RUH EŞİTLİĞİ
İmparatorla kunduracıların ruhları eş kalıptan çıkmadır. Kralların
gördükleri işlerin önemine ve ağırlığına bakarak, bu işlerin önemli ve
ağır nedenlere dayandığını sanırız, yanlış! Bizi işe süren, işten
alıkoyan nedenler, onlar için de aynıdır. Bizi komşumuzla
kavgaya sürükleyen neden, hükümdarları savaşa sürükler; uşağınıza
dayak atmanıza neden olan şey krala bütün bir ulusu mahvettirebilir.
Onların istekleri de bizimkiler kadar sudandır, ama kudretleri daha
fazladır; kral da, dilenci de aynı iştahla acıkırlar.
Kim bilmez ki delilik, özgür bir kafanın yiğitçe çıkışları, yüce ve
görülmedik bir erdemin ortaya attıklarıyla çok yakın kapı
komşusudur.
DÜNYANIN BİZE GÖRELİĞİ
Her varlık için en değerli, en yüksek varlık kendininkidir.
Başka varlıkların değerlerini kendi varlığını temel alarak
ölçer, ona göre yargılar verir. Bu temel ve ölçü olmadıkça hayal
gücümüz iş göremez. Başka bir çıkış noktası da yaratamaz.
Kendimizin dışına, ötesine gidemeyiz. Bu yüzden insanlar şöyle
düşünmüşler: Varlıkların en güzeli insandır. O halde tanrı onun
şeklindedir. Kimse erdemsiz mutlu olamaz, erdem de aklın dışında
değildir; akılsa insandan başka varlıkta yoktur. O halde tanrı insan
biçiminde olacak.
Ksenophanes bunu pek hoş anlatır; der ki: Eğer hayvanları da tanrılar
icadediyorsa -ederler a- onları kendilerine benzetip, övünürler. Niçin,
örneğin, bir kaz şöyle düşünmesin: Evrende her şey benim içindir.
Toprak, üstünde yürümeye yarar; güneşin işi bana ışık tutmak,
yıldızların işi yaşamım ve talihim üzerinde etkili olmaktır. Rüzğarlar,
sular bana filan rahatlığı sağlar. Bu gökkubbe benim kadar hiç
kimseyi kayırmaz.
Ben evrenin gözbebeğiyim. İnsanoğlu benim yiyeceğimi içeceğimi
arayıp buluyor. Oturacağım yeri yapıyor. Bana hizmet ediyor.
Buğdayı benim için ekip biçiyor. Gerçi beni kesip yiyor, ama bu işi
kendi eşlerine de yapıyor. Ben de insanoğlunu öldüren, yiyen kurtları
yiyorum.
Bir kartal aynı şeyi daha büyük bir gururla söyleyebilir; evrenin en
güzel, en soylu yeri olan göklerde istediği gibi uçabiliyor. (Kitap 2,
bölüm 13)
İnsanın en kötü durumu kendini bilmez ve yönetmez olduğu
zamandır. (Kitap 2, bölüm 2)
İNSANLAR ARASINDA
Öfke ve kin doğruluğun sınırları dışındadır; bu tutkular yalnız
işlerine akıllarıyla bağlanmayan insanların işine yarar. Doğru ve temiz
işler hep ölçülü ve ağırbaşlıdır.
Ölçü olmayan yerde kavga, gürültü ve haksızlık vardır. Doğru yol
uğrunda kendimi ateşe atabilirim; ama elden gelirse başkalarını
yanmaktan korurum. Montaigne Şatosu gerekirse herkesin evi ile
birlikte yansın; ama gerekmezse kurtulmasına sevinirim. İşimin bana
verdiği olanaklarla onu korumaya çalışırım.
Çoklarında gördüğümüz gibi iş sevgisi bir aksilik ve inatçılık
olmamalıdır böylesi çıkara ve bencil tutkuya dayanır. Kahpece ve
kurnazca bir harekete de cesaret dememeliyiz. Öyle gayretli kimseler
vardır ki bütün arzuları aslında insanlara kötülük ve eziyet etmektir.
Onları coşturan hizmet ettikleri erek değil çıkarlarıdır.
