Kardeş Kıskançlığı
Çocuklar bir kardeşlerinin olmasını isterler, ancak kardeş doğumu ile de yoğun bir kıskançlık yaşamaya ve anne babaları zorlamaya başlarlar. Önceleri sürekli kardeş isteyen bir çocuğun bu isteği gerçekleştikten sonra neden kardeşini kıskandığı, hatta ona düşman gibi davrandığını anlamak zor olmalı. Oysa bu çocukların süreklilik göstermeyen, değişken olan isteklerini yansıtan, dolayısıyla onların doğasıyla ilgili ipucu veren bir özellikleridir. Bu nedenle çocuk için diğer önemli kararlarda olduğu gibi kardeş isteğinin gerekliliğine de anne ve babanın karar vermesi gerekmektedir. Annenin beden ve ruh sağlığı, ailenin ekonomik gücü, doğacak çocuğun bakımına ilişkin sorumlulukların paylaşılması bu kararı belirleyecektir.
Kardeş kıskançlığına gelince; kıskançlık insanoğlunun en doğal, en evrensel duygularından birisidir. Kıskançlık sevilen kişinin başkasıyla paylaşılmasına katlanamamak olduğuna göre, sevginin bulunduğu her yere girer. Sevgililer arasında belirli bir ölçüyü aşmadığı sürece, sevgi gülünün dikeni sayılır. Ancak bu doğal duygu insanı kemiren bir tutku olmaya başlayınca, sevgiyi gözeten bir duygu olmaktan çıkar, sevgiyi yok eder. Çocuk için en değerli varlık anne olduğuna göre onu başkalarıyla paylaşmak kolay, dayanılır bir duygu değildir. Sevgilisini başkasının kolunda gören bir erkekle, annesini, kucağında "yabancı" bir çocukla gören kardeşin duyguları pek ayrılık göstermez. Anne sevgisini yitirme korkusu, daha yeni bir kardeş geleceğini öğrendiği anda içini sızlatmaya başlar.
Kardeş doğumu bu ve diğer nedenlerle çocuk için zorlayıcı bir yaşam olayıdır. Gebeliğin ve yenidoğan çocuğun annede oluşturduğu bedensel güçlükler ve yorgunluklar, çalışan annenin zamanının önemli bir bölümünü çocuk bakımına ayırması gibi nedenler eve gelen bu yabancı yüzündendir. Gelen çocuğun cinsiyetinin farklı olması, beceriksizliği, yoğun bir ilgi ve bakıma gereksinimi olması onun daha çok sevildiği şeklinde yorumlanmakta ve kıskançlık artmaktadır. Annenin yenidoğan bebekle birlikte oluşacak güçlüklerini hafifletebilmek için çocuğun kreşe verilmesi ya da odasının ayrılması gibi değişiklikler de bu duyguyu artıracak, yeni uyum sorunlarına neden olacaktır.
Çocukla kardeşi arasındaki yaş farkı ne kadar azsa kıskançlık o denli büyük olmaktadır.Henüz anneye gereksinimin sürdüğü 3 yaşından küçük çocuklarda anne ilgisinin azalması sonucu yeni kardeşe tepkisi büyük olacaktır. İkinci ya da üçüncü kardeşi kabullenme daha kolay olmaktadır.
Kardeş kıskançlığı doğal bir duygudur, sevgi ve kıskançlık-nefret ara ara yoğunlaşarak zaman içinde yoğunluğunu kaybeder. Kardeşini sevmek zorunda değildir. Olumsuz duygular anlayışla karşılanmalı ve bu duyguları belirtmesi yüreklendirilmelidir (beni de uğraştırıyor, arasıra ben de kızıyorum, beceriksizliği yüzünden ona çok zaman harcıyorum, seni sevmediğimi düşünme, eskisi kadar seviyorum, ben de kardeşim doğduğunda kıskanmış, böyle düşünmüştüm). Anne-baba bebeği, çocuğun önünde gösterişli bir biçimde okşayıp sevmekten kaçınmalıdır.
Çocuklar eve gelen yabancıya farklı tutumlar sergileyebilir;
-sevgi gösterilerinde bulunabilir (annenin kendisinden tümüyle uzaklaşmaması için onun yanında yer alır)
-abartılı sevgi gösterileri (alttaki duyguları ele veren davranışlarla birliktedir; kardeşinin yanağını okşarken biraz fazla sıkar, ağlatacak ölçüde kucaklar, kaza ile yere düşürür)
-etkilenmemiş gibi davranma (bebekle ilgili görünmeyen huysuzluklar, hırçınlıklar, tutturmalar, isteği yapılmadığında ağlama, tepinme)
Çocuktum, Obsesiftim!
Dört yaşına gelene kadarki hayatımıza hükmeden korkular, sonrakilerin “giyinmemişi” sayılabilirler. Tehlikenin kucağına atılmamak için elinden geleni yapanların bir kısmı...
"Hayatın giderek karmaşıklaştığı dönemlerde, hayatı anlamakta zorluk hissettiğimizde, elimizdeki mevzilere sıkıca sarılmamızın ilk provasını bebeklikten çocukluğa geçiş yıllarımızda yapıyoruz. Hayatın korkutuculuğunu ilk hissettirmesi ile birlikte..."
1. Obsesif olunmaz, obsesif kalınır...
Üç yaşındaki çocuklara bir bakın, ağzının kenarına bulaşan yağdan rahatsız olmayanını bulana ödül var. Oyuncaklarının onun kafasına göre olan düzenini bozun bakalım, cesaretiniz varsa. Tertip ve intizama olan merakları dorukta olan bu çocuklar büyüdüklerinde nereye gidiyorlar? Prefontal korteksin müthiş bir büyüme hamlesi geliştirdiği o yıllarda, her şeyi bir sınıfa sokmak, görülen her nesnenin yaşanan her dakikanın adını ve anlamını repertuarımıza kaydetmek için obsesif olmayıp da ne yapsak? Hayatın giderek karmaşıklaştığı dönemlerde, hayatı anlamakta zorluk hissettiğimizde, elimizdeki mevzilere sıkıca sarılmamızın ilk provasını bebeklikten çocukluğa geçiş yıllarımızda yapıyoruz. Hayatın korkutuculuğunu ilk hissettirmesi ile birlikte... Bu dönemin obsesif stilini bir türlü bırakamayanlar, hayat boyu aynı stille devam etmeyi, öyle kalmayı, ya da sıkıştıklarında öyle olmayı “tercih” ediyorlar. Her şey “hep öyle” ya da “hep böyle” kalsın diyenler , obsesif kalıyorlar. Nedeni? Nedeni uzun hikaye, ama kuşaklar boyu aynı obsesif stile sahip en azından bir birey bulundurmayı “âdet” edinmiş bir aileye mensup olmak, desek... “Genetik belirlenim” demenin bir başka yolu işte.
2. Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm...
Dört yaşına gelene kadarki hayatımıza hükmeden korkular, sonrakilerin “giyinmemişi” sayılabilirler. Tehlikenin kucağına atılmamak için elinden geleni yapanların bir kısmı, bildik ve emniyetli saydıklarından ayrılmamak için bir şeylere “takılmayı” dener. Uyku vaktinde, mesela... Uyumamak için direnen çocuklar, takıntılarını uygulamaya sokarlar. Yatmadan önce söylettirilen marşlar, bir masal, iki masal, üç masal... Bitmek bilmeyen ayrılık merasimleri... Hiç yatmasam, n’olur sanki? Yattığımda sonrada kalktığımda, yattığımdaki gibi bir dünyaya kalkabilecek miyim?Hayat bıraktığım yerden devam edecek mi?
Bu soruyu açıkça sormayan bir çocuğun, sorusunun “doğru” cevabının ürkütücülüğünü hissettiğini, ama kelimelendiremediğini düşünüyorum.
O ürküntünün verdiği dehşetle, ne yaptığını bilir mi insan? Çocuk açısından güvenliği tehdit edilen her şey, bir takıntı sebebi sayılabilir. Güvenliğinin gerçekten ne kadar sağlam olduğunu anlamak zorundayız. Ah, elbette, obsesifliğin tehditleri önleyici ya da güvenliği sağlayıcı bir yöntem olarak işe yaramazlığı aynı mesele. Ama, ya bildiğiniz bir rahatlama yolu yoksa obsesifleşmekten başka?
3. Güvenli kucaklar...
Felaketlerden kaçmanın en güvenli yolu, güvenli kucaklara sığınmak... Daha bebekken aldığımız “ders”ten yararlanmayı sürdürenlerimiz, kucaktan hiç inmemeyi veya kucağa hiç çıkmamayı seçenler olarak ikiye ayrılabilir. İki durumda da senaryo aynı aslında: Korkunun yönettiği bir hayatın öznesi olmak, kaderine pek elleşmeyen birisi olarak kalmak... Obsesif-kompulsif çocukların hayatlarının başka dönemlerinde, o tutuk, takıntılı hallerinden kurtulduklarında, hiperaktifleşmeleri senaryonun öbür tarafına geçmek gibi: Çok kontrolden hiç kontrole...
4. Yaprak toplayarak...
Hiç yaprak bırakmamacasına koşturuyor sokak aralarında, bahçeden bahçeye... “Bir tane bile kaldıysa, söylemesi bile zor, çok kötü şeyler olabilir. Kime mi? Anneme tabii ki... Onu önlemek için topluyorum şehrin bütün yapraklarını şehrin.” Uykusuz, susuz, eksiksiz, ne kadar yere düşmüş yaprak varsa, o kadar yaprak toplanmalı. Kendini yok edercesine bir takıntının peşine takılan herkes, bir felaketi, kendisinin ya da en sevdiği ve en kızdığının başına gelebilecek bir felaketi önlemek çabasında. Bir çocuk bunu ne kadar söze dökebilir ki? “Geceleri yaprak toplamaya ara verdiğimde, gidip annemim yüzüne krem sürüyorum. Kırışıklıklar kaybolsun diye... Saçlarını da boyamak istiyorum, tek bir beyazlık kalmacasına.”
5. Fazla sıkı tuttuysan hayatın elini...
Hayat ile ilişkimizdeki tarzımızı, çocukken annemizin elini tutuşumuza benzetiyorum. Kimimiz sımsıkı yapışıyoruz, hiç bırakmamacasına... Kimimizin tutuşu ise, her an kurtuluverecek gibi, gevşek, iğreti. Güvenli, ne zaman tutacağını, ne zaman biliyor gibi gözüken çocuklara bir yandan imrenerek... Hayatın elini fazla sıkı tutmaya (obsesif-kompülsif) bozukluk denilebilir mi?
6. Sevmek bir takıntı mı?
Ne iddialı bir soru bu... Tabii ki, sevmek bir takıntı. Ama, sevmek bozukluk olan takıntı mı? Allah aşkına, bu sorunun cevabının ne önemi var; nasıl olsa kimse aşktan iyileşmek istemez ki...
7. Sofra krizi...
Masada hep aynı yerde oturur. Tabağının ortasında iki kaşık, ne bir eksik, ne bir fazla, iki kaşık patates püresi. Üstüne bir köfte, bir pirzola... Her öğle saatinde dedesi ajans dinlerken, o da sofradaki yerini alır. Yemek öncesinde, abdest alırcasına bir titizlikle, içinden bir şeyler söylene söylene, tırnağından dirseğine elini-kolunu yıkar. İşin sırasını bozacak bir ses, kapının zili mesela, onu çıldırtmaya yeter. Isırsa birilerini, ya da kendi kollarını, en iyisi...O ısırık, ancak, düzenin bozulmasının yarattığı öfkeyi yatıştırmaya yeter... Senin sofrada oturacağın yere, yediğine içtiğine karımaya başladığında, alır doktora götürürsün. Her sofra krizinden sonra, ağlamalarına dayanamaz, dediklerini uygulayacağına söz verirsin. Hep bir şeyler eksik kalır, onun istediklerini bir türkü tam yapamazsın. Ona giderek daha çok kızarsın. O da, sana kızar. Anlaşılamadığını düşünür. Sende anlaşılamadığından yakınırsın.
8. Hayatı hissedemeyen çocuk...
Hayat sahici mi? Öyle değilmiş gibi geliyor da...Temiz ama temiz değilmiş gibi... Her hazırlığı tamam, ama hiçbir hazırlığı yokmuş gibi... Yapılanlar sanki yapılır yapılmaz, eylem-hafızamızdan siliniyor. Hiçbir iz bırakmadan kayboluveriyor. Her yaptığımızı tekrar tekrar denetlemek, yaşananları hiç olmamış gibi algılamak, yapılanların devamlılığını ancak yapıldığı anla sınırlamak... Devamlı aynı şeyleri yapmak. Belleği birkaç basamaktan geriye gitmeyen ve söz tutmayan bir bebek belleği haline getiren bu sürece, bir çocuğun dayanması zordur. Yaşadıklarının sahiciliğinden hep şüpheye düştüğünde, yaşananları doğrulamaktan başka bir çare bulamayan çocuk, ısrarcıdır. Yaşayabilme telaşındadır. Bu günden ayrılmak istemez, bu gün ya da bu an, daha telaffuz ederken kelimeleri, geçmişte kalıverir. Bugün olarak bellediği bir geçmişe tutunan çocuk, tutucu ya da ilerlemeyi önleyici bir “siyasi” pozisyonuna sürükleniverir.
