Pelin Karahan Fan

Tam Versiyon: Hayata Yön Veren Hikayeler
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
Yoğurt


Ne zaman yarım kesilmiş bir somun ekmek görsem. Okuduğum orta okulun penceresinin pervazı üzerine bırakılmış, içine kebap çekilerek etleri yenmiş ama, soğanı maydanozu, tuzu biberi içinde bulunan, ucundan ısırılmış, yarım ekmek gözlerimin önüne gelir. Ve halâ bütün lezzeti ile o ekmek, orada duruyor. Ne zaman o anı hatırlasam, aynı şekilde acıkırım.
Ortaokulun henüz ikinci sınıfındaydım. Tek başıma kiraladığım evimde daha doğrusu odamda, yemeğimi, çamaşırımı, hülasa bütün ev işlerimi ben yaparak okula gidiyordum. Her zaman olduğu gibi, yine köyden bir satır yoğurt gelmişti. Zaten bakkala da babam tembihte bulunmuş, şehre geldiği zamanlarda bakkal borcunu ödüyordu ki, ekmek problemim yoktu. O yıllarda, köylerden gelip, şehirde okumaya çalışan bir çok talebeye göre durumum daha iyi sayılırdı. Hatta, hem yemek masası, hemde ders çalışmak için kullandığım tahta masam, evin içinde su bulunması gibi lükslerim bile vardı. Daha da öteye, babam pamuk sulamak için gittiği Adana’dan, bir zehir tenekesi getirerek, teneke soba bile yaptırmıştı bana “sen oku oğlum. Şapkamı satar gene okuturum” seni diyordu.
O sabah şeker atarak ekmeğimi bandırıp yediğim yoğurt, akşamki şekersiz yediğim yoğurttan daha daha iştah açıcı gelmişti. Hatta, öğleyin kaymaği ile birlikte yediğim yoğurttan bile iştah açıcı diyebilirdim. O öğle yemeği için eve uğramak istememiş, bakkala kitaplarımı bırakarak gezmeye gitmiştim. Sinamaların önünde gartelelere (afiş) baktım uzun süre. Gartelelere bakarken, “keşke sigara alıp da paramı harcamasaydım, sinama biletine yetiyormuş” diye geçirdim içimden ve pişmanlık duydum. Kaleye çıkıp, bir kenara oturup o günün keyfini çıkarmaya karar verdim. Kale dibindeki bakkaldan da bir kiprit alarak kaleye çıktım. Önce kalenin tamamını gezdim, tanıdık olup-olmadığını anlamak in. Tanıdık biri olmadığını anlayınca da, en kuytu bir yer bularak, hemen sigara paketimi çıkarıp özenle açtım. Hemen yakmadım. Bir sigara çıkarıp iyice baktım sigaraya gözlerimle oksadım adeta, çok eski bir tiryaki gibi. O gün kaç sigara içtim bilmiyorum. Karnımın aç olmasından dolayı sigaranın verdiği rahatsızlığa bakmadan, bir de hayıflandım kendikendime "tüh sana be bir paketi bitiremedin" diye. Evde benden başka kimse olmadığı halde kalan sigarayı nereye saklayacağımı düşündüm. Tam manası ile dert olmuştu başıma yarım paket sigara. Kalktığımda ayakta duramayacak kadar başım dönüyor, midem kazınıyordu. Kestirme sokakları seçerek eve geldiğimde ölecek gibiydim. Doğruca yatağa uzandım. Ama midem pek rahat vermemişti ve birşeyler yemeye karar verdim. Bir şeyler dedimse yoğurttan başka bir şey yoktu ve iyi ki gelirken ekmek almayı akıl etmiştim. Daha doğrusu bakkala bıraktığım kitapları alırken ekmek almak aklıma gelmişti. Yoğurt bana düşman göründüğü gibi ekmeğin de ona banmak istemediği gibi bir hisse kapılmıştım. Zar zor bir iki lokma yedim yoğurda banarak. Ders çalışacak takatim falan kalmadığından sadece çeketimi çıkararak yatağa uzandım. Sabah ezanı okunurken uyandığımda, belli ki hiç sağa sola dönmeden uyumuşum. Her tarafım uyuşmuş bir şekilde kalktım. Bir iki derse bakmayı aklımdan geçirdim ama, baktığımı görmez, gördüğümü anlayamaz durumdaydım.
Beş altı öğundür, o sabah aç olarak evden çıkma pahasına, yoğurt yememe hakkımı kullanmış olmayı bir eylem, bir başkaldırı saymanın hazzını tadıyordum. Ancak daha ikinci derste midem aynı hazzı duymuyordu. Teneffüs zili çalar çalmaz herkes gibi aceleyle ben de aşağıya indim. Kantinin olduğu salondan gelen çay kokusunun koridorlara kadar geldiğini ilk defa farkettim. Ne dehşet verici bir koku idi o. Adeta kaçarak, okulun bahçesine çıktım. Dolaşacak halim yoktu ve dizlerim titriyordu. Gidip bahçe duvarının dibine oturdum. Kimi telebeler volta atıyor. Bir kısmı da, sanki bana inat, okulun yan tarafındaki caddenin karşısındaki seyyar kebapçıdan kebap alıyorlardı. Büyük bir çoğunluğu da yine bana inat, okulun bahçesine gelip volta atarak yiyorlardı. Zilin çaldığını, talebelerin aceleyle koşuşturmalarından anladım. Sanki kulaklarım da duymaz olmuştu. Bahçede kimse kalmayınca benim de yukarı çıkmam gerektiğini düşündüm ve aceleyle yerimden kalkmıştım ki, o da ne. Bir talebe, elinde yarım ekmeğe çekilmiş kebapla bahçeye girdi ve pencerenin önünde bir dakika duraklayarak, ekmeği açıp, kebabın etlerini hızlı hızlı ağzına atarak ekmeği pencerenin pervazları üzerine bırakıp, hızla yukarı çıktı. Sanki bir sevinç tepemden aşağı gövdeme yayılmaya başlamıştı. Onbeş yirmi adım ileride, pencerenin önünde duran ekmeği düşündüm. Aman allahım, çok lezsetli olmalıydı. Ekmeğin içi, kebabı ilk çekişte ıslanmıştır. Asıl lezzet oradadır diye düşündüm. Belki bir iki küçük kuşbaşı et de kalmıştır. Gerçi çocuğu daha önceden tanıdığım için, onun bir tane et bile koymadan ekmeği oraya bırakmayacağına hemen karar verdim. Ama olsun, en azından kuyruk yağları kalmıştır. Hele maydanoz, soğan, bir de tuz biber var ki bunların üstüne. Ben bunları düşünürken midem öyle bir döndü ki, benimde havada dönüp, tekrar ayaklarım üzerine durduğumu hissettim.