Savaşı haklı olduğu için değil, yalnızca savaş olduğu için kızıştırırlar.
Birbirine düşman iki dostunuz arasında gönül ve vicdan rahatıyla
yaşama olanağı vardır: Her ikisine aynı sevgiyi gösteremezseniz bile
sevginizde ölçülü kalırsınız, hiçbirine sizden her şeyi isteyebilecek
kadar bağlanmazsınız; ölçülü kalmak koşuluyla her ikisinin güzel
taraflarını tadarsınız; bulanık suda, balık avlamaya kalkmamak
koşuluyla yüzebilirsiniz.
Bütün varlığımızla her iki tarafa birden bağlanmak hem aklımıza
hem de vicdanımıza aykırı düşer. Birinin isteğine uyup ötekine ihanet
ettiğiniz zaman o dostunuz bilmez mi ki, aynı ihaneti kendisine de
yapabilirsiniz? İşine yaradığınız için sizi dinler, ihanetinizden
yararlanmaya çalışır; ama size kötü gözle bakmaya da başlar; çünkü
ikiyüzlü insanlar getirdikleri sözle yararlı olurlar, ama götürecekleri
sözle de zararlı olabilirler.
Birine söylediğim her şeyi gereğinde, belki biraz sesimi değiştirerek,
ötekine de söyleyebimeliyim.
Birinden ötekine götürdüğüm sözler önemsiz, bilinen, orta malı
sözler olmalı. Hiçbirine yalan söylememizi haklı gösterecek bir durum
düşünemem. Bana güvenilen bir sırrı kutsal bir emanet gibi saklarım;
ama sırları elimden geldiği kadar bilmemeye çalışırım. Dostlarımla şu
pazarlığı yapabilirim: Bana sırlarını az güvensinler, buna karşılık
benim her söylediğimin doğruluğuna inansınlar. Dostlarım bana her
zaman istediğimden çok fazla sır vermişlerdir. Philippides,
Lysimakhos'a pek akıllıca cevap vermiş. Kral ona: Dile benden ne
dilersin? Ne vereyim sana? dediği zaman: Sırlarınızı vermeyin de ne
verirseniz verin demiş. Bakıyorum, herkes kendisine verilen işin gizli
kapaklı her tarafını bilmek istiyor. Bunlar kendisinden gizlendi mi
küsüyor, ben ise göreceğim işten fazlasını söylemedikleri zaman rahat
ediyorum. Bilip de söylememenin üzüntüsünü duymak istemiyorum.
Kötü işte kullanılmışsam bari vicdanım rahat olsun. Hiç kimseye fazla
sevgiyle bağlanmak, bir uşak gibi sadık olmak istemem. Çünkü insanı
ihanete alet etmeye kalkarlar. Kendine ihanet eden efendisine haydi
haydi ihanet eder.
Gelgelelim öyle krallar vardır ki, insanı yarı yarıya istemezler, kayıtlı
şartlı bağlılıkları küçük görürler. O zaman çaresiz, kendilerine
koşullarımı söylemeyi daha uygun bulurum; çünkü, kölelik
konusunda, yalnız aklın köleliğini kabul edebilirim ki, onu bile
gereğince yapamıyorum. (Kitap 3, bölüm 1)
Perhizle, reçetelerle, disiplinle yaşamaktan daha ahmakça, daha
hımbılca bir yaşama yolu olamaz. (Kitap 3, bölüm 13)
--------------------------------------------------------------------------------
HEKİMLİK ÜSTÜNE
Bir hekimin, bir başka hekimin reçetesini, hiçbir şey eklemeden ya
da eksiltmeden kullandığını gören olmuş mudur dünyada? Bundan
anlaşılıyor ki hekimler ünlerini, dolayısıyla kendi yararlarını hastaların
yararından çok düşünüyorlar. Aralarında en bilgesi en eski çağda bir
hastaya bir tek hekimin bakmasını gerekli saymıştı; çünkü o hekim
başarılı olmazsa, bir tek adamın yanlışı bütün hekimlik sanatına
yüklenecek kadar büyütülmez; başarılı olursa da, tersine, onur payı
daha büyük olur. Çokluk oldukları yerde hem mesleklerini gözden
düşürürler, hem de yararlı olmaktan çok zararlı olurlar. Hekimlik
biliminin büyükleri arasında hiç bitmeyen ve yalnız çok kitap
okuyanlarca bilinen anlaşmazlıkla yetinmemeleri, besleyip
sürdürdükleri görüş ayrılıklarını ve değişkenliklerini üstelik halka
göstermeleri gerekirdi.