9. Dikkat dağılır ve toparlanır...
Obsesif bir çocuksanız eğer, dikkatiniz toplandığında dağılamaz. Nereye takıldınızsa, orada kalır. Dikkat dağınıklığı olan bir çocuksanız, dikkatinizi toplamanız zordur. Obsesif çocuklar, tedavi edildiklerinde, bazen o an’a tutsaklıktan kurtulmanın coşkusuyla, kontrolünü tümüyle bırakıverirler. Hareketli ve takıntılı olmak çelişkili gözükebilir. Kontrolsüzlüğün bir şekli “çok kontrol” ise, diğeri de “hiç kontrol”.
10. Edebiyat gençleştirir...
Çünkü hayat söz ile zapt edilebilir. Bir yazar (Leyla İpekçi), Hürriyet’te yayımlanan bir röportajda diyor ki: “Edebiyatçı olmadan önce daha yaşlıydım. Çünkü hayat daha hızlı akıp geçiyordu.” Söz kullanma becerisinin gelişmesi, çocuğun hayatı ve zihni üzerindeki kontrolünü arttırdıkça, hayatı yavaşlatır. Söze dayalı beynimiz, sözsüz beynimizden daha ağırdan alır süreçleri. Hayatın hızına ayak uydurabilmek, hayata kaybolup gitmemek için ihtiyacımız olan bir yavaşlamadır bu. Bir bakışla karar veren sözsüz yanımızın süratini kesen sözlü yanımız, obsesif oldukça işi hayatı durdurmaya vardırır. Hayatın durmasını, hayatın bitmesi gibi görenler de olacaktır. Obsesifliğimiz depresyonla “taçlanır”. Korkular biter, hayat durduğu için. Hayatın tekrar hızlanmasında neler olacağının korkusu, çocuğun içini kaplar. “Tedaviye direnç”, korkunun aldığı son şekilde başka bir şey olamayabilir. O sırada çekilecek bir fonksiyonel manyetik rezonans, sol hemisferde artmış kan akımının kaudat çekirdekte yoğunlaştığını gösterebilecektir.
Doğum sırası çocuğun kendini nasıl gördüğünü etkileyebilen bir faktör olarak ele alınabilir.
Bu alanda yapılmış bazı çalışmalar, ilk çocukların üniversiteye daha fazla gittiklerini bildirmiştir. Ortanca çocuklar kendilerini en az değer verilen olarak tanımlama eğiliminde olmuşlardır. Ortanca çocuklara yaklaşımda en uygun yöntem, her durumun, yani hem küçük hem de büyük olmanın olumlu yanlarının birlikteliğinin vurgulanmasıdır.
Tüm çalışmalarda ele alınan ortak nokta, ebeveynlerin her bir çocuğu ayrı bir birey olarak değerlendirmesi ve çocuklar arası karşılaştırmalardan kaçınması gerekliliğidir. Aşağıda ifade edilen özellikler tüm aileler için düşünülmemelidir. Ancak sık görülen durumlar olarak dikkate alınabilir. Önemli olan bu olasılıkları dikkate alarak, olumsuz duygu ve düşüncelerle baş etme yolunda hazırlıklı olmaktır.
TEK ÇOCUK :
Şımartılmış.
Erişkinler daha becerikli görüldüğünden kendini yetersiz görebilir.
Dikkatin odağındadır, genellikle konumundan memnundur ve özel hisseder.
Öncelikle kendini düşünür.
Başkalarının desteğini kullanmayı kendi çaba göstermesine tercih eder.
İsteği olmadığında haksızlığa uğradığını düşünür. İş birliğini reddedebilir.
İstediğini almak için “böl ve yönet” oyununu oynar.
Çocukken akran ilişkileri kötü iken, erişkin olunca diğerlerinden daha iyidir.
Ancak isterse başkasına yardım eder.
Yaratıcıdır.
İlk çocuklarda görülen zorlu karakter özelliklerini ve küçük en küçüklerde görülen yetersizilik duygularını gösterebilir.
İLK ÇOCUK :
Belli bir süre tek çocuktur ve dikkatin odağında olmaya alışmıştır.
Diğer çocukların öncülüğünü alma hakkı olduğuna inanır. Haklı olmak ve diğerlerini kontrol etmek genellikle önemli olur.
İkinci çocuk doğduğunda sevilmediği, ihmal edildiği duygusuna kapılabilir. Ebeveynin dikkatini yeniden kazanmak ve korumak için ebeveynlerine “uyumlu” davranır. Eğer bu işe yaramazsa kötü davranmayı seçer.
Becerikli, sorumluluk sahibi bir davranış tarzı geliştirebilir ya da çok güvenilmez davranabilir.
Bazen başkalarını korumak ve onlara yardım etmek için can atar.
Başkalarına “buyurmak (onlardan bir şey istemek)” için uğraşır.
İKİNCİ ÇOCUK :
Ebeveynlerinin bölünmemiş dikkatlerine hiçbir zaman sahip olmamışlardır.
Her zaman yanında, kendinin önünde giden bir kardeş vardır.
Bir yarış içindeymiş gibi davranır ve ilk çocuğu yakalamaya, geçmeye çalışır. Eğer ilk çocuk “iyi” ise, ikinci “kötü” olabilir. İlk çocukta görülmeyen beceriler geliştirir. Eğer ilk çocuk başarılı ise kendinden ve yeteneklerinde emin olamaz.
Asi olabilir. Sıklıkla durumundan, konumundan memnun değildir.
Eğer üçüncü bir çocuk doğarsa, kendini sıkışmış hisseder ve üçüncü çocuğu aşağılama eğilimi gösterir.
ÜÇ ÇOCUĞUN ORTANCASI :
Ne ilk çocuğun haklarına ne de küçük olanın gördüğü hoşgörüye sahiptir. Bir adaletsizlik içinde gibi hisseder.
Sevilmediğini, sıkışmışlık içinde olduğunu hisseder.
Ailede bir yeri olmadığını düşünebilir.
Güvenilmez, “problem çocuk” olabilir ya da diğer çocukları aşağılayarak kendini yükseltme eğiliminde olur.
Adaptasyon becerisi yüksektir. Hem küçükle hem de büyükle baş etmesini öğrenir.