Hiç düşünmeden, doğruca ekmeğin bulunduğu yere yürüdüm. İştahla, tam ekmeğin yanına vardığım anda pencerenin iç tarafında, bir kız bir erkek talebe ellerinde çayları ile ekmeğin olduğu yere gelip çaylarını koydular. Bir an durakladım. Aramızda sadece bir cam inceliğinde mesafe vardı. Doğruca yan tarafa devam ettim. Sanki o ekmeği almaya gitmiyormuşum da, okulun yan tarafına çıkıyor muşum gibi. Talebelerin görüneceği şekilde uzaklaşıp, onları takibe koyuldum. Beklerken yine ayakta duracak halim olmadığını hissettim. Ekmeği oraya bırakan talebe gittikten sonra gövdeme yayılan sevinç yerini bir bıkkınlığa terketmişti. Camın iç tarafında çay içen talebelerin, çaylarını tam bitirmeden, oradan ayrılmalarıyle, aynı sevinç yeniden gövdeme yayıldı. Bu kez kimseler görünmüyordu ortalıkta. Zaten derse girileli epey olmuştu. Bu kez daha bir iştahla yürüdüm ekmeğin olduğu yere doğru. Yine iki – üç adım kalmıştı ki, içerden müzik öğretmeni ile, yan sınıfta mandolini olan çocuk okulun kapısından çıkarak, ekmeğin bulunduğu yere yakın, karşımdan geldiler. Öğretmene başımla selam vererek, okula giriyormuş gibi hızlı hızlı geçtim yanından. Selamımı aldımı almadı mı, düşünecek halim kalmamıştı. Gidip bankların üzerine oturdum. Hayır hayır, buna oturmak denilmez. Tam manası ile, bankların üzerine yığıldım. Bir sure ellerimi göğsümde birleştirerek oturdum. Bankınn üzerine kıvrılıp yatmak geçiyordu içimden ama, olacak iş değildi. Fakat beni ancak, dizlerimi karnıma çekerek yatmak kurtarabilirdi. Kim gelirse gelsin gidip ekmeği almaya karar verdim. Görenler ne düşünürse düşüneydi. “Çöplükten ekmek alıp yiyor” desinler. “Görgüsüze bak” desinlerdi. O kadar kararlı oluşuma sevinerek ekmeğin yanına doğru yürüdüm. Ekmeğin tam yanına vardığımda. Arasıra okul bodrumundaki mescidde karşılaştığımız ve beraber namaz kıldığımız , her namaz sonrası da başımı okşayarak “afferin sana oğlum kimlerden oluyon bakim sen” diyen müstahdem Rıza amca, camın iç tarafındatalebelerinbıraktıkları,
içinde bir iki kreker bulunan posetleri, kağıt parçaları cinsinden çöpleri topluyordu. Kararım
karardı ve ekmeği alacaktım. Rıza amca değil okulun tamamı orada bayrak töreninde olsalar bile alacaktım. Dediğimi de yaptım ve ekmeği aldım. Güneş vurunca cıtır cıtır bir hal almıştı. Dokunur dokunmaz, o tahmin ettiğim güzel koku hemen burnuma kadar geldi ve maydanoz sogan ve pişmiş etin karışmasının o özel kokusunu içime çektim.
Pencerenin açılma sesini duyana kadar Rıza amcayı farkedememiştim. Pencere açılır-açılmaz Rıza amca ile gözgöze geldik. Elimde ekmek kalakalmıştım. Oradan uzaklaşmak geldi aklıma, yapamadım.
Rıza amca elinde cöp tenekesi, “afferin sana be oğlum. Sen gerçekten insan evladısın. Bak görüyor musun, hangi edepsiz koymuş acep bu ekmeciği buraya. Kimbilir burada o ekmeği kaç kişi gördü ama, alıp da ayak altına düşmeyecek daha emin bir yere kaldırmayı akıl edemedi. Helal sana be çocuğum. Sen gerçekten iyi bir çocuksun, Allah anana babana bağışlasın. At bakalım onu su tenekeye. Ben her teneffüs bu pencere önünde bisküvi, kraker, ekmek, tatlı parçası ne bulursam çöplerden ayrı toplayıp, şu yokuşun başında ineği olan bir nine var biriktirip ona veriyorum sevabına.” Çaresiz bıraktım ekmeği tenekenin içine ve sesimi bile çıkarmadan, küskün ama neye, kime kükün olduğumu da bilmeden okulun bahçe kapısına yöneldim. Eve gidiyordum ama, niye gittiğimi de bilmiyordum. Kitaplarım da okulda kalmıştı ama aldırmadım. Yokuşa doğru tırmandığımda midem ve başım aynı anda dönmeye başlamıştı. Mutad olarak mahalleye varınca, bakkaldan ekmeğimi alarak eve gideceğimi düşününce aklıma yoğurt geldi. Bu kez midem bulanmaya da başladı. Yokuşun basına baktığımda, sanki yukarıdan aşağıya doğru, caddeyi tamamen kaplamış bir yoğurt seli geliyordu. Bir ara irkildim. Ancak aklım ve mantığım imdadıma yetişti.
Mahalleye geldiğimi bakkadan, bakkalı da, ekmeği bulmaca olan bir gazeteye sarışına sevinmemden hatırlıyorum. Ekmek koltuğumda, yavaş ve düşmemeye çalışarak, oturduğum evin bahçe kapısından girdim. Bahçde bulunan, yanyana iki odada kiraya oturan, yeni evlilerin çöp tenekesine gözüm ilişir ilişmez, beynimde şimşekler çaktı ve etrafıma bile bakmadan, pancar kökleri ile dolu olan tenekeden ellerimin alacağı kadar alıp, saniyeler içinde odama çıktım. Odama geldiğimde yine, okulun penceresi önüne koyulan ekmeği ilk gördüğüm anlardakine yakın bir sevinç kaplamıştı içimi. Aceleyle minik tencereme su doldurarak gaz ocağımın üzerine koydum. Pancar köklerini de içine koyup kaynattıktan sonra, haşlanmış pancar köklerini çıkarıp özenle, eşit şekilde kestim ve tabağima dizdim. Ezdiğim sarımsağı yoğurtla karıştırıp üzerine döktüğümde, eksik birşeyler olduğunu hissettim ve hemen tavada bir miktar yağ eriterek, içine domateş, biber salçası koyup bir kaşık sos hazırladım. Tam oratesına gelecek şekilde tabağa bosalttım. Aylar sonra ilk defa, tahta masamın üzerinde serili gazeteyi yenileme ihtiyacı hissettim. Zaten yemek lekesi olmuş, yer yer yırtılmış gazeteden masa örtumü de değiştirdiktan sonra, ziyafet zamanıydı.

