--------------------------------------------------------------------------------
KORKU ÜSTÜNE
İyi bir doğa uzmanı değilim dedikleri gibi, korkunun bizi hangi
yollardan etkilediğini pek bilmem; ama pek garip bir tutku olduğu da
su götürmez. Hekimlerin dediğine göre ondan tez aklımızı başımızdan
alan hiçbir tutku yoktur. Gerçekten korkudan aklını yitiren çok
adamlar görmüşümdür. En sağlam kişilerin korku süresince inanılmaz
şaşkınlık hallerine düştükleri olur. Bilgisiz halkı, korkudan atalarını
mezardan çıkmış, kefenlere sarılı dolaşır görenleri, cinlerin perilerin
saldırısına uğrayıp çarpılanları bir yana bırakıyorum, meslekleri gereği
korkmamaları gereken nice askerlerin korkudan bir koyun sürüsünü
zırhlar kuşanmış bir alay, sazları, kamışları mızraklı akıncılar, dostları
düşman, beyaz haçı kızıl haç sandıkları az mı görülmüştür?
Bourbon Dukası Roma'yı aldığı sırada, Şaint Pierre semtini bekleyen
bir nöbetçi subay, ilk hücum borularını duyar duymaz öyle; bir
korkuya kapılıyor ki, elinde alem, bir yıkıntının deliğinden dışarı
fırlıyor, şehrin içine doğru gittiğini sanarak düşmana doğru üçyüz
adım kadar koşuyor, neden sonra aklı başına gelip geri dönüyor
ve aynı delikten içeri giriyor. Bures Kontu bizden Saint-Paul'ü aldığı
zaman, alemdar subay Julie o kadar ucuz kurtulamıyor: O da korku
şaşkınlığıyla bir delikten sur dışına çıkınca kuşatanlar paramparça
ediyor kendisini.
Aynı kuşatmada bir soylu kişinin yüreği korkudan öylesine sıkışıp
duruveriyor ki, yarasız beresiz sur hendeğine düşüp ölüyor. Aynı
korku bazen bütün bir kalabalığı sarar. Germanicus'un Almanlar'la bir
karşılaşmasında iki büyük alay korkudan birbirinin tam tersi iki yöne
kaçışıyorlar.
Korku kimi zaman topuklarımıza kanat takar, kimi zaman da
ayaklarımızı yere çiviler. İmparator Theophilus'un başına geldiği gibi:
Agarenler'e karşı yitirdiği bir savaşta şaşkınlıktan dona kalıp bir türlü
kaçamıyormuş; sonunda ordu komutanlarından biri gelip derin bir
uykudan uyandırır gibi sarsmış onu: Ardımdan gelmezseniz, demiş
öldürürüm sizi; çünkü canınızı yitirmeniz, esir düşüp İmparatorluğu
yitirmenizden daha iyidir.
Korkunun gücü son haddine şöyle varır ki, ödev, ve onur yerinde
elimizden aldığı yiğitliği kendi buyruğunda gösterir bize. Romalıların
Annibal'a karşı Sempronius komutasında ilk meydan savaşını
yitirdikleri sırada, on bin kişilik bir piyade tümeni korkudan kaçacak
delik arayıp bulamazken düşmanın en güçlü kanadı üstüne şaşkınca
yürümüş ve görülmedik bir gayretle yarmayı başararak bir sürü
Kartacalı'yı öldürmüşler, onurlu bir zaferle elde edeceklerini yüz
karası bir kaçışla elde etmişler.
En çok korktuğum şeyin korku olması bundandır. Bütün belalardan
daha belalı bir yanı vardır korkunun... Savaşın bir döneminde bir hayli
hırpalanmış, yara bere içinde kalmış askerleri ertesi gün yeniden
düşmanın üstüne yürütebilir, ama içlerine korku düşmüş askerleri
önlerine bile baktıramazsınız. Mallarını yitirmek, sürülmek, köle
olmak korkusuna kapılanlar, yemelerinden, içmelerinden,
uykularından olup sürekli bir telaş içinde yaşarlar.
Oysa yoksullar, haydutlar, köleler çoğu zaman daha keyifli yaşarlar.
Korkudan kendilerini asan, boğulan, uçurumlara atlayan nice insanlar
da gösteriyor ki bize korku ölümden daha amansız, daha dayanılmaz
bir beladır.