EN KÜÇÜK ÇOCUK :
Tek çocukmuş gibi davranır. Diğer her kardeşi daha büyük ve daha güçlü görür. Başkalarının işleri halletmesini, kararları ve sorumlulukları almasını bekler.
Kendini en küçük ve en zayıf olarak görür. Ciddiye alınmadığını düşünebilir.
İşlerinin yapılması yolunda ailenin patronu olur.
Aşağılık duygusu geliştirebilir ya da hızla ilerleyip bir önce doğan kardeşini geçmeye çalışabilir.
Bebek kalır ve başkalarından istemeye alışır.
Eğer üç kardeşin en küçüğü ise, ortanca kardeşe karşı en büyükle işbirliği kurar.
Hastalık ve Hastaneye Yatışın Çocuk Üzerindeki Etkisi
“Her şeyin başı sağlık” sözü hepimizin çok iyi bildiği bir deyiş olsa da, çoğumuz hastalanmadan pek de aklımıza getirmeyiz, “iyi” olmadan hiçbir şeyin eskisi kadar tatlı olamadığını, bir kez hasta olmadan ya da çok yakınımızdaki biri ciddi bir hastalık yaşamadan gerçekten anlayamayız.
Bir de kendimizden çok sevdiğimiz çocuğumuz hastalandı mı, bir de elimizden bir şey de gelmiyorsa, tek düşüncemiz ve temennimiz onun tekrar sağlığına kavuşması oluverir. Çocukta ortaya çıkan ciddi bir hastalık, hem çocuğun hem de ailenin yaşam düzenini ve hayatı algılayışını belirgin ölçüde değiştirebilmektedir. Bu durum hastalığın doğrudan kendisinin değiştirdiği biyolojik işlevler ve bunların ruhsal yansımaları ile, öte yandan “hasta olmanın” getirdiği yeni rollerin paylaşılması aracılığıyla şekillenmektedir.
aslında genel düşüncenin aksine, çocuklarda her hastalık ve hastaneye yatış ruh sağlığında bozulmalara neden olmaz. Bu etkide, zorlanma ve sıkıntının düzeyi, bireysel özellikler ve çocuğun gelişim aşaması belirleyici rol oynar. Çocuğun bilişsel olgunluğu arttıkça hastalığı kavraması artacaktır. Etkin destek ve yaklaşım için çocuğun gelişim düzeyini ve duygularını bilmenin yanı sıra, hastalıkla ilgili inançları da incelenmelidir. Bir örnek vermek gerekirse, Jean Piaget’nin kuramına göre somut işlemler döneminden itibaren (7-11 yaş) çocuk hastalık yapan nedenleri, gerçekçi neden-sonuç ilişkileri kurarak anlamaya başlar. Daha öncesinde, örneğin beş yaşından önce, çocukların mikrop kavramını anlayamadıkları ortaya konmuştur (Wilkinson, 1987).
Bebeklerde Stres
Günümüzde artık neredeyse hepimizin yakından tanıdığı “stres” kelimesi, ruh sağlığını etkileyen çevresel etkenlerin yoğunluğu için kullanılan bir sözcüktür.
Stres dediğinde, erişkin yaşantısında ile akla gelenler maddi sorunlar, iş yükü, eş ile geçimsizlik, kültürel baskılar vs. olmaktadır. Yaş küçüldükçe özellikle ergenlerde akran ilişkileri, cinsel hayat önde giden stres kaynakları olur. Daha küçük yaşlarda ise okul ve aile ilişkileri kişinin en önemli iki yaşam alanıdır ve bu noktalarda yaşanan değişimler, zorluklar stres kaynağı olmaktadır.
Henüz dünyanın, kendinin çok da farkında olmayan bebekler için de stres söz konusudur. Bu yaşlarda stres çocuk üzerine doğrudan etkili olabileceği gibi (ör, fiziksel istismar), ebeveynleri etkileyen her hangi bir neden de dolaylı olarak çocuk için bir stres etmeni oluverir. Özellikle 3 yaşından önce, ebeveynlerle, özellikle de anne ile ilişkiyi etkileyen hemen her türlü değişim ve zorluk çocuk için de olumlu ya da olumsuz bir etki oluşturma potansiyeli taşır.
Bu yaşlar için (0-3 yaş) tanımlanmış, önemli stres faktörleri olarak aşağıdakiler sayılabilir:
Çevrede bir şiddet olayına tanık olma
Doğal afet
Ebeveynden ayrılma- iş nedeniyle
Ebeveynden ayrılma- diğer bir nedenle
Ebeveynin hastalığı- fiziksel
Ebeveynin hastalığı- psikiyatrik
Ebeveyn kaybı
Evin aniden kaybedilmesi
Evlat edinilme
Fiziksel hastalık
Fiziksel olarak aniden incinme/yaralanma
Hastane yatışı
İhmal
İstismar- cinsel
İstismar- duygusal
İstismar- fiziksel
Kaçırılma
Kardeş doğumu
Koruyucu ailede kalma
Önemli bir yakının kaybı
Önemli bir yakının travma geçirmesi
Taşınma
Yoksulluk
Yuvaya başlama vs.
Bu faktörler her çocuk için farklı etkiler yaratsa da, bazı çocuklar bu etkilere diğerlerine göre daha hassas olsa da, stres etkenlerinin varlığı ve şiddeti arttıkça, her çocuk/bebek kendi içinde etkilenebilir. Başka bir deyişle, stres etkenlerinin varlığında dahi nispeten olumlu bir davranış ve duygulanım görüntüsü içinde olan bir bebek, stres etkenleri ortadan kalktığında, ya da hafiflediğinde, daha önce göstermediği ölçüde, daha iyi bir görüntü sergileyebilir. Öte yandan, psikososyal gelişimi tamamen normal olan bir bebek, tek bir stres etkeni ile ciddi ruhsal sıkıntı içine girebilir.
Stres etkenlerinin çocuğu etkileme şiddeti, o etkenin süresi, şiddeti, anlamı, telafi mekanizmaları, çocuğun bilişsel kapasitesi, gelişim düzeyi vs. gibi faktörler tarafından şekillenir.
Önemli bir nokta da, çocuk/bebek herhangi bir sorun ortaya koymuyor diyerek, olası stres faktörlerinin görmezden gelinmemesi gerekir. Ancak, belirli şiddetteki stres hayatın her aşamasında var olmaya devam edecek, zaman zaman itici güç olacaktır. Önemli olan, bu olasılıkların farkında olmak, gerekli önlemleri almak ve stresle baş etme yöntemlerini ve becerilerini geliştirmektir.