Allah'a İnanmak


Gözlerime bakmak beni anlamak değildi. Ve hiçbir zaman gözlerime bakmamıştı ölüm. Beni tanımaktı aslında gözlerime bakmak ve gözlerimdeki hırsı gördüğünde şaşkınlıkla beklemekti. Beklemelerdeki tutsaklığa inat bir şeyler karalamaktı. Ölmekti kimi zaman. Ama ölmeyi bile sevmekti gözlerimde; gözlerime bakmak…

Gözlerine bakmak seni anlamak değildi ve de bilirim. Sözlerine aldanmaktı seni tanımak. Sözlerine aldandığımda beni aldatıp aldatmayacağındı. Kandıracak mıydın beni yoksa bir heves mi olacaktım senin için. Bunu elbet söyleyeceğin sözler gösterecekti. Ve ölmekse de sonunda sözlerine aldanmak; senin için ölmekti cesaret. Her aldandığımda yalan mı yoksa gerçek miydi sözlerin bunu anlamaktı her yolun sonunda sana dönüşlerimde…

Gözlerimize bakmak değildi bizi anlamak. Bizi sarmaktı doyasıya. Ölümün bile uzanamadığı ve tutamadığı ellerimizi sımsıkı tutmaktı bizi anlamak. Ve bize kavuşmak bütün hasretleri bitirmekti. Tüketmekti omuzlara akan yaşları ve gülümsemelerle eşitlemekti en ağlanmış şarkıyı. Bizi anlamak ölümdüyse de; bizi anlamak yaşamdı aslında…

Dünyanın her döndüğü an biraz daha yakınmaktı sevmek. Ve dünyanın merkezine yaklaşmaktı bizim için ölmek. Ve daha da yücelmek. Allah’a vaat ettiğimiz teslimatı yerine getirmekti. Biz ölmeyi seçmedik hiçbir an, ama ibadetimizdi an geldiğinde ölmek…

Dilden dökülmekti belki de anlamak dünyayı ve daha yaşanır bir hale getirmek. Dudaklarımı ıslatan bir tebessümün sıcaklığında uyanmaktı. Ölümün bile ulaşamadığı ellerini tutmaktı benim için. Anlam veren bir sevgi kadar içmekti dudaklarındaki zehri. Ve aldanmaktı hayata senin sözlerinle…

Ve ben hiçbir zaman, ve hiçbir kere yaşamamışlığım kadar sende varolmayı ant edinmiştim kendime. Ve yeminlerin en büyüğünü etmiştim…

Gözlerime bakmak beni anlamak değildi. Ve hiçbir zaman gözlerime bakmamıştı ölüm. Beni tanımaktı aslında gözlerime bakmak ve gözlerimdeki hırsı gördüğünde şaşkınlıkla beklemekti. Beklemelerdeki tutsaklığa inat bir şeyler karalamaktı. Ölmekti kimi zaman. Ama ölmeyi bile sevmekti gözlerimde; gözlerime bakmak…

Gözlerime bakmak, gözlerine bakmak, gözlerimize bakmak Allah’a inanmaktı ve yalnızca ona tapmaktı aslında…