Eski Yunanlıların bildiği bir başka çeşit korku varmış; bizim
aklımızın şaşkınlığı dışında bir dürtüden gelirmiş. Toptan bir halkın,
orduların kapıldığı olurmuş bu korkuya. Kartaca'nın altını üstüne
getiren böylesi bir korku olmuş. Bağrışıp çağrışmalar gökleri tutmuş;
bir baskın varmış gibi millet sokaklara dökülmüş, düşmana saldırır
gibi birbirlerini yaralamış öldürmüşler. Kargaşaya, şamataya
boğulmuş bütün Kartaca: Sonunda dualar, kurbanlarla tanrıların
öfkesini yatıştırmışlar da öyle kurtulmuşlar bu beladan. Pan tanrının
saldığı korku anlamına panik diyorlar buna. (Kitap 1, bölüm 19)
KENDİNE ACINDIRMAK
Kendimi kaptırmamaya çalıştığım çocukça, yakışıksız bir duyumuz
vardır. Dertlerimizle dostlarımızı acındırmak, kendimize vah vah
dedirtmek. Başımıza gelenleri büyütür, şişirir, karşımızdakini
ağlatmak isteriz, neredeyse.
Başkalarını kendi dertleri karşısında soğukkanlı gördük mü överiz,
ama soğukkanlılığı bizim dertlerimize karşı gösterdiler mi darılırız,
kızarız. Dertlerimizi anlamaları yetmez, yanıp yakınmalarını isteriz.
Oysaki insan sevincini büyülterek anlatmalı, üzüntülerini kısaltarak.
Kendini yok yere acındıran gerçekten dertli olunca acınmamayı
hakeder. Durmadan vahlanan kimse vahlanılmaz olur. Kendini canlı
iken ölü göstereni, ölü iken canlı görebilir herkes. Öylelerini gördüm
ki, eş dost kendilerini gürbüz, keyifli görecek diye ödleri kopar,
iyileşmiş sanılmamak için gülmelerini tutarlardı. Sağlık, kimseyi
acındırmadığı için, nefret ettikleri bir şey olurdu. İşin tuhafı, bu
gördüğüm kimseler kadın da değildi. (Kitap 3, bölüm 9)
ALIŞKANLIK
Bir köylü kadın, bir danayı doğar doğmaz kucağına alıp sevmiş,
sonra da bunu adet edinmiş, her gün danayı kucağına alıp taşırmış;
sonunda buna o kadar alışmış ki dana büyüyüp koskoca öküz olduğu
zaman, onu yine kucağında taşıyabilmiş. Bu hikayeyi kim
uydurduysa, alışkanlığın ne büyük bir güç olduğunu çok iyi anlatmış
olacak. Gerçekten alışkanlık pek yaman bir hocadır ve hiç şakası
yoktur. Yavaş yavaş, sinsi sinsi içimize ilk adımını atar; başlangıçta
kuzu gibi sevimli, alçak gönüllüdür ama, zamanla, oraya yerleşip
kökleşti mi, öyle azılı, öyle amansız bir yüz takınır ki kendisine,
gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez...