Hiperaktif Deyip Geçme
“Günümüz çocukları kadir kıymet bilmez oldular. Laf anlamaz, saygı duymazlar. İtaat etmez, sorumluluk nedir bilmez, derslerine çalışmazlar. Oysa bizim zamanımızda...”
Ancak, günümüzde DİKKAT DAĞINIKLIĞI ve HİPERAKTİVİTE denen bir özel durum var ki yukarıdaki kuşaklar arası fark ile açıklanamaz. Eski öğretmenler, sınıfta sırasında oturamayan çocukları pek bilmezler. Son yirmi yıldır, öğretmenler sınıfta yerinde duramayıp devamlı dolaşan çocuklarla karşılaşmaktalar. Bu çocuklar, kendilerini derse verememekteler. Oysa bu çocuklar geri zekalı değiller. Çünkü kendilerini kısa sürede olsa derslerine bir verseler, öğrenebiliyorlar. Esas mesele, onları dersin başında tutabilmekte.
Sonuç olarak, çoğu zeki oldukları halde bu çocuklar, derste başarısız olmaktadır. Ayrıca, bu çocuklar sınıftaki davranışları ile arkadaşlarının da dikkatini dağıtmaktadır. Arkadaşlarının kalemine defterine ‘sataşmakta', hatta hırçın tavırları ile zaman zaman onların canlarını yakmaktalar. Doğal olarak, pek çok çocuk böyle hiperaktif bir çocukla arkadaşlık etmek istememektedir. Bunun sonucunda bu çocuklar dışlanmaktadırlar.
Haklı olarak, diğer çocukların velileri de dersin akışını bozan, kendi çocuklarının eşyalarına ve hatta kendilerine zarar veren, düz duvara tırmanan bu çocukların sınıfta olmasına rıza göstermemekteler. Konunun diğer halkasını oluşturan öğretmenler için de sınıfta bir hiperaktif öğrencinin varlığı, hem müfredatın sürdürülmesinde hem sınıf ahenginin korunmasında çeşitli sorunlar çıkarmaktadır. Bu konunun bir halkasını da hiç şüphesiz, hiperaktif bir çocuğa sahip aile oluşturmaktadır. Okul çağına kadar biraz şımarıktır, biraz hareketlidir diyerek çocuğunun peşi sıra saçını süpürge eden aile, okul kapısında ‘red ‘ cevabı almaya başlayınca, adeta ‘ŞOK' geçirir. Öğretmen değiştirilir sorun çözülmez, ağırlaşır. Okul değiştirilir sorun çözülmez, ağırlaşır. Son halka, şüphesiz, hiperaktif çocuğun kendisidir.
Önceleri ‘inatçı, tembel, dikkatsiz, başarısız' gibi sıfatlar ile aşağılanan çocuk, giderek çığırından çıkar.
‘Ah! Şu büyükler bir anlasalar onun dikkatini toplamamakta inat etmediğini...
Ah! Bir anlasalar onun dikkatinin toplanamadığını...
Ah! Bir bilseler bu kadar çok hareketli olmasının onun elinde olmadığını...' En vicdan yakan durumun ise onun bu durumu bile anlatamayacak kadar küçük ve zavallı olduğunu.
Ah! Bir bilseniz, bu çocukların çoğunun uygun bir yaklaşımla tamamen normal davranışlara sahip olabileceklerini...
Ah! Bir bilseniz onları sınıftan atmak yerine topluma kazandırmanın gerekliliğini...
Tam tersine onları sınıftan atarak onları yok edemeyeceğinizi... Ve hatta topluma sorunlu birer erişkin olarak katacağınızı... Üstelik bunun farkına bile varamayıp, ‘Ah! Eski devirler ne güzeldi, oysa şimdiki gençlik...' diye hayıflanacağınızı.
Uyku - Hergün Yaşanan Ayrılık
Uyku, hayatımızın gündelik bir dönüm noktasıdır. Her akşam, çocuk anne-babasından ayrılır. Ne olduğunu tam da bilmediği bir dünyaya, uykunun dünyasına gider; sabaha geri dönmek üzere.
Bu ayrılık noktasında, çocuklar tedirginleşebilir, ayrılmak istemeyebilirler. Uyandığında herkesi ve herşeyi bıraktığı gibi bulabileceğinden emin olmak isterler.
Günlerinin nasıl geçtiği, geceye, uykuya geçişlerini belirleyebilir. Uyku tarzı, bir bakıma, pek de kolay değişmeyen bir özellik olarak, çocuğun yapısı, özellikleri ve bilhassa ayrı olmaya dayanıklılığı hakkında fikir vericidir.
Bu dönüm noktasının en uygun nasıl geçileceğini bilebilmek için uykuyu tanımalıyız. Bu yazıda uykunun özellikleri ve uykuyu kolaylaştırıcı düzenlemeler hakkında bilgiler bulacaksınız.
Hayatta kalabilmek için uyumak zorundayız. Bugünden on binlerce yıl öncesinde yaşamış atalarımız açısından düşündüğümüzde, uyumak çok tehlikeliydi. Onlar, vahşi doğanın içinde güvensiz koşullarda, vahşi hayvanlara yem olmadan uyumayı sosyal dayanışma sayesinde başardılar. O dönemlerde, insanların hep beraber ve nöbetleşe uyuduklarını biliyoruz. Sosyal bir grup içindeki birey, grubun koruması altında güven içinde uyuyabilmekteydi.
Şimdi artık hayatımızda vahşi hayvanlar yok; ama yine de rahat bir uykuya dalabilmek için güvende olduğumuzu hissetmemiz gerekiyor. Bir kabile ya da grup olarak uyumak pek mümkün ve pratik gözükmese de, çocuklar yanlarında birilerinin varlığına fazlasıyla ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyaç günümüzde başkalarının fiziki varlığı şeklinde olmasa bile, psikolojik olarak varlığını hissettirmesiyle karşılanabilir.
Başkaları için değerli olduğunu bilmek, güvende olduğunu hissetmek özellikle çocukların uykuya rahat dalabilmelerinde önemli bir rol oynar. Rahat edemeyenler, ailenin psikolojik varlığı ile yetinemeyenler, anne-babalarının yatağına atıverirler kendilerini...
Niçin uyuruz?
Uyku vücudumuzun olmazsa olmaz bir fonksiyonu. Uykusuz yaşayamayacağımızı hepimiz biliyoruz; sadece gözleri kapatıp dinlenmek uykunun yerini tutmuyor. Uykuya bu kadar gereksinim duyanlar sadece biz insanlar değiliz, tüm canlıların o ya da bu şekilde uyku uyuduğu biliniyor. Peki ama, hepimiz neden uyuyoruz?