Yılan ile Çiftçi




Yaz mevsiminde çiftçinin biri tarlasındaki kuru otları yakıyormuş. Fakat yanan otların içinden garip bir ses geliyormuş:
- Yanıyorum, ne olur kurtarın, kurtarın beni, kurtarın beni!
Çiftçi sesi duymuş. Gitmiş bakmış ki ateşin ortasında bir yılan var. Yılanın göz göre göre yanıp gitmesine gönlü razı olmamış. Hayvandır yazıktır, günahtır, demiş. Gitmiş bir çuval bulmuş, çuvalı bir sırığın ucuna bağlamış, yılanın yanına uzatmış. Yılana:
- Haydi gir içine! demiş.
Yılan girmiş çuvala. Adam kurtarmış yılanı. Tam çuvaldan çıkaracakmış ki yılan adamın boynuna dolanıvermiş.
Çiftçi, insanlık yapıp yılanı yanmaktan kurtarmış kurtarmasına da yılan kurtulunca adama:
- Ben seni sokacağım, demiş.
Çiftçi:
- Ne yaptım ben sana da sokacaksın? demiş.
Yılan:
- İnsanoğlundan hayvanlara fayda gelmez! demiş.
Çiftçi:
- Ne demek, ben seni bile ateşten kurtardım... Her zaman yardım ederim. Hayvanları, korurum, demiş. Yılan ise insanoğlunun karşılıksız hiç bir iş yapmayacağını söylemiş.
Çiftçi:
- Madem bana inanmıyorsun, gel başka varlıklara da soralım, ondan sonra öldür beni, demiş. Yılan çiftçinin bu fikrini kabul etmiş. Yola çıkmışlar, karşılarına ulu bir çınar ağacı çıkmış. Yılan ağaca:
- Ey çınar, insanoğlu karşılıksız bir iş yapar mı?
Çınar dile gelmiş, söylemiş:
- Yapmaz, bizim dalımızı budağımızı keserler, acımadan yakarlar. Eğer çıkarları olmazsa insanoğlu hiç bir şeye değer vermez, demiş.
Yılan, çiftçiye:
- Bak, duydun mu? Çınar ağacı da aynı şeyleri söylüyor. Ben seni öldüreceğim.
Çiftçi yine:
- Dur hele, bir başkasına daha soralım!!! demiş. Yılan yine kabul etmiş çiftçinin teklifini, sonra mandaya sormuşlar aynı soruyu, Manda da:
- İnsanoğlu mu? Bizim sütümüzü sağarlar, yerler, içerler, bize değer vermezler. Kendi hayatlarını bütün hayvanların hayatından değerli tutarlar, rahatları için hayvanları kesmekten öldürmekten kaçınmazlar. Nankördürler onlar, yavrularımızı öldürürler, onların etlerini yerlerken zevk duyarlar. İnsana güven olmaz! demiş.
Yılan çiftçiye, çiftçi de yalvarırcasına yılana bakmış.
Yılan "artık sonun geldi" der gibi dilini çıkarıp çiftçinin gözlerinin içine bakıyormuş. Çiftçi çaresizlik içinde çırpınıyormuş. Ölmek ile yaşamak arasındaki mesafe artık iyice daralmış, ölüm anlık bir mesele haline gelmiş. Çiftçi hayatının sonuna yaklaştığını düşünürken oradan tilki geçiyormuş. Yılana son bir ümitle:
- Bir de tilkiye soralım, ondan sonra ne yapacaksan yap, demiş.
Tilkiye sormuşlar, o da yılana hak vermiş.
- İnsanoğlundan hayvanlara fayda gelmez, demiş. Ardından "Helal olsun sana yılan kardeş, nasıl yaptın da sen bu adamın boynuna sarıldın? Cesursun doğrusu. Cesaretine hayran kaldım. Adamın boynuna nasıl sarıldığını anlatır mısın bana? demiş. Yılan olup bitenleri bir bir anlatmış tilkiye.
Tilki:
- Öyle mi? Ölsem inanamam buna! Bu çuvala girmiş olamazsın! Haydi göster nasıl girdiğini, demiş. Yılan, çiftçinin boynundan ayrılıp böbürlene böbürlene girmiş çuvala.
Tilki heyecanla çiftçiye dönüp:
- Tezce bağla çuvalın ağzını! İyi bağla! diye bağırmış.
Çiftçi çuvalın ağzını bağlamış. Tilki yine, çiftçiye:
- Ez onun başını! Öldür onu, demiş. Adam taşla yılanın başını ezerken kendi sonunu da düşünüyormuş. Acaba tilki ne yapardı çiftçiye? Yılanın öldüğünden emin olunca çiftçi, tilkiye:
- Öldü! demiş. Tilki:
- Sağ ol, o benim yavrularımı ben olmadığım zamanlar sokup öldüren insafsız bir hayvan! Öcümü aldım. Ayrıca senin tavuklar da çok lezzetliymiş. Bu gece iki tanesini daha yedim. Sen olmasan ben ve yavrularım aç kalacağız.