Hekimlikteki eski çatışmaya bir örnek ister misiniz? Hierophilos
hastalıkların öz kaynağını safra ve benzeri akıtlarda görür Erasistratus
kırmızı kanda; Asmlepiades gözeneklerden geçen görünmez
atomlarda; Alkmeon beden unsurlarının eşitsizliğinde ve aldığımız
havanın niteliğinde; Strato aldığımız besinin çokluk, çiğlik ve
bozukluğunda; Hippokrates ruhlarda. Hekimlerin dostu ve benden iyi
bildikleri Plinius bu konuda sesini yükselterek der ki:
Yararlanacağımız bilimlerin en önemlisi, yaşamamızı ve sağlığımızı
korumakla görevli bilim, ne yazık ki, bilimlerin en kararsızı, en
bulanığı, en çok değişmelere uğrayanıdır. Güneşin yüksekliğinde ya
da astronomi kestirmelerinin bir rakamında aldanmanın büyük bir
tehlikesi yoktur ama tüm varlığımızla ilgili olan bu alanda, kendimizi
bunca ters rüzgarların esintisine bırakmak akıl karı değildir.
Peloponez savaşından önce bu bilimden pek söz edilmezdi;
Hippokrates ün sağladı ona. Onun ortaya koyduğu her şeyi
Khrysippos alt üst etti. Sonra Erasistratus, Aristotelles'in torunu,
Khrysippos'un bütün yazdıklarına karşı çıktı. Onlardan sonra gelen
Deneyciler bu sanatı uygulamakta bambaşka bir yol tuttular. Bu
sonuncuların ünü azalmaya başlayınca Herophilos bir başka hekimlik
getirdi ki, Asklepiades de onu yıpratıp yıktı. Derken, ardı ardına,
Themison'un, Musa'nın görüşleri geçerlik kazandı, daha sonra
Messalina'ya yakınlığıyla ünlü Vexius Valens'inkiler. Hekimlik
imparatorluğu Neron zamanında Tessalus'un eline geçti, o da
kendisinden önce geçerli olan her şeyi yıktı batırdı.
Onun öğretisini yıkan Marsilyalı Crinas bütün hekimliği yeniden
yıldızların devinimlerine bağladı, yemeyi, içmeyi, uyumayı Ay'ın ve
Merih'in keyfine göre ayarladı.
Onu yıkıp yerine geçen yine Marsilyalı Charinus oldu. O da, eski
hekimliğe saldırmakla kalmayarak, halkın yüzyıllardır alışkın olduğu
sıcak sularla tedavi yolunu değiştirdi. Kışın bile herkesi soğuk sularla
yıkatıyor, hastalarını herhangi bir derenin sularına sokup çıkarıyordu.
Plinus'un zamanına kadar hiçbir Romalı henüz hekim olmaya tenezzül
etmemişti; bu işi yabancılar ve Yunanlılar görüyordu; nasıl ki biz
Fransızlar arasında da Latinciler görmektedir; çünkü, der bir büyük
hekim, dilinden anladığımız bir hekimliği, pek tutmayız kolay kolay;
kendi elimizle toplayacağımız otların şifalı olabileceğine de pek
inanamayacağımız gibi. Bizde bulunmayan bazı otları kendilerinden
aldığımız uluslarda hekimler varsa, onlar da kendi topraklarında
yetişmeyen bizim lahana ve maydanozlarımızı, aynı tuhaflık, nadirlik
ve pahalılık dolayısıyla kimbilir ne şifalı bulurlardı; çünkü o kadar
uzaktan, türlü zorluklar ve tehlikeler göze alınarak getirilen şeyleri
kim küçümsemeye kalkabilir?