Neden uyuduğumuz sorusunun yanıtı henüz bulunamamış durumda. Uykunun hafıza ve hatırlama ile ilgili olduğuna dair bilgiler var. Ayrıca bağışıklık sistemimize etkisi olduğu, bu nedenle hastalıklar sırasında iyi bir uykunun iyileştirmeyi hızlandırdığına inanılıyor.
Uykunun gelişmekte olan beyin için büyük önemi olsa gerek, ne de olsa en çok küçük çocuklar, yani beyni en çok ve en hızlı gelişenler uyuyor. Bebeklerde uykunun beynin yapılanması ve yeni edinilen becerilerin beyinde yerleşikleşmesi üzerine önemli etkisi olduğu düşünülüyor. Ayrıca büyümeyi etkileyen bazı hormonlar daha çok geceleri salınıyorlar. “Çocuklar uyusun da büyüsün” sözü boşa değil; söyleyenlerin bir bildiği olsa gerek.
Uyku döngüsü
Uyku konusunda yapılan beyin çalışmaları uykunun birbirini takip eden, birbirinden farklı bölümlerden oluştuğunu göstermekte. Uyku süresince beynimizin aktivitesi göz önüne alındığında uykuyu 2 ana kısma ayırmak mümkün: REM ve non-REM uykusu.
Gece boyunca bu iki tip uyku arasında gidip geliriz. REM uykusu sırasında uyandırılmak daha kolaydır, uyandığımızda genellikle kendimizi dinlenmiş hissederiz. Bu dönemde beynimizde müthiş bir hareketlilik vardır. REM uykusu sırasında görürüz rüyalarımızı, kabuslarımızı. Sabaha doğru daha uzun sürelerle REM uykusunda kalırız. Bu dönemde kalp atışımız, soluk alıp verişimiz düzensizleşebilir, göz, diyafram ve bazı solunum kaslarımız dışındaki istemli kaslarımız pek işlemez.
Non-REM uyku ise giderek derinleşen bir uyku dönemidir. Bu dönemin sonunda ağır bir uykuya dalarız. Sonrasında REM uykusu başlar, kimi zaman arada uyanır gibi olabiliriz. Non-REM uykusunda vücut fonksiyonlarımız en düşük seviyelerdedir. Non-REM uyku sırasında uyandırılmak zordur, uyansak bile sersem gibi oluruz. Özellikle çocuklarda uykunun ilk 2-3 saati derin uykuda geçirilir. Uyanıkken çok aktif olunması, gün içinde yorulma sonucunda ağır uykunun süresi uzar. Az uyuduğumuzda, ertesi gün daha derin uyuruz. Öğleden sonra uykusunu kaldırdığımızda, çocuklar daha derin uyumaya başlarlar. Bir uyku dönemi yaşa göre farklılıklar göstermekle birlikte ortalama olarak yaklaşık 90-120 dakika sürer. Gece boyunca 4-5 kez tekrarlanır. Bu dönemler bebeklerde daha kısa sürebilir, daha çok sayıda tekrarlanır.
Hangi yaşta ne kadar uyku?
Yenidoğan bebekler günün 16-23 saatini uykuda geçirirler. İlk aylarda bebekler gün içinde sık sık ve kısa sürelerle uyurlar. Altı aylık bebekler günde 14 saat, 12 aylık bebekler ise yaklaşık olarak 13 saat uyku uyur. Gündüz uykusu sayısı genellikle 1 yaş civarında ikiye, 18 ay civarında bire iner.
İki yaşındaki bir çocuğun günde 10-12 saatlik bir gece uykusu ve 1-2 saatlik bir öğleden sonra uykusu olması beklenir. Öğleden sonra uykusunun süresi giderek azalırken gece uykuya yatış saati sabit kalır.
Altı dokuz yaş arasındaki çocuklar ortalama olarak 11, 12 yaşındaki çocuklar 10 saatlik gece uykusu uyurlar. Bu yaşlardaki çocuklar uyku sırasında daha sakindir, daha az hareket ederler.
Ergenliğin başlaması ile birlikte uykuya olan gereksinim artar. Ancak yapılan çalışmalar bu yaşlardaki çocukların gereğinden az uyku uyuduklarını göstermektedir.
Yukarıda verilen süreler ortalama sürelerdir. Kişiden kişiye ciddi farklılıklar gözlenebilir. Çocuğunuz bu sürelerden daha fazla ya da az uyuyorsa telaşlanmayın.
Uykunun gelişimi
Yenidoğan bir bebek için başlangıçta gece gündüz arasında uyku açısından bir fark yoktur. Bebek ilk zamanlar gün boyu sık sık uykuya dalar ve kısa sürelerle uykuda kalır. Bebeğe gece gündüz farkını öğretmek için gündüz daha gürültülü, canlı bir ortam yaratırken gece mümkün olduğu kadar sessiz olmak gerekir. Gündüz onunla bol bol konuşup oynamak, gece ise gerekmedikçe ışık açmamak, konuşmamak, gereksinimlerini karşılayıp odadan çıkmak uyku düzeninin oluşması için bebeğe yardımcı olacaktır.
Bebek 2 aylık olduğunda beyin gelişimine paralel olarak uyku düzeninde de ciddi değişimler olur. Vücudun biyolojik saati oluşmaya başlamıştır. Zamanla toplam uyku süresi kısalırken bebek bir seferde daha uzun süre uykuda kalabilir. Üç aylık bebeklerin yaklaşık % 50’si geceyarısından sonra en az 5 saat anne babaya gereksinim duymadan uyuyabilecek duruma gelirler. Emzirilen ya da erken doğmuş bebeklerde bu düzen biraz daha geç oluşmaktadır.Yabancılamanın başlaması ile birlikte 6 aydan sonra gece uykularında bir miktar bozulma görülebilir. Dokuz ay civarında ayrılık anksiyetesinin gelişmesi de uykuyu olumsuz etkileyebilir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi bu dönemde bebekler kendilerini güvende hissederlerse ve kendi kendilerini rahatlatabilmenin yollarını bulurlarsa uykuya dalmaları ve uykuda kalmaları daha kolay olacaktır.
Üç yaş civarında gündüz uykusunun bırakılması sonrasında çocuklar daha derin uyumaya başlarlar. Beş ile yedi yaş civarındaki çocuklar fizyolojik olarak en iyi uyuyan çocuklardır. Uyanık iken cin gibi olurlar, uykuda iken derin uyurlar.