Rüyalar Bölüm I - Yaşlı Kadın


Tıbbiyeyi bitiren birinden unutamadığı birkaç anısını anlatmasını isteseniz,anlattıklarının içinde mutlaka ‘Acil Servis’ nöbetleriyle ilgili bir anısı olur.İşte o nöbetlerden biriydi o gece.Gelebilecek kritik bir hastaya,o yeni filizlenen bilgilerimiz doğrultusunda nasıl bir yararımız dokunacağı değil de,ne gibi bir hatamız olabilir korkusuyla,panik içinde koşuşturduğumuz tempolu günlerden biri.Üç ölü,beş trafik kazası,bir myokard enfarktüsü derken,günün nasıl geçtiğini anlamadım desem yalan olur.Gününüz böyle bir ortamda geçse,gecenin buraya nasıl bir kasvetle çöktüğünü anlarsınız.Buna rağmen intörn arkadaşların çoğu uyuyabilmek için kah bir paravan arkasındaki,kah bir muayene odasındaki boş bir sedyeye çöreklendiler.Benim nedense uykum yoktu.Bankın arkasındaki yerimden kalkıp turlamaya başladım ve hemşire odasının önünden geçerken nöbetçi hemşireler beni yanlarına çağırdılar.Fatoş hemşirenin doğum günüymüş,çay ve pasta partisi varmış.İçerde üç hemşireydiler ve zamanı geçirmek için sohbet ediyorlardı.Bana da bir dilim pasta kesip bardağıma yeni demlenmiş çaydan koydular.Fatoş hemşire Acil servisin başhemşiresiydi.Çok değer verdiğim bir kişiliğe sahipti.Epey mutlu görünüyordu o gece.Yine de hafifçe uyguladığı makyajı,geçen yılların yüzüne kazıdığı acı çizgilerini örtmeyi başaramamıştı.O anlattı,biz dinledik. 17 yıl önce,şimdiki ve çok sevdiği oğluna hamile kaldıktan sonra eşini kaybetmiş.Oğlunu doğurunca ona hem analık hem babalık ederek her türlü fedakarlıktan kaçınmadan onu sağlıklı bir şekilde büyütmüş.Onu en iyi okullarda okutmuş.Doktor olmasını istiyormuş.Çocuk ilk ve ortaokulu birincilikle bitirmiş.Şu an lise üçüncü sınıfta.Ancak geçen yıl,Fatoş hemşireyi yıkan olaylar birbirini izlemiş.Önce çocuğun okul başarısında bir düşüş, sonra kötü arkadaşlıklar,kötü kıyafetler,sabahlara kadar süren akşam gezmeleri ve çekmecelerdeki iğrenç forumlu seks dergileri.Son olarak ta polis karakolundan gelen o telefon.Bir baskın sonucu,çocuğu 18 yaşından küçüklerin girmesinin yasak olduğu bir diskoda yakalamışlar,üzerinde uyuşturucuyla.Reşit olmadığı için de,onu alıp ***ürmesi için anneyi aramışlar.Böylece,anneyle çocuk arasındaki dayanışma,sevgi ve arkadaşlılk birden yok olmuş.Bereket artık herşey düzelmiş,çocuk hatasını anlamış. Tatlı dilli Fatoş hemşireyi üzen tek şey,doğum gününde bu nöbette olmasıydı. ‘Bu geceyi oğlumla başbaşa geçirecektik.Bunu çok önceden planlamıştık.Nereden bilebilirdim Süheylanın hastalanıp tüm nöbet listesini altüst edeceğini?’ diye söyleniyordu.Buna rağmen iyimserliğini kaybetmiyordu: ‘Ne de olsa telafi ederiz.Günler çuvala mı girdi?’ Uzaklardan gelen siren sesleri sohbeti yarıda kesti ama kısa bir süre sonra küçük partimiz kaldığı yerden devam etti. ‘Ne mutluyum bir bilseniz’diyordu Fatoş hemşire.’Oğluma daha şimdiden doktor diye hitab ediyorum.O doktor olacak,biliyorum.Onlar hayat kurtaran beyaz melekler’ Mutluluk gözyaşları göz pınarlarına birikmişti.Biraz sonra,birkaç damla,yanağından süzülüp,incecik bir çizgi halinde parıldayarak çenesine aktılar. O an odaya giren nöbetçi doktor bu hüzünlü,bir o kadar da mutlu sahneyi noktaladı.Kritik bir trafik kazası vakası gelmiş ve acele kan gerekiyormuş.AB Rh (+).Hastanenin kan bankasında o an kalmadığı için hemşirelere sordu.Fatoş hemşire telaşla ayağa kalktı: ‘Benim kanın uyuyor doktor bey.Biliyor musunuz?Bugün doğum günüm.Hiç olmazsa bir hayat kurtarayım.’ Ve koşarak kan bankasına doğru yola koyuldu. Şimdi,damarından torbaya damla damla akan kanı seyrettikçe,o acı dolu geçen bir yılı tekrar düşündü kadın.Ama geçmişti ya,herşey bitmişti artık.Biricik oğlu iyileşmişti,yine sevgi doluydu,aynen eskisi gibi.Liseyi birincilikle olmasa da bitirecek,Üniversite sınavlarına girecek ve Tıp Fakültesini kazanacaktı o.Bir beyaz melek olacak,hayat kurtaracaktı.Kanı verdikten sonra Kan Merkezinden çıktı ve belki hayatını kurtarabileceği hastayı görmeye karar verdi.Hastabakıcıdan hastanın resusitasyon odasında yattığını öğrendikten sonra o tarafa yöneldi ve içinde çarpışan umut kıvılcımlarıyla kapıyı itti.Orada telaşla koşturan bir heyet görmeyi bekliyordu,ama yoktu.Gözüne ilk çarpan şey,yerde çöp kutusunun yanına atılmış kırmızı bir gonca gül ve buruşturulmuş kanlı kağıt oldu.Güle bir daha baktı,kanla boyanmış beyaz bir gül olma olasılığı daha yüksekti,ama hayır hayır,o,gerçek kırmızı gonca güldü.İçinde karşı koyamadığı bir hisse kapılarak,eğilip yerdeki kağıdı aldı ve açıp okudu: ‘Dünyanın en güzel annesine,biricik Doktorundan kocaman öpücükler.Doğum günün kutlu olsun anneciğim.’ Başından aşağıya kaynar sular döküldü sandı kadın.Koşarak ana odaya açılan kapıyı itti.Burada da ne bir doktor,ne bir hemşire vardı.Yalnızca karşıdaki sedyede yatan üzeri beyaz çarşafla örtülmüş bir ceset,yanı başında askıda musluğu kapatılmış bir kan torbası ve tüm odada esen ölüm sessizliği...Kadın,ne bir adım öne,ne bir adım arkaya ilerleyemedi.Yorgun bacakları,damarlarında dolaşan yoğun adrenalin etkisiyle sarsılan bedenini güçlükle taşıyor,beyni ise anlam veremediği zil sesleriyle yankılanıyordu.Bakışlarını kan torbasının üzerindeki etikete odakladı: AB Rh(+). Sonunda sedyeye yaklaşabildi.Bir yandan tüm benliği onu cesedi örten kanlı örtüyü açması için zorlarken,başka bir güç te onu hemen bu odadan,bu uğursuz yerden çıkması için dürtüyordu.Telefona gidip evi arayabilirdi,görecekti,oğlu cevap verecekti.O evdeydi çünkü,sedyede upuzun yatan bu hareketsiz vücut onun olamazdı,hayır.Gözünün önünden bir sinemaskop şeridindeki kareler gibi tüm yaşantısı geçti.Oğlunu doğurduğu anı,onu büyütürken yaptığı fedakarlıkları,hayatlarına bir davetsiz misafir gibi girip onları altüst eden o uğursuz maddeyi ağır çekim gibi,ama bir o kadar da hızlı tekrar yaşadı.Ve titreyen ellerini yavaşça çarşafa doğru uzattı kadın. Birden,dünyadaki en kuvvetli yıldırımlar,en güçlü şimşekler çaktı.Heryer şiddetle sarsılıyor,heryer dönüyordu.Kıyamet bu olmalıydı.Bütün bunları içinde hissetti kadın o an.Çünkü orada tek başına yatan,hayatında üstüne titrediği en değerli varlığı,biricik ve tek oğluydu. ******* Kar,en ücra köşelerini bile örtmeyi başarmıştı büyük mezarlığın.Yalnızca birer abide gibi göğe yükselen mezar taşlarını örtememişti.Ve bu ilahi yerde,yalnızca birtek mezarın üstünde kırmızı gonca bir gül vardı.Ve yanıbaşında ağlayan yaşlı bir kadın...
tşkler!!!
Rüyalar Bölüm I - Yaşlı Kadın


