eksik birşeyler olduğunu hissettim ve hemen tavada bir miktar yağ eriterek, içine domateş, biber salçası koyup bir kaşık sos hazırladım. Tam oratesına gelecek şekilde tabağa bosalttım. Aylar sonra ilk defa, tahta masamın üzerinde serili gazeteyi yenileme ihtiyacı hissettim. Zaten yemek lekesi olmuş, yer yer yırtılmış gazeteden masa örtumü de değiştirdiktan sonra, ziyafet zamanıydı.