Bence en büyük kötülüklerimiz, küçük yaşımızda belirmeye başlar
ve asıl eğitimimiz bizi emzirip büyütenlerin elindedir. Çocuk bir
tavuğun boynunu sıkar, kediyi, köpeği oyuncak edip yara bere içinde
bırakır; anası da ona bakıp eğlenir. Kimi baba da, oğlunun savunmasız
bir köylüyü, bir uşağı öldüresiye dövdüğünü, bir arkadaşını kurnazca
ve kahpece aldattığını gördüğü zaman, bunu yiğitlik belirtisi sayarak
sevinir. Oysa bunlar zalimliğin, zorbalığın, dönekliğin asıl tohumları,
kökleridir; çocukta filizlenirler, sonra alışkanlığın kucağında,
alabildiğine büyüyüp gelişirler. Bu kötü yönsemeleri yaşın
küçüklüğüne ve işin önemsizliğine bakarak hoş görmek tehlikeli bir
eğitim yoludur. Önce şu bakımdan ki, çocukta doğa egemendir ve
doğa asıl yeni tomurcuk salarken katıksız ve gürbüzdür; sonra da,
hırsızlığın çirkinliği, çalınan şeye göre değişmez ki: Ha altın
çalmışsın, ha bir iğne. «İğne çaldı, ama altın çalmak aklına bile
gelmez» diyenlere benim diyeceğim şudur: «İğneyi çaldıktan sonra
niçin altını da çalmasın?» (Kitap 1, bölüm 23)
Kendimiz sandığımızdan çok daha zenginiz; ama bizi ordan burdan
alarak, dilenerek yaşamaya alıştırmışlar: Kendimizden çok
başkalarından yararlanmaya zorlamışlar bizi. (Kitap 3, bölüm 12)
HAYAT VE BİLİM
Quid fas optare, quid asper
Utile nummus habet, patriae charisque propinquis Quantum elagiri
deceat, quem te Deus esse Jussit et humana qua parte locatus es in re,
Quid sumus, aut quidnam victuri gignimur. (Perstus)
Neyi özlemeyiz? Neye yarar
Bunca zahmetle kazanılan para? Nedir adaletin, insanların bizden
beklediği? Tanrı ne olmamızı istemiş bizim? Neyiz? Neyin peşinde
koşuyoruz? Bilmek ve bilmemek nedir? Öğrenimin amacı ne
olmalıdır? Mertlik, tokgözlülük ve doğruluk nedir? İyiye özenmeyle
açgözlülük, krala bağlılıkla kölelik, özgür yaşamakla keyfine göre
yaşamak arasında ne farklar vardır? Ölümden, acıdan ve ayıptan ne
zaman korkulmaz?
Et quo quemque modo fugiatque feratque laborem. (Horatius)
Dertlerden nasıl kurtulmalı dertlere nasıl katlanmalıyız.
İşte ona (öğrenciye) bunları söyleyeceğiz. Çünkü, insanın zihnine
dolduracağımız ilk sözler onun ahlakını ve ruhunu yoğuracak, ona
kendini tanımasını, iyi yaşamasını ve iyi ölmesini öğretecek olan
sözler olmalıdır.
Bilimleri öğrenmeye, bizi kölelikten kurtaracak olan bilimlerden
başlayalım. Nasıl her şeyin işe yarar bir tarafı varsa bütün bilimler de,
şu veya bu şekilde, hayatımız için yararlı olabilirler ama biz, amacı
doğrudan doğruya hayat olan bilimi seçelim. Hayatımızın
bağlantılarını en doğru ve doğal sınırları içinde tutmasını bilseydik
işimize yarar diye edindiğimiz bilgilerden çoğunun işimize
yaramadığını görürdük. İşimize yarayan bilimlerin içinde bile atılması
hayırlı gereksiz şişirmeler, derinlikler vardır. Sokrates'in istediği
öğretimi yararlı bilgilere yöneltmek daha doğru olur. Sapere aude.
Incipe: vivendi qui recte prorogat horam Rusticus expectat dum
defluat amnis; at ille Labitur, et labetur in omne volibilis aevum.
(Horatius)
Erdemli olmayı göze al; bu yola gir; İyi yaşamayı sonraya bırakan;
yolunda bir ırmağa Rastlayıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye
benzer; Irmak hiç durmadan akıp gidecektir.
Çocuklarımıza kendi dünyalarında önce sekizinci kat göklerdeki
yıldızların ve devinimlerinin bilimini öğretmek büyük bir saflıktır.
Anaksimenes, Pythagoras'a şunu yazmış. Gözlerimin önünde ölüm ve
kölelik dururken yıldızların düzeniyle nasıl uğraşabilirim? (Çünkü o
sırada İranlılar yurduna karşı savaşa hazırlanıyorlardı.) Herkesin şöyle
düşünmesi gerekli: Bizi para tutkusu, mevki tutkusu, saygısızlık, geri
kafalılık içimizde yıkarken gidip de dünyanın dönüşüyle mi uğraşacağım?
Çocuğa, daha akıllı ve daha iyi olmasına yarayacak şeyleri
öğrettikten sonra mantığın, fiziğin, geometrinin ne olduğunu anlatırız.