Tıbbiyeyi bitiren birinden unutamadığı birkaç anısını anlatmasını isteseniz,anlattıklarının içinde mutlaka ‘Acil Servis’ nöbetleriyle ilgili bir anısı olur.İşte o nöbetlerden biriydi o gece.Gelebilecek kritik bir hastaya,o yeni filizlenen bilgilerimiz doğrultusunda nasıl bir yararımız dokunacağı değil de,ne gibi bir hatamız olabilir korkusuyla,panik içinde koşuşturduğumuz tempolu günlerden biri.Üç ölü,beş trafik kazası,bir myokard enfarktüsü derken,günün nasıl geçtiğini anlamadım desem yalan olur.Gününüz böyle bir ortamda geçse,gecenin buraya nasıl bir kasvetle çöktüğünü anlarsınız.Buna rağmen intörn arkadaşların çoğu uyuyabilmek için kah bir paravan arkasındaki,kah bir muayene odasındaki boş bir sedyeye çöreklendiler.Benim nedense uykum yoktu.Bankın arkasındaki yerimden kalkıp turlamaya başladım ve hemşire odasının önünden geçerken nöbetçi hemşireler beni yanlarına çağırdılar.Fatoş hemşirenin doğum günüymüş,çay ve pasta partisi varmış.İçerde üç hemşireydiler ve zamanı geçirmek için sohbet ediyorlardı.Bana da bir dilim pasta kesip bardağıma yeni demlenmiş çaydan koydular.Fatoş hemşire Acil servisin başhemşiresiydi.Çok değer verdiğim bir kişiliğe sahipti.Epey mutlu görünüyordu o gece.Yine de hafifçe uyguladığı makyajı,geçen yılların yüzüne kazıdığı acı çizgilerini örtmeyi başaramamıştı.O anlattı,biz dinledik. 17 yıl önce,şimdiki ve çok sevdiği oğluna hamile kaldıktan sonra eşini kaybetmiş.Oğlunu doğurunca ona hem analık hem babalık ederek her türlü fedakarlıktan kaçınmadan onu sağlıklı bir şekilde büyütmüş.Onu en iyi okullarda okutmuş.Doktor olmasını istiyormuş.Çocuk ilk ve ortaokulu birincilikle bitirmiş.Şu an lise üçüncü sınıfta.Ancak geçen yıl,Fatoş hemşireyi yıkan olaylar birbirini izlemiş.Önce çocuğun okul başarısında bir düşüş, sonra kötü arkadaşlıklar,kötü kıyafetler,sabahlara kadar süren akşam gezmeleri ve çekmecelerdeki iğrenç forumlu seks dergileri.Son olarak ta polis karakolundan gelen o telefon.Bir baskın sonucu,çocuğu 18 yaşından küçüklerin girmesinin yasak olduğu bir diskoda yakalamışlar,üzerinde uyuşturucuyla.Reşit olmadığı için de,onu alıp ***ürmesi için anneyi aramışlar.Böylece,anneyle çocuk arasındaki dayanışma,sevgi ve arkadaşlılk birden yok olmuş.Bereket artık herşey düzelmiş,çocuk hatasını anlamış. Tatlı dilli Fatoş hemşireyi üzen tek şey,doğum gününde bu nöbette olmasıydı. ‘Bu geceyi oğlumla başbaşa geçirecektik.Bunu çok önceden planlamıştık.Nereden bilebilirdim Süheylanın hastalanıp tüm nöbet listesini altüst edeceğini?’ diye söyleniyordu.Buna rağmen iyimserliğini kaybetmiyordu: ‘Ne de olsa telafi ederiz.Günler çuvala mı girdi?’ Uzaklardan gelen siren sesleri sohbeti yarıda kesti ama kısa bir süre sonra küçük partimiz kaldığı yerden devam etti. ‘Ne mutluyum bir bilseniz’diyordu Fatoş hemşire.’Oğluma daha şimdiden doktor diye hitab ediyorum.O doktor olacak,biliyorum.Onlar hayat kurtaran beyaz melekler’ Mutluluk gözyaşları göz pınarlarına birikmişti.Biraz sonra,birkaç damla,yanağından süzülüp,incecik bir çizgi halinde parıldayarak çenesine aktılar. O an odaya giren nöbetçi doktor bu hüzünlü,bir o kadar da mutlu sahneyi noktaladı.Kritik bir trafik kazası vakası gelmiş ve acele kan gerekiyormuş.AB Rh (+).Hastanenin kan bankasında o an kalmadığı için hemşirelere sordu.Fatoş hemşire telaşla ayağa kalktı: ‘Benim kanın uyuyor doktor bey.Biliyor musunuz?Bugün doğum günüm.Hiç olmazsa bir hayat kurtarayım.’ Ve koşarak kan bankasına doğru yola koyuldu. Şimdi,damarından torbaya damla damla akan kanı seyrettikçe,o acı dolu geçen bir yılı tekrar düşündü kadın.Ama geçmişti ya,herşey bitmişti artık.Biricik oğlu iyileşmişti,yine sevgi doluydu,aynen eskisi gibi.Liseyi birincilikle olmasa da bitirecek,Üniversite sınavlarına girecek ve Tıp Fakültesini kazanacaktı o.Bir beyaz melek olacak,hayat kurtaracaktı.Kanı verdikten sonra Kan Merkezinden çıktı ve belki hayatını kurtarabileceği hastayı görmeye karar verdi.Hastabakıcıdan hastanın resusitasyon odasında yattığını öğrendikten sonra o tarafa yöneldi ve içinde çarpışan umut kıvılcımlarıyla kapıyı itti.Orada telaşla koşturan bir heyet görmeyi bekliyordu,ama yoktu.Gözüne ilk çarpan şey,yerde çöp kutusunun yanına atılmış kırmızı bir gonca gül ve buruşturulmuş kanlı kağıt oldu.Güle bir daha baktı,kanla boyanmış beyaz bir gül olma olasılığı daha yüksekti,ama hayır hayır,o,gerçek kırmızı gonca güldü.İçinde karşı koyamadığı bir hisse kapılarak,eğilip yerdeki kağıdı aldı ve açıp okudu: ‘Dünyanın en güzel annesine,biricik Doktorundan kocaman öpücükler.Doğum günün kutlu olsun anneciğim.’ Başından aşağıya kaynar sular döküldü sandı kadın.Koşarak ana odaya açılan kapıyı itti.Burada da ne bir doktor,ne bir hemşire vardı.Yalnızca karşıdaki sedyede yatan üzeri beyaz çarşafla örtülmüş bir ceset,yanı başında askıda musluğu kapatılmış bir kan torbası ve tüm odada esen ölüm sessizliği...Kadın,ne bir adım öne,ne bir adım arkaya ilerleyemedi.Yorgun bacakları,damarlarında dolaşan yoğun adrenalin etkisiyle sarsılan bedenini güçlükle taşıyor,beyni ise anlam veremediği zil sesleriyle yankılanıyordu.Bakışlarını kan torbasının üzerindeki etikete odakladı: AB Rh(+). Sonunda sedyeye yaklaşabildi.Bir yandan tüm benliği onu cesedi örten kanlı örtüyü açması için zorlarken,başka bir güç te onu hemen bu odadan,bu uğursuz yerden çıkması için dürtüyordu.Telefona gidip evi arayabilirdi,görecekti,oğlu cevap verecekti.O evdeydi çünkü,sedyede upuzun yatan bu hareketsiz vücut onun olamazdı,hayır.Gözünün önünden bir sinemaskop şeridindeki kareler gibi tüm yaşantısı geçti.Oğlunu doğurduğu anı,onu büyütürken yaptığı fedakarlıkları,hayatlarına bir davetsiz misafir gibi girip onları altüst eden o uğursuz maddeyi ağır çekim gibi,ama bir o kadar da hızlı tekrar yaşadı.Ve titreyen ellerini yavaşça çarşafa doğru uzattı kadın. Birden,dünyadaki en kuvvetli yıldırımlar,en güçlü şimşekler çaktı.Heryer şiddetle sarsılıyor,heryer dönüyordu.Kıyamet bu olmalıydı.Bütün bunları içinde hissetti kadın o an.Çünkü orada tek başına yatan,hayatında üstüne titrediği en değerli varlığı,biricik ve tek oğluydu. ******* Kar,en ücra köşelerini bile örtmeyi başarmıştı büyük mezarlığın.Yalnızca birer abide gibi göğe yükselen mezar taşlarını örtememişti.Ve bu ilahi yerde,yalnızca birtek mezarın üstünde kırmızı gonca bir gül vardı.Ve yanıbaşında ağlayan yaşlı bir kadın...
Harp sırasında kocam New Mexiko'daki Mojave çölüne gönderilmişti. O, çölde tatbikata katılırken yanında olabilmek için ben de çölün yolunu tuttum. Kendimi cehennemin kucağına atmıştım. Ortalık yanıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum ve yanında olmak için tehlikeye atılarak geldiğim kocamı unutmuş, can derdine düşmüştüm. Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler, tek kelime İngilizce bilmediğinden, kimseyle konuşamıyordum. Sıcak rüzgar, bir taraftan bedenimi kavuruyor, diğer taraftan yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu. Canıma yetmişti. Kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yazdım. "Gelin, beni buradan alın" dedim. "Burada yaşamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim." Babamı beklerken cevabı geldi. Sadece iki satır yazmıştı: "İki adam hapishane penceresinden dışarıya baktı. Biri çamuru gördü, diğeri yıldızları." Bu iki satırı okuyunca utancımdan kıpkırmızı kesildim. Ben hep çamuru görmüştüm. Halbuki yıldızlar da vardı. Derhal yerlilerle dost oldum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hayranlığımı belirttim. Turistlere para ile vermeye yanaşmadıkları kıymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler. Kaktüsleri, yukka ve erguvan ağaçlarını inceledim. Kır köpeklerini tanıdım. Çöl gurubunu seyrettim. Çöl, yüzlerce yıl önce deniz dibi olduğundan kumun içinde deniz hayvanlarının kabuklarını aradım. Ne değişmişti de, dün nefret ettiğim çöle bugün bağlanmıştım? Çöl mü değişmişti? Hayır. O yine kavuruyordu. Yerliler mi değişmisti? Hayır. Onlar, yine İngilizce bilmiyorlardı...
Sadece ben değişmiştim. Pencereden kafamı uzatmış ve yıldızları görmüştüm."
FISILTI VE TUĞLA