Hekimlikteki eski değişmelerden sonra bize kadar daha niceleri oldu;
çoğu kez de kökten ve toptan değişmeler zamanımızda Paraselsus'un,
Fioravanti'nin, Argenterius'unkiler gibi. Duyduğuma göre onlar
yalnızca reçeteleri değil bütün hekimliğin özünü ve düzenini baştan
başa değiştiriyor, kendilerinden önceki hekimleri bilgisizlik ve
gözboyacılıkla suçlandırıyorlarmış. Zavallı hastanın durumu üstünde
düşünmeyi size bırakıyorum! (Kitap 2, bölüm 37)
İNSANIN İSTEKLERİ
Budalalığımızın başka belirtileri arasında şu da unutulmamalı: İnsan,
istekleri yüzünden kendine gerekli olanı bulamaz; bir şeyin tadına
vararak değil, hayal ve hevese kapılarak, mutlu olmak için neye
muhtaç olduğumuzu kestiremeyiz. Düşüncenizi keyfince kesip
biçmeye bıraktınız mı, kendine göre olanı özleyip rahat edemez:
Quid enim ratione timemus
Aut cupimus? quid tam dextro pede concipis, ut
Conatus rion paenitat votique (Juvenalis)
Korku ve istekler ne zaman akılla geldi?
Bunca güvenle hangi hayali kurarsın ki
Sonunda pişman olmayasın?
Sokrates onun için tanrılardan yalnız kendisine yararlı
olacağını bildikleri neyse onu dinlermiş. Lakedemonyalılar
birlikte ve ayrı ayrı yaptıkları duada kendileri için iyi ve güzel
şeyler diler, bunların seçilmesini tanrıların keyfine bırakırlarmış:
Conjugius petimus partumque uxoris, at illi
Notum qui pueri qualisque futura sit uxor. (Juvenalis)
Biz bir kadın ve çocuklar isteriz, ama onlar
Bilir kadının ve çocukların ne olacağını.
Hıristiyan, Tanrı'nın dilediği olsun diye dua eder; çünkü Kral
Midas'ın şairlerce uydurulan durumuna düşmek istemez. Bu kral;
tanrılardan, her dokunduğunun altın olmasını istemiş. Duası yerine
getirilmiş: Şarabı altın olmuş, ekmeği altın, yatağının kuş tüyleri altın,
gömleği, hırkası altın. Böylece, kavuştuğu isteğinin ağırlığı altında
ezilmiş, dayanılmaz bir bolluğa gömülür olmuş. O zaman dileğinin
tam tersini dilemiş tanrılardan.
Attonitus novitate mali, divesque miserque.
Effugere optat opes, et quae modo voverat, odit. (Ovidius)
Şaşmış bu yeni belaya: hem zengin olmuş hem yoksul;
Kurtulmak istemiş, istemez olası bu hazineden.
Kendimden de bir şey anlatayım. Gençliğimde en çok istediğim şey
Saint-Michel Şövalyesi olmaktı; çünkü o zamanlar bu şövalyelik
Fransız soyluları arasında pek az kişinin ulaşabildiği en büyük onur
payesiydi. Kader bu isteğimi tuhaf bir şakayla yerine getirdi. Ona
ulaşmak için beni yerimden kaldırıp yükseltecek yerde, daha da
cömert davranarak sanki, o onuru ucuzlatıp alçalttı, benim
omuzlarıma; daha da aşağılara kadar indirdi!