Böylece kafası işlemeye başladıktan sonra seçeceği bilimin kolayca
hakkından gelebilir. (Kitap 1, bölüm 26)
Kadınların süs ve aylaklıklarının bizim alınterimiz ve emeğimizle
beslenmesi gülünç ve haksız bir şeydir. (Kitap 3, bölüm 9)
YAMYAMLAR ÜSTÜNE
Aklın kurallarına uyarak barbar diyebiliriz Yamyamlara, ama bize
benzemiyorlar diye barbar diyemeyiz onlara; çünkü barbarlıktan yana
onları her bakımdan aşmaktayız. Savaşları soylu ve yiğitçe bu
insanların. Savaş denilen bu insan hastalığını biz haklı ve güzel
görebiliriz de onlar niçin görmesinler? Kaldı ki onlarda savaş
yalnız değer kıskançlığından ve yarışmasından doğuyor. Yeni
topraklar kazanmak için savaşmıyor bu Yamyamlar; çünkü doğanın
bereketi onlara her şeyi, çabasız, çilesiz öyle bol bol sağlıyor ki
topraklarını genişletmenin bir gereği kalmıyor. Henüz doğal isteklerini
doyurmakla yetindikleri mutlu bir dönemde yaşıyorlar: Bunun
ötesindeki her şey gereksiz onlar için. Herkes kendi yaşında olanlara
kardeş, kendinden genç olanlara evlat diyor ve bütün yaşlılar herkesin
babası sayılıyor. Yaşlılar bütün varlıklarını hiç bölmeden herkese
birden miras bırakıyorlar; doğanın bütün yaratıklarına verdiği her şey
böylece herkesin oluyor. Komşuları dağları aşıp kendilerine saldıracak
olurlarsa ve savaşı kazanırlarsa, zafer, onurdan başka bir şey
sağlamıyor onlara; değer ve erdem bakımından üstünlüklerini
göstermiş oluyorlar yalnız. Yenilenlerin malına mülküne ihtiyaçları
olmadığı için kalkıp yurtlarına dönüyorlar ve orada hiçbir şeyin
eksikliğini duymadan kendi varlıklarının tadını çıkarmasını,
onunla yetinmesini biliyorlar. Savaşı berikiler kazanırsa onlar da öyle
davranıyor. Tutsaklarından bütün istedikleri yenildiklerini kabul
etmeleri yalnızca; ama yüzyılda bir olsun buna yanaşan çıkmıyor
sözleri, davranışlarıyla yiğitliklerine en küçük bir toz kondurmaktansa
ölmeyi yeğ görüyor hepsi. Öldürülüp etlerinin yenilmesini daha
onurlu sayıyorlar. Tutsakları özgür bırakıyorlar ki, yaşamayı daha tatlı
bulsunlar; nasıl ölecekleri, ne işkencelere uğrayacakları, nasıl
parçalanıp yenilecekleri anlatılıyor, bunun için yapılan hazırlıklar
gösteriliyor kendilerine. Bütün bunlar ağızlarından bir tek gevşek,
onur kırıcı söz alabilmek, kaçmaya heveslendirip onları korkutmuş,
dirençlerini kırmış olma üstünlüğünü kazanmak için! Çünkü, iyi
düşünülürse, gerçek zafer budur aslında:
victoria nulla est
Quam quae confessos animo quo que subjuga hostes. (Claudianus)
Zafer zafer değildir
Yenilen düşman yenilgiyi kabul etmedikçe.
Pek yaman savaşçı olan Macarlar düşmanlarına aman dedirttiler mi
daha ilerisine gitmezlermiş. Canlarına kıymadan, baç istemeden
bırakır çok çok bir daha kendilerine karşı savaşmayacaklarına söz
verdirirlermiş.
Düşmanlarımıza karşı kazandığımız üstünlüklerin birçoğu
kendimizin olmayan eğreti üstünlüklerdir. Kol bacak sağlamlığı
yiğitliğin değil hamallığın şanındandır gürbüzlük cansız, bedensel bir
değerdir; düşmanımızı şaşırtmak, güneşin ışığıyla gözlerini
kamaştırmak bir talih işidir eskrimde üstünlük korkak ve değersiz bir
adamın da elde edebileceği bir ustalık, bir bilgidir. Her insanın ölçüsü,
değeri yüreğinde, istemindedir asıl. Yiğitlik, kolun bacağın değil,
yüreğin, ruhun sağlamlığındadır atımızın, silahlarımızın değerinde
değil, kendi değerimizdedir. Yüreği yılmadan düşen dizleri üstünde
savaşır, der Seneka. Ölüm tehlikesi karşısında kılı kıpırdamayan, can
verirken düşmanına yiğitçe yukarıdan bakan bize değil talihe alt
olmuştur yenilmiş değil öldürülmüştür.