Genç ve başarılı bir yönetici, yeni Jaguar'ıyla bir mahalleden
hızlı bir şekilde geçiyordu. Parketmiş arabaların arasından yola
aniden çıkabilecek çocuklara dikkat ediyordu ve bir şey
gördüğünü sanarak yavaşladı. Arabayla caddeden yavasça geçerken
hiç bir çocuk göremedi fakat, arabasının kapısına bir tuğla atıldığını
farketti. Aniden arabasını durdurarak tuğlanın fırlatıldığı yere geri döndü.
Arabadan indi, orada bulunan küçük bir çocuğu tuttu ve onu parketmiş
bir arabaya doğru iterek bağırmaya başladı; "Bunu neden yaptın?
Sen de kimsin, ne yaptığının farkında mısın?" İyice sinirlenerek devam
etti: "Bu yeni bir araba ve atmış olduğun bu tuğla bana çok pahalıya
malolacak. Bunu neden yaptın?" Çocuk yalvararak cevap verdi:
"Lütfen efendim. Çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim bilmiyordum.
Eğer tuğlayı fırlatmasaydım kimse durmazdı" Parketmiş bir arabanın
arkasına işaret ederken çocuğun gözyaşları çenesine süzülüyordu.
"Kardeşim kaldırımın kenarından yuvarlandı ve tekerlekli
sandalyesinden düştü, ben onu kaldıramıyorum. Lütfen onu tekerlekli
sandalyesine oturtmam için bana yardım eder misiniz? Benim için
çok ağır." Bu durumdan son derece duygulanan genç yönetici,
bogazında büyüyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki
genci kaldırarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, çizik
ve yaraları sildi ve adamın ciddi bir yarası olup olmadığını kontrol etti.
Küçük çocuk genç yöneticiye dönerek "teşekkür ederim efendim, Tanrı
sizden razı olsun" dedi. Genç yönetici, küçük çocuğun, ağabeyini
kaldırımdan evine doğru ***ürmesini izledi. Bulunduğu yerden arabasına
geri dönmesi oldukça uzun sürmüştü. Uzun ve yavaş bir yürüyüştü.
Genç yönetici, kapıyı hiç tamir ettirmedi. Kapıda oluşan çöküğü,
hayatını birisinin kendisine tuğla atmasını gerektirecek kadar hızlı
yaşamaması gerektiğini hatırlatması için öylece bıraktı.
Allah, ruhunuza fısıldar ve kalbinize konuşur. Bazan,
dinleyecek kadar zamanınız olmadığında ise, size
bir tuğla fırlatır. İster fısıltıyı, ister tuğlayı dinleyin.
Tercihi siz yapın..
IZDIRABIN ACILIGI