Kleobis'le Biton, Trophonius'la Agamedes, ilk ikisi Tanrıçalarından,
son ikisi tanrılarından, dindarlıklarına en uygun ödülü dilemişler ve
gördükleri ödül ölüm olmuş; o kadar ayrıdır çünkü tanrıların görüşleri
bizimkilerden! (Kitap 2, bölüm 12)
İNSAN BİLGİSİ
Alçak gönüllüğünün başka bir çeşidi vardır ki; kendini yüksek
görmekten gelir. Birçok şeylerde bilgisizliğimizi kabul ederiz, akıl
erdiremediğimiz taraflar olduğunu edebimizle açığa vururuz. İsteriz ki
bizi dürüst namuslu adam bilsinler ve başka şeyleri bildiğimizi ileri
sürdüğümüz zaman inansınlar bize. Anlaşılmaz şeyleri, mucizeleri
uzakta aramaya ne gerek var, her gün gördüğümüz şeyler arasında
öyle anlaşılmaz gariplikler var ki; mucizeler oyuncak kalır onların
yanında. Bizi dünyaya getiren tohum, o bir damla akıt ne müthiş
şeydir. İçinde babamızın yalnız beden biçimi değil, duyguları,
düşünceleri, eğilimleri bile var. Bu bir damla su bunca halleri
neresinde saklıyor? (Kitap 2, bölüm 37)
DİL ÜSTÜNE
Düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer
kazandırırlar. Bu işi, dile yenilikler getirmekten çok onu bükmek,
olanaklarını çoğaltmak, gücünü artırmak yoluyla yaparlar. Yeni
sözcükler getirmezler. Onları zenginleştirirler, anlamlarını ve
kullanımlarını, sağlamlaştırır, derinleştirirler onlara alışılmamış bir
çeşni verirler; ama bunu da dört bir yanı düşünerek, ustalıkla yaparlar.
Zamanımızın yazarlarına bakınca herkesin harcı olmadığı anlaşılıyor
bu işin. Herkes gibi konuşmayı küçümseyerek cüretli işlere
girişiyorlar. Ama hünersizlik ve zevksizlik yüzünden yaya kalıyorlar.
Ortaya bir sürü zoraki tuhaflıklar; soğuk, anlamsız yapmacıklar
çıkarıyorlar, bunlar anlatılmak istenen şeyi yükseltecek yerde
alçaltıyor. Yenilik oldu mu bayılıyorlar.
İşe yarayıp yaramadığı umurlarında değil. Yeni bir sözcük
kullanmak isteğiyle eskisini atıyorlar, çoğu kez de attıkları sözcük
yenisinden daha kuvvetli, daha diri duruyor.
Dilimizde zengin olanaklar görüyorum; ama onu pek az işlemişiz.
Avda ve savaşta kullandığımız kaba dille neler yapılmaz; dilden bol
bol sözcük alabiliriz. Konuşma dilinin deyimleri otlar gibi yer
değiştirdikçe daha gürbüz, daha bereketli oluyor.
Dilimiz zengin olmasına zengin ama, daha fazla kıvraklık ve
sağlamlık ister. Çok yerde coşkun bir düşünceyi kaldırmıyor. Sıkı bir
yürüyüşe geçtiniz mi, dil gevşeyip kalıyor. O zaman Latince'ye yahut
Yunancaya başvurmak zorunda kalıyorsunuz. Halkın ağzındaki
sözcüklerin gücünü biz kolay kolay göremiyoruz. Çünkü orta malı
olarak kullanıla kullanıla bu sözcükler ayağa düşmüş, güzellikleri
bayağılaşmış. Nice değerli sözler, güzel benzetmeler vardır ki halkın
ağzına düştükten sonra, zamanla renkleri bulanmış, güzellikleri
solmuştur. Ama burunları koku alanlar bu deyimlerin tadına varırlar,
onları ilk kez söylemiş olanların değeri de yere düşmekle kaybolmaz.
Bilimler de her şeyi pek fazla inceltiyorlar; herkesin bildiği doğal
yoldan çıkarıp, bambaşka ve yapmacıklı bir kılığa sokuyorlar. Bizim
evde uşaklık eden delikanlı aşkın ne olduğunu biliyor, içinde de
yaşıyor. Ona Leon Hebreu'yü, Ficin'i okuyun. Bu adamlar ona
kendinden, kendi düşüncelerinden, kendi yaptığı işlerden sözedecekler
ve o, hiçbir şey anlamayacaktır bunlardan. Aristo'yu okurken
onda benim duyduğum, yaşadığım şeyleri tanımaz oluyorum.
Her şey okulun gerektirdiği bir kılığa bürünüyor. Bundan ne
kazanılıyor bilmem! Ben olsam onlar gibi doğayı sanatlaştıracak
yerde sanatı doğallaştırırdım.