Ergenlikte biyolojik olarak önemli değişiklikler olur. Bu dönemde uykuya gereksinim artsa da, ergenler geç saatlere kadar uyanık kalır, sabah ta okula gittiklerinden erken kalkarlar. Bu nedenlerle gün boyu uykulu uykulu dolaşırlar.
Bebek nerede ve nasıl yatacak?
Beşik ya da karyolada yatacak,
Sırtüstü yatacak,
Yatağı sert olacak,
Yatağında yastık ve benzeri yumuşak nesneler olmayacak,
Anne-Baba ve Çocuklar Arasında İletişim
Anne-baba ve çocuk arasındaki iletişim yalnızca bilgi alışverişi anlamına gelmez. Bu ilişkide, aynı zamanda karşılıklı duygu ve düşüncelerin aktarımı da söz konusudur. İletişim denilince çoğu insanın aklına konuşmak gelir. Oysa ki burada konuşmaktan daha önemli olan ve belki de en zor öğrenilen şey dinlemektir.
Anne-baba ve çocuk arasındaki iletişimin ilk temelleri bebeklik döneminde atılır. Bebeğin kendilerine gülümsediğini gören anne ve baba da ona gülümseyerek ve konuşarak karşılık verirler. Bu bebeği daha da mutlu eder.
İyi gözlemci olan ve bebeğin diyalog isteğini fark eden anne-babalar bu konuda daha başarılı olurlar. Anne-baba ve çocuk arasındaki mesaj alışverişi yalnız konuşulan sözcüklerle sınırlı kalmaz, onların ötesinde anlamlar taşır.
Karşılıklı bilgi alışverişinden başka duyguları da paylaşırlar ve birbirlerine destek olurlar. İyi iletişim kurmayı başarabilen aileler yaşamlarındaki acı-tatlı tüm olayları ve sorunları paylaşmayı bilen ailelerdir. İyi iletişim kurmak için çocukla yalnızca konuşmak yetmez; aynı zamanda, ona hareketlerle duyguların da hissettirilmesi, yani vücut dilinin de kullanılması gerekir. Bu da zamanla öğrenilebilen bir durumdur
--------------------------------------------------------------------------------
Çocuklarda Cinsel Kimlik Gelişimi
Oedipus, Shakespeare'in eserlerinde bir erkek çocuktur. Shakespeare, Oedipusun kraliçe olan annesi ile olan anne-çocuk ilişkilerini anlatır. Bu anne-çocuk ilişkisi psikanalizin de konusu olduğundan, bu durum kitaplara, Shakespeare'in oyundaki kahramana atfen 'Oedipus kompleksi' olarak geçmiştir.
Çocuklar beş yaş civarında cinsel kimlik bulma çabası içine girerler. Erkek çocuklar baba rolünü benimserler. Babaları gibi annelerine yakınlaşırlar. Anneyi kazanmak için baba ile rekabet etmeye başlarlar. İşte, çocuğun iç dünyasında sessizce kurduğu bu düzenek bir erkeklik taslağıdır. Çocuk için bu sıkıntılı bir dönemdir. Çünkü baba güçlüdür. Ayrıca, anne ile baba arasında çözemediği özel bir yakınlık vardır. O halde, bu durum çocuk için bir krizdir. Bir sure sonra bu güçlü adam ile rekabet etmenin zorluğunu ve imkansızlığını farkeder. Babanın gücünü kabul eder. Baba ilekendini özdeşleştirip babanın safına geçer.
İlk İki Yaş ve Çocuğun Yetiştiği Ortam...
Beynin kopyalama yeteneği muhteşem bir olaydır. Fakat bu muhteşem doğa olayının bir fotoğraf makinesine yenildiğine şahit olduğumuz çok olmuştur. Ölümsüzleştirmek istediğimiz bir anın fotoğrafına bakarken dibine uzandığımız ağacın dallarındaki kıvrımların inceliğine o anı yaşarken dikkat etmediğimizi fark edersiniz. Fotoğraf makinesi sizin beyninizin o muhteşem kopyalama yeteneğinin çok üzerinde bir iş başarmış ve görüş açısı içindeki tüm detayları sizden daha mükemmel bir şekilde kaydetmiştir.
Bu mantıkla “bir fotoğraf makinesi beynimizin kopyalama yeteneğinden daha mükemmeldir” sonucuna varmak yanlış olur. Çünkü fotoğraf makinesinden farklı olarak beynin çevresel uyaranları* algılaması seçici bir özellik gösterir. Şöyle ki bu yazıyı okumaya bir an ara verin ve oturduğunuz yerden kalkmadan etrafa bir göz atın. Görebildiğiniz tüm detaylara dikkat etmeye çalışın. Ayaklarınızın bastığı zemine, altında bulunduğunuz kubbeye, renklerdeki çizgilerdeki detaylara şöyle alıcı gözle bir bakın. Az önce hiç fark etmediğiniz sayısız detay gördüğünüzü itiraf edin. Her an bu tür bir dikkatle çevrenize bakmaya ve görmeye devam etseniz bir süre sonra beyninizin gereksiz detaylara ne kadar fazla yorulabileceğini bir hayal edin. İşte beynin gereksiz detayları ayıklayıcı, bu seçici özelliği onun bu fotoğraf makinesi ile karşılaştırılamayacak olan muhteşem seçici kopyalama yeteneği ile mümkün olabilmektedir.
Bebeğin çevreden gelen tüm uyaranlar arasından annesinin kokusunu, sesini ayırt ederek seçebildiği bir gerçektir. Ancak yeni doğan bebek beyninin gereksiz detayları seçici yeteneğinin henüz biz yetişkinlerin sahip olduğu seviyede olmadığı açıktır. Yeni doğan bebeğin yürüme yeteneğinin henüz olmadığı gibi çevresel uyaranları ayırt etme yeteneğinin sınırlı olacağı da anlaşılabilir bir durumdur. Söz gelişi bebeklerin yürüme yeteneği bir yaş civarında gelişir. Peki bebeğin uyaranları yetişkin bir insan derecesinde seçici olarak algılama yeteneği ne zaman gerçekleşmektedir. Başka bir deyişle insan beyninin seçici algılama yeteneğini kazanabilmesi ne kadar sürede gerçekleşmektedir. Ya da beyin bu gelişme süreci içerisinde nasıl bir değişiklik ile karşı karşıyadır.