En yiğit kişiler en mutsuz insanlardır kimi zaman... Biz yine
hikayemize dönelim: Bu tutsak yamyamlar bütün korkutmalar
karşısında aman dilemek şöyle dursun, iki üç aylık bekleme sırasında
güleryüzle dolaşıyorlar düşmanlarını, yapacaklarını bir an önce
yapmaya kışkırtıyorlar; meydan okuyor, küfür ediyorlar onlara,
korkaklıklarından, yitirdikleri savaşlardan sözediyorlar. Bir tutsağın
söylediği türkü var bende; şöyle sözler ediyor içinde: Gelin hepiniz
yiğitçe, toplanın yiyin beni; yiyecek olduğunuz kendi babalarınız,
atalarınızdır, çünkü onların etleriyle beslendi bu bedenim benim.
Bu pazılar, bu et, bu damarlar sizin, zavallı budalalar; atalarınızın
özünü görmüyor musunuz onlarda? Tadına bakın, kendi etinizin tadını
bulacaksınız onlarda...
Bu yamyamlardan üçü, bizim düşkünlüklerimizi öğrenmenin rahatlık
ve mutluluklarını ne ölçüde kaçıracağını, yenilik hevesiyle kendi
güzelim göklerini bırakıp bizimkilerin altına gelerek bizimle ilişki
kurmanın başlarına neler getireceğini, bugün bir hayli ilerlemiş
olduğunu sandığım yıkılışlarını bilmeyerek Fransa'nın Rouen şehrine
gelmişlerdi; rahmetli kral Charles da oradaydı o zaman. Kral uzun
uzun konuştu onlarla. Yaşayışımız, zenginliğimiz, güzel bir kent
örneğimiz gösterildi. Sonra bizimkilerden biri ne düşündüklerini, en
çok neyi beğendiklerini sordu. Üç şey söylediler; üçüncüsünü ne yazık
ki unutmuşum. En başta şaştıkları şey sakallı, güçlü kuvvetli, silahlı
bir sürü adamın çocuk yaşındaki bir krala bekçilik, uşaklık ettikleri,
niçin bunlardan birinin kral seçilmediği olmuş. İkincisi, kendi
dillerinde bir tek bedenin eli kolu, parçaları birbirinin yarısı olarak
anlatılan insanlardan kimilerinin neden bolluk, rahatlık içinde keyif
sürüp de birçoklarının dilenciler gibi kapılarda, açlık ve perişanlık
içinde yaşadıkları olmuş. Nasıl oluyor da demişler, bu yoksul yarımlar
böylesi bir haksızlığa katlanıyor, öteki yarımların boğazlarına
sarılmıyor, evlerini ateşe vermiyorlar! (Kitap 1, bölüm 31)
BİRİNE YARAR ÖTEKİNE ZARAR
Atinalı Demades, cenaze törenleri için gerekli şeyleri satan bir
hemşerisini, bu işten fazla kazanç beklediğini, bu kazancın da ancak
birçok insanın ölümünden gelebileceğini ileri sürerek mahkum etmiş.
Haklı bir yargı denemez buna; çünkü hiçbir kazanç başkasına zarar
vermeden sağlanamaz, öyle olunca da her çeşit kazancı mahkum
etmek gerekir.
Tüccar, gençliğin sefahata düşmesinden kar sağlar, çiftçi buğdayın
pahalanmasından, mimar evlerin yıkılmasından, hukukçu insanların
davalı, kavgalı olmasından; din adamlarının şan, onur ve görevleri bile
bizim ölümümüze ve kötülüklerimize dayanır. Yunanlı komedya şairi
Fhilemon, hiçbir hekim, dostlarının bile sağlığından hoşlanmaz,
dermiş, hiçbir asker de yurdundaki barıştan. Daha da kötüsü, herkes
içini yoklasa görür ki gizli dileklerimizin birçoğu başkasının zararına
doğar ve beslenir.