KİTAP VE YAŞAM
Ne yaparsınız bu adamlara: yazılı olmayan lafı dinlemezler, kitaba
geçmedikçe sözlere inanmazlar, gerçeğe sakallı olmadıkça kulak
vermezler. Budalalıklar yazı kalıbına döküldü mü bir ciddilik
kazanıyor. Bir yerde duydum, derseniz olmaz. Bir yerde okudum,
diyeceksiniz. Ben insanların sözleriyle yazılarını ayırdetmediğim için
konuşurken yapılan yanlışların yazarken de yapıldığını bildiğim,
zamanımıza eski zaman kadar değer verdiğim için bir dostun
dediklerine büyük bilginlerin sözleri kadar değer veriyorum; kitaplar
kadar kendi gördüklerimden de yararlanıyorum. Onlar der ki: Erdem
uzamakla daha büyük olmaz. Ben de derim ki: Gerçek, ihtiyarlamakla
daha akıllı olmaz. Hep söylerim: Örneklerimizi yalnız yabancılardan
ve kitaplardan almak budalalıktır. Örnek bakımından zamanımız
Homeros ve Platon zamanından daha az zengin değildir. Ama
çoğumuzun istediği doğru söz söylemek değil, bilgiçlik taslamaktır.
Sanki Plotin yahut Vascossan'ın dükkanından getireceğimiz tanıtlar
kendi köyümüzden getireceğimiz tanıtlardan daha soyluymuş gibi.
Gözümüzün önünde olup bitenleri, yararsız eklentilerden ayırıp
belirtmeye, düşüncelerimizi onlar üzerinde işleyip değerlerini
meydana çıkarmaya gücümüz yetmiyor. (Kitap 3, bölüm 13)
KİTAPLARIN DEĞERİ
Bir insanın değerini anlamak istedim mi, kendinden ne kadar
memnun olduğunu, söylediklerini, yaptıklarını kendini ne dereceye
kadar beğendiğini sorarım. Şu türlü özürleri pek dinlemek istemem:
Bu işi laf olsun diye, şakacıktan yaptım;
Ablatum medüs opus est incudibus istud. (Ovidius)
İşi daha bitmeden çıktı tezgahtan.
bir saat bile durmadım üstünde; yaptıktan sonra bir daha gözden
geçirmedim. Öyleyse, derim, bırakın bu işleri de hangi eseriniz sizi
tam veriyorsa, değerinizin hangisiyle ölçülmesini istiyorsanız onu
gösterin bana. Sonra şunu sorarım: Eserinizde en güzel bulduğunuz
nedir? Şu parça mı, bu parça mı? Onda da beğendiğiniz yapısındaki
hoşluk mu, kullandığınız malzeme mi, bir buluş, bir düşünce, bir bilgi
mi? Hep görüyorum çünkü, insan başkasının işi kadar kendi işini
değerlendirmekte de aldanıyor, yalnızca araya duygu karıştığı için
değil, asıl değeri bilmediği, ayırdedemediği için. Bu eser, kendi gücü
ve talihiyle onu yapmanın buluş ve bilgi gücünü aşabilir. Ben kendi
hesabıma en az kendi eserimin değerini kestirebiliyorum: Denemeler'i
bir batırır, bir çıkarırken hep kararsızlık ve kuşku içindeyim.
Kimi kitaplar vardır, salt konularıyla yararlı olurlar değerlerinde
yazarın payı yoktur. Üstelik öyle iyi kitaplar, öyle yararlı işler vardır
ki insan yapmış olduğuna utanır.
Örneğin ben şimdi tutsam istemeye istemeye bizim ülkenin
yemeklerini, kıyafetlerini yazsam, zamanımızdaki kralların
fermanlarını, halkın eline geçen mektuplarını toplasam; güzel bir
kitabın özetini çıkarsam (ki güzel bir kitabın her türlü özeti saçma bir
özet olur ya!) ve o kitap sonradan kaybolsa, buna benzer daha başka
işlere girişsem. Elbette gelecek kuşaklar bu yazılarımdan eni konu
yararlanabilir; ama ben o zaman talihimden başka neyimle
övünebilirim? Nice ünlü kitaplar, böylesi kitaplardır.