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden
şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz
almaya gönderdi. Hayatındaki herşeyden mutsuz olan
çırak döndügünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir
bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın
söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri
tükürmeye başladı. "Tadi nasil?" diye soran yaşlı
adama öfkeyle "acı" diye cevap verdi. Usta
kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı
çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına ***ürdü
ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden
su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının
kenarlarından akan suyu koluyla silerken ayni soruyu
sordu: "Tadı nasıl?" "Ferahlatıcı" diye cevap verdi
genç çırak. "Tuzun tadını aldın mi?" diye sordu yaşlı
adam, "hayır" diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine
yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının
yanına oturdu ve şöyle dedi: "Yaşamdaki izdıraplar
tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Izdırabın miktari
hep aynidir. Ancak bu izdırabın acılıği, neyin içine
konulduğuna bağlıdır. Izdırabın olduğunda yapman
gereken tek şey, ızdırap veren şeyle ilgili hislerini
genişletmektir.

Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl
olmaya çalış...."
PARAŞÜTÜNÜZÜ KİM KATLIYOR

Carlos Plump Birleşik Devletler deniz kuvvetlerinde genç subaylara öğretmenlik yapıyordu. Vietnam’da jet pilotu olarak savaşmıştı. 76. uçuşu sırasında uçağı yerden havaya fırlatılan bir füzeyle vurulmuş, ancak son anda uçaktan atlamış, paraşütle yere inmişti. Ne var ki komünistlerin eline esir düşmüş, 6 yılını bir hapishanede geçirdikten sonra tekrar ülkesine dönmüştü. Şimdi genç öğrencileriyle bu paha biçilmez deneyimlerini paylaşıyordu.
Bir gün, bir lokantada eşiyle birlikte yemek yerken yakındaki masada bir adam kendisine yaklaştı ve ”Siz Yüzbaşı Plumpsınız değim mi?” dedi. Plump’ın cevap vermesine fırsat vermeden konuşmasını sürdürdü adam;
“Vietnamda Kitty Hawk savaş gemisinde savaş pilotuydunuz. Uçağınızı vurmuşlardı.”
Bütün bunları nereden biliyorsun diye sordu Plump şaşkınlıkla
Adam hemen cevap verdi;
Sizin paraşütünüzü katlamıştım. Bir taraftan eliyle ustaca katlama hareketleri yaparken “Umarım paraşütünüz hemen açılmıştır” dedi. Plump minnettarlıkla, “elbette” dedi, “katladığın paraşüt açılmasaydı, bugün burada olamazdım.” Adam tevazu ile Plump’ın elini sıkıp müsaade istedi ve yerine oturdu.
Plump o gece uyuyamadı. Hep adamı düşündü. Bir paraşütün katlanma biçimi bir pilotun ölüm kalım meselesi olacak kadar incelikli bir işti. Bir jet pilotu olarak bu detayı hiç düşünmemişti. Kim bilir Kitty Hawk’ta kaç kez yüz yüze gelmişlerdi de sıradan bir memur olarak görmüştü adamı. Sözüm ona, bir jet pilotunun yaptığı ile sıradan memurların yaptığı işler kıyaslanır şeyler değildi! Hep sıradan biri gibi görmüş olmalıydı adamı. Hayatında yeri olmayan önemsiz bir dekor gibi. Çok büyük bir ihtimalle ona bir “Merhaba” demeyi bile çok görmüştü.
Saatlerce onun yaptığı işi düşündü. Yüzlerce paraşütün iplerini birbirinden itina ile ayırışını, kumaşı inceden inceye katlamasını hayal etti. Elinin her hareketinde hiç tanımadığı birinin hayatını ellerinde tuttuğunu fark etti.
Ertesi gün dersine şu beklenmedik soruyla başladı Plump: “Paraşütünüzü kim katlıyor?” Bir süre susup cevap bekledi. Anlaşılan o ki, herkes kendi işine odaklanıyor, kendi işinin detaylarında kritik katkıları olan insanları hesaba katmıyordu.
Hepimizin hayatımızın her anında kullandığımız bir paraşüt vardır. Bizi hayatta tutan, öz güvenimizi sağlayan, ayaklarımızı yere sağlamca bastıran ya da havada asılı kalıp öteleri görmemizi sağlayan nice küçük fakat önemli detayın arkasında kimler var acaba.
Hayır, hayır; jet pilotu olmanız ya da savaşıyor olmanız gerekmiyor elbet bu soruya muhatap olmak için. Simdi sokakta huzurla yürürken biri basit bir soru sorulabilir size:
“Pantolonunuzu kim ütülüyor?”
Referans URL