Öyle sanıyorum ki düşündükçe doğanın genel düzeni hiç şaşmıyor
böyle olmaktan: Çünkü fizikçilerin dediğine göre, her şeyin doğması,
beslenmesi, çoğalması, başka bir şeyin bozulup çürümesi oluyor:
Nam quodcunque mutatum finibus exit, Contineuo hoc mors est
illius quod fuit ante. (Lucretius)
Bir varlık biçim ve nitelik değiştirdi mi O anda yok olur biraz önce
var olan. (Kitap 1, bölüm 22)
--------------------------------------------------------------------------------
AKIL ERDİREMEDİĞİMİZ GERÇEKLER
Kolayca inanma ve inandırılmayı saflığa ve bilgisizliğe vermekte
haksız değiliz her zaman. Şöyle bir şey öğrendiğimi sanıyorum
eskiden: İnanç ruhumuza bastırılan bir damga gibidir; ruh ne kadar
yumuşak olur, ne kadar az karşı koyarsa, ona bir şeyi mühürlemek o
kadar kolay olur. Hele ruh bomboş ve darasız olursa, ilk inandırmanın
ağırlığı altında daha da kolaylıkla eziliverir. Onun için, çocuklar,
bilgisizler, kadınlar ve hastalar kulaktan doldurulup yürütülmeye daha
elverişlidirler.
Evet, ama, öbür yandan da, bize olağan gelmeyen her şeyi
olmaz diye hor görüp çöpe atmak da budalaca bir böbürlenmedir.
Kendilerini herkesten üstün kafalı sayanlarda hep görürüz bunu.
Eskiden ben de düşerdim buna: Hortlaklardan, gelecek üstüne
kerametlerden, büyülerden, yutmadığım daha başka şeylerden söz
edildi mi, bu saçmalıklara inandırılan zavallı halka acırdım. Bugün
görüyorum ki kendim de acınacak haldeymişim o zaman: Sonradan
gördüklerimle ilk inançlarımı değiştirmiş, ya da böyle şeylere
sonradan merak salmış değilim; ama aklım sonradan öğretti ki bana,
her hangi bir şey için yekten olmaz diye kesip atmak kendimizde
tanrının ve doğa anamızın isteyip yapabilecekleri her şeyin sınırlarına
varan bir kafa üstünlüğü görmek olur. Olabilecek şeylerin hepsini
kendi yetenek ve göreneklerimize bağlamaktan daha büyük bir
çılgınlık olamaz dünyada. Aklımızın eremediği her şeye masal,
mucize deyip gerçek dışı sayarsak, az şey mi görüyorsunuz
her gün aklımızın ermediği? Bir düşünelim, ne sisler arasından
ne emeklerle elimizin altındaki şeylerden birçoğunun bilgisine
ulaştırıyorlar bizi. O zaman anlarız ki bize acayip gelmeleri onları
bildiğimizden değil alışkanlığımızdan geliyor daha çok.
Jam nemo, fessus satiate videndi, Suspicere in caeli dignatur lucida
templa. (Lucretius)
Gözleri doymuş olduğu için şaşmıyor kimse Başının üstündeki ışık
tapınaklarına.
Nice alıştığımız şeyleri bize yeniden gösterseler, en olmayacak
şeylerden daha garip gelecektir bize onlar.
Si nunc primum mortalibus adsint
Ex improviso, ceu sint objecta repente,
Nil magis his rebus poterat mirabile dici.
Aut minus ante quod auderent fore credere gentes. (Lucretius)
Bugün birden gözlerimiz önüne gelseler
Varlıkları fışkırıverse karşımızda
Bizi en çok şaşırtacak onlar olur
Bütün bildiklerimize aykırı görünürler.
Hiç ırmak görmemiş biri ilk kez bir ırmak gördüğünde
deniz sanmış onu. Bizim en büyük bildiğimiz şeyleri, doğanın o
konudaki son sınırları sayarız:
Scilicet et fluvius, qui non est maximus, el est
Qul non ante aliquem majorem vidit, et ingens
Arbor homoque videtur; et omnia de genere omni
Maxima quae vidit quisque, haec ingentia fingit. (Lucretius)
Böylece, bir ırmak büyük olmasın isterse
Daha büyüğünü bilmeyene büyük gelir;
Bir ağaç, bir insan da öyle. Her şeyde,
En büyük gördüğümüzü devleştiririz.
Conseutudine oculorum assuescunt animi, neque admirantur, neque
requirunt rationes earum quas semper vident. (Cicero)
Gözlerin alışkanlığıyla kafalar da her şeye alışır; her an görmekte
olduğumuz şeylere şaşmayız, nedenlerini aramayız onların.
Gördüğümüz şeylerin yeniliği, büyüklüğünden çok şaşırtır ve
nedenlerini aramaya iter bizi.
Doğanın sonsuz gücü karşısında daha saygılı olmamız,
bilgisizliğimizi, yetersizliğimizi bilmemiz gerekir. İnanılır kişilerin
söylediğince olmayacak şeyler duyuyoruz; bunlara inanmasak bile
kesip atmamalıyız; çünkü olmaz deyip geçmez, olabilecek şeylerin
nereye varabileceklerini bildiğimizi ileri sürmek olur haddimizi
bilmeden. Olmayacakla alışılmadık arasında, doğanın akış düzenine
aykırı olana insanların ortak inançlarına aykırı olan arasındaki ayrılığı
iyi kavrarsak, bir şeye inanmakta da, inanmamakta da, haddimizi
bilecek olursak, Chilon'un kuralına uymuş oluruz: hiçbir şeyde aşırı
gitme yok. (Kitap 1, bölüm 18)
BABALAR VE ÇOCUKLAR
Çocukların babalarına karşı duydukları, saygıdır daha çok.
Duygu düşünce alışverişleriyle beslenen dostluk onlar arasında
kurulamaz; dünyaları çok ayrıdır çünkü, üstelik doğal ödevleri de
örseler bu dostluk. Babalar bütün gizli düşüncelerini çocuklarına
açamazlar, yakışıksız bir sırdaşlık yaratmamak için; dostluğun baş
görevlerinden biri olan uyarmalar, akıl vermeler de çocukların
babalarına yapabilecekleri şeyler değildir. Kimi uluslarda çocukların
babaları, kiminde de babaların çocukları öldürmeleri adetmiş,
birbirlerine çıkarabildikleri zorlukları önlemek için, doğal olarak
birinin varlığı ötekinin yıkımına bağlı olduğu için. Babalarla çocuklar
arasındaki doğal bağları hor gören filozoflar da çıkmıştır Aristippos
bunlardan biridir. Kendisinden çıkmış olan çocuklarını nasıl olup da
sevmediği söylenince tükürmüş Aristippos ve demiş ki: Bu tükürük de
benden çıktı; bitler, kurtlar da çıkıyor benden! Plutarkhos'un
kardeşiyle barıştırmak istediği biri de şöyle der: Aynı delikten çıktık
diye kardeşimin büyük önemi olamaz benim için...
Babayla oğul apayrı mizaçlarda olabilirler, kardeşler de öyle.
Oğlum olur, akrabam olur, ama belalı, kötü, budala herifin biri de
olabilir. Hem sonra, yasaların ve doğal zorunluluğun bize buyurduğu
dostluklarda seçme ve isteme özgürlüğümüz azalıyor. Oysa bu
özgürlük sevgi ve dostluk kadar bizim diyebileceğimiz başka hiçbir
şey yaratamaz. (Kitap 1, bölüm 28)
Her inanç kendini can pahasına benimsetecek kadar güçlü olabiliyor.
(Kitap 1, bölüm 14)
DİZGİNSİZ TUTKULAR
Başkaları için yaşamayan kendi için de yaşayamaz:
Qui sibi amicus est
Scito hunc amicum omnibus esse (Seneka)
Kendine dost olan
Bilin ki herkese de dosttur.
Ama baş görevimiz kendimizi gereğince yönetmektir onun için
dünyadayız. Kendisi iyi yaşamasını unutan ve başkalarını iyi
yaşamaya zorlamak, alıştırmakla ödevini yaptığını sanan bir budaladır
onun gibi, başkasına hizmet için kendi dürüst ve sevinçli yaşamasını
bırakan da kötü, olumsuz bir