Birkaç yıl önce Philippe de Commines'i okuyordum.
Çok iyi bir yazardır kuşkusuz Commines. Kitabında şu yabana
atılmaz söz gözüme çarpmıştı: İnsanın efendisine ettiği hizmet
onun bu hizmete verebileceği karşılığı aşmamalı. Meğer bu
sözün değeri yazarda değil salt kendindeymiş. Aynı söze
geçenlerde Tacitus'ta rasladım: İyilikler insana, karşılığını
verebileceğini sandığı sürece hoş gelir. Bu ölçüyü aştılar
mı onları minnetle değil kinle karşılarız. Seneka aynı şeyi
daha kuvvetle söylüyor: İnsan karşılık veremediğinden utandı mı
karşılık verecek kimsesi olmasını istemez. Cicero da, biraz daha
gevşek: Memnun edemeyeceğini sanan, kimsenin dostu olamaz, diyor.
Bir konu, cinsine göre, bir adamı bilgili, zengin bellekli
gösterebilir. En kişisel, en değerli tarafını, ruhunun asıl gücünü ve
güzelliğini anlayabilmek için, kendinden olanla olmayanı ayırdetmek,
kendinden olmayan şeyleri de nasıl seçtiğine, düzenlediğine, nasıl bir
şekil ve dil kullandığına bakmak gerek. Başka türlü olur mu? Ya
söylediğini başka yerden almış ve daha kötü bir şekle sokmuşsa?
Çoğu kez böyle oluyor. Kitaplarla alışverişim azsa yeni bir şairde
gördüğüm güzel bir buluşu övmeye cesaret edemem; önce bilen
birinin bana o parçanın şairin kendi malı olup olmadığımı söylemesi
gerek. O zamana kadar dilimi tutarım, neme gerek. (Kitap 3, bölüm
7)
Yılların elimizden çekip aldığı yaşama zevklerini dişimiz
tırnağımızla savunmalıyız. (Kitap 1, bölüm 39)
Derler ki, uzun süren hayat, hayatların en iyisi değildir, uzun
sürmeyen ölümse ölümlerin en iyisidir. (Kitap 3, bölüm 9)
Ah bir dost! Eskiler dostluğun sudan ve ateşten daha zorunlu ve daha
tatlı olduğunu söylerler, ne doğru. (Kitap 3, bölüm 9)
DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
İnsanların düşüncelerinin çoğu, dinler ve yasa gibi, eskiden beri
süregelen inanışlara dayanır. Herkesin konuştuğu gibi konuşmayı
öğreniriz, herkesin düşündüğü gibi düşünmeyi de tanıtma örgüsü ile
birlikte benimseriz; içimize yerleşen bu sağlam örgüyü artık
sarsamayız, doğruluğundan kuşku duyamayız. Tersine herkes bu
dışardan gelme inanışı elinden geldiği kadar berkitmeye çabalar.
(Kitap 1, bölüm 2)
Hiçbir iyi insan yoktur ki, bütün yaptıkları ve düşündükleri yasalara
vurulursa hayatında on kez idamlık suç işlememiş olsun, hem de ceza
görmeleri ve yitirilmeleri çok yazık ve çok haksız da olsa. Öyle insan
da vardır ki yasalara uymayan hiçbir şey yapmamış da olsa iyi insan
diye övülmeyi haketmez ve filozof onu haklı olarak kırbaçlar. (Kitap
3, bölüm 9)
YASALAR
Aklın o kadar çeşitli yolları vardır ki hangisinden gideceğimizi
bilemeyiz. Görgünün de öyle. Olaylara bakarak çıkarmak istediğimiz
sonuçlar pek inanılır gibi değildir. Çünkü olaylar hiçbir zaman eşit
olmazlar. Bu dünyada gördüğümüz şeylerin ortak özelliği ayrı ve
değişik olmalarıdır.
Bununla birlikte yasaları çoğaltarak yargıçların yetkilerini daraltmak,
yargılara sınır çizmek düşüncesine de yanaşmıyorum. Bu düşüncede
olanlar şunu unutuyorlar ki, yasaları yapmakta olduğu kadar onların
yorumlanmasında da özgürlük ve yetki vardır.