Bu soruya ilk yanıtlardan biri K.Lorenz’den gelmiş ve bu gözlemiyle Lorenz 1973 Fizyoloji ve Tıp dalında Nobel Ödülüne layık görülmüştür. Lorenz ördek yavrularının doğduktan kısa bir süre içinde annelerinin ardından ip gibi tek sıra halinde tıpkı anneleri gibi sağa sola sallana sallana yalpalayarak (paytak paytak) yürüdüklerini gözlemlemiştir. Lorenz anne ördek büyüklüğünde ve tıpkı anne ördek gibi yalpalayarak giden tekerlekli bir kutu yapmış ve yumurtadan yeni çıkan ördek yavrularının önünde bu kutuyu tıpkı anne ördek gibi hareket ettirmiştir. Yavrular anneleri yerine kutuyu takip etmişlerdir. Lorenz bu kez kendisi tıpkı anne ördek gibi yalpalayarak yumurtadan yeni çıkmış ördek yavrularının önünde yürümüş, yumurtadan yeni çıkmış yavrular bu kez tıpkı annelerini takip edercesine Lorenz’i takip etmişlerdir. O halde ördek yavrularının sallana sallana arkasından yürümeleri için anne ördek gereksizdir. Ördek yavrularının ip gibi tek sıra halinde yürümeleri için canlı ya da cansız ancak sallanarak hareket eden bir obje olması yeterlidir. Böyle bir uyaran varlığında ördek yavruları ip gibi bir sıra halinde yürüme ve önde gideni takip etme yeteneğine sahip olabilmektedirler.
Lorenz’in gözlemi bu kadarla kalmamıştır. Lorenz hemen ayaklanamayıp birkaç gün sonra ayağa kalkabilen ördek yavrularının ne annelerinin ne de önlerinde sallanarak giden canlı ya da cansız bir objeyi takip edebilme yeteneğine kavuşamadıklarını gözlemlemiştir. O halde ördek yavrularının öndeki objeyi takip edebilme yeteneklerini kazanabilmeleri yumurtadan çıktıktan sadece birkaç saat içerisinde olabilmektedir. İşte Lorenz’e Nobel’i kazandıran gözleminin yorumu bu noktadadır. Canlı beyni doğumdan sonra süresi her canlıya göre değişen “KRİTİK YAŞ” denen bir süreç geçirir. Bu süreç içinde canlı yavrusunun beyni karşılaştığı uyaranlar ölçüsünde yeni yapılara kavuşur. Bu yeni yapılanma o canlıyı hayat boyu devam edecek şekilde etkiler. Bu süreç içinde beyinde moleküler ve hücresel boyutta değişiklikler meydana gelir. Kritik yaş denen bu süreç her canlı için değişik bir süreyi kapsamaktadır. İnsan için bu süre kesin olarak belirlenene kadar doğumdan itibaren ilk 18-24 aylık dönem olduğunu şimdilik kabul edebiliriz. İşte bir Çocuk Hekimi ve Çocuk Nöropsikiyatrisine gönül vermiş bir Çocuk Nöroloğu olarak benim için en önemli nokta da buradadır. Çocuk beyni ilk 18-24 ay içinde bulunduğu ortamdan geriye dönüşü olmayan bir şekilde etkilenmektedir.
Otistik çocuk **ailelerinin hatırı sayılır bir çoğunluğu her bakımdan sağlıklı olan çocuklarının ilk 18 ay içinde ailenin yaşantısındaki bir değişiklikten sonra konuşma ve sosyalleşme yeteneklerini yitirdiğini ısrarla söylerler. Bu bir ev değişikliği, bakıcı değişikliği ve hatta bir süre anneden ayrılarak ve hatta anneanne babaanne gibi candan bir kişinin bakımında olmak gibi hepimiz için sıradan olabilecek bir değişiklik olabilir. Otizmin “buzdolabı anne” çocuklarında görüldüğü kavramı, otistik çocuk anneleri için yıllarca yıpratıcı olmuştu. Bu anneler çocuklarının rahatsızlığından kendilerini sorumlu tutarak yıprandılar. Sonunda bu kavram ortadan kalktı, ancak aileler çocuklarının ilk iki yaş içinde ruhsal bir travma ile örselendikleri konusundaki gözlemlerini söylemeye devam ettiler. Bunların ısrarla üzerinde durdukları çocuklarının “insan beyninin kritik yaş” döneminde geriye dönüşü olmayacak şekilde örselenmesiydi. Yoksa annelerinin “buzdolabı” diye nitelendirilecek soğuk ve duygusuz olmaları değil.
Üzerinde durmak istediğim bir başka nokta televizyon ve ilk 18-24 ay içinde ki çocuk ilişkisidir. Evinizde kedi köpek gibi evcil hayvan besliyorsanız, onların televizyondan gelen hemcinslerine ait seslere kayıtsız kaldığını, fakat sokaktan gelen hemcinslerine ait en ufak sese duyarlı olduğunu gözlemlemişsinizdir. Televizyondan gelen ses canlı sesten çok farklı metalik bir sestir. Evcil hayvanınızın beyni bu sese aşina değildir. Çünkü beyninin “kritik yaş” döneminde annesinin varsa kardeşlerinin sesini tanımıştır. Otistik çocukların genel bir ortak özelliği olan televizyona kilitlenme olayı da çocuğun beyninin bu kritik yaş döneminde televizyon sesine duyarlaşması nedeniyle insan sesi ve yüzü ile iletişim kurma yeteneğini geliştirememesidir. Bunun sonucunda da beyin geriye dönüşü olmayan bir şekilde yapılanmaktadır denilebilir.
Çocuk beyninin yeniden yapılanabilir, yeniden şekillenebilir yeteneğinin yüksek olduğu ilk 18-24 ay çocuk gelişiminde çok önemlidir. Bu dönemde beyin çevresel uyaranları seçici olamadan tıpkı bir fotoğraf makinesi gibi algılar ve kaydeder. Bu dönemde beyin algıladığı uyaranlara göre geriye dönüşü olmayacak yapıda şekillenir. Bu nedenle insan için kritik yaş olan ilk iki yaşta anne çocuk ilişkisi olabilecek en doğal haliyle korunmalı ve çocuğun çevresel uyaranlardan örselenmesine hiçbir şekilde fırsat verilmemelidir diyor ve annelere, anne adaylarına bebeklerinin tadını doyasıya ve katıksız annelik içgüdüleriyle çıkarmalarını diliyorum.
Bu arada Lorenz bir çoğumuz gibi ördekler zaten yalpalayarak yürür diye düşünüp bu olayı takip etmeseydi Nobel ödülünü alamazdı. Ona ve onun gibi gözlemcilere olan kıskançlığımı da belirtmeden geçemeyeceğim