Yargıçlarımızı yasalar üzerinde düşünce yürütmek ve karar
vermek işinde o kadar serbest bıraktık ki hiçbir özgürlük bundan daha
keyfi, bundan daha geniş olmaz. Yasa adamlarımız binbir çeşit özel
durum düşünüp her biri için ayrı yasa yapmakla ne kazandılar?
Bunları ne kadar çoğaltsak insan işlerinin sonsuz değişikliğini
karşılayamayız. Bu yasaları yüz kez daha artırsanız, gelecekteki
olaylar arasında öyleleri bulunacaktır ki bizim yaşamdan alıp kitaba
koyduğumuz olaylardan hiçbirine benzemeyecek yeni maddeler
koymayı gerektirecektir. Durmadan değişen insan durumlarının
değişmez yasalarla ilgisi pek azdır. En iyi yasalar en az ve öz, en genel
olanlardır. Bana sorarsanız yasalar bizimkiler kadar çok olacağına hiç
olmasa daha hayırlıdır. Doğanın yasaları bizim yazdıklarımızdan her
zaman daha akıllıcadır. (Kitap 3, bölüm 13)
Bir kavgaya sudan nedenlerle katılanların, sudan nedenlerle
ayrılıvermeleri olağandır. (Kitap 3, bölüm 10)
Bütün kamusal eylemler kararsız ve değişken yorumlara uğrar,
çünkü çok fazla insan akıl yürütür onlar üstüne. (Kitap 3, bölüm 10)
Ben insanın iş görmesini, yaşama çabasını uzatabildiği kadar
uzatmasını isterim. Ölüm, lahanalarımı dikerken bulmalı beni;
ama ölüm korkusu, hele kusurlu bahçemi yitirme korkusu içinde değil.
(Kitap 1, bölüm 20)
SÖZ ÖZGÜRLÜĞÜ
İster sözle olsun, ister davranışla, zorbalığın her çeşidinden nefret
ederim. Düşüncemizi duyular yoluyla aldatan gösterişlere her zaman
karşı koymuşumdur. Üstün sayılan insanlara yakından bakınca
anladım ki çoğu, herkes gibi insandır.
Rarus enim ferme sensus communis in illa. (Juvenalis)
Yüksek mevkilerde sağduyuya az raslanır.
Kralların şaştığım tarafı, hayranlarının bu kadar bol olmasıdır. Her
şeyimizi emirlerine verelim, ama düşüncemiz bize kalsın. Önlerinde
bükülen, dizlerimiz olsun, aklımız değil.
Melanthius'a Dionysios'un bir tragedyası hakkında ne düşündüğünü
sormuşlar: Laf kalabalığından tragedyayı görmedim ki, demiş. Onun
gibi, büyüklerin nutukları üstüne hüküm verecek olanlar da şöyle
diyebilirler: Bu kadar ciddilik, büyüklük, şatafat içinde sözlerinin
gerçek anlamı anlaşılmıyor ki. Bilgiçlik, çok yüksek mevki ve
ünlerle de bir araya geldi mi, büsbütün tehlikeli oluyor. Geçen gün bir
yerde dev ünlü bir adam, masasında rahat rahat konuşulan önemsiz bir
konuya karıştı ve söze şöyle başladı: Kim böyle düşünmüyorsa
yalancıdır, cahildir...
İnsan düşüncesi böyle bir yola saptı mı hançerinizi hazırlayın
tetik durun. (Kitap 3, bölüm 7)
Her okuldan bütün filozofları birleştiren genel bir anlaşma varsa o da
en iyi şeyin ruh ve beden rahatlığı olduğudur, ama nerede, kimde
bulabiliriz bu rahatlığı? (Kitap 3, bölüm 2)
Güzel eylemlerin karşılığını başkalarından beklemek, çok kararsız ve
bulanık bir varlığa bel bağlamak olur. (Kitap 3, bölüm 2)
Ben ne isem, ne durumdaysam, eylemlerim de ona göre, ona uygun
olur. (Kitap 3, bölüm 2)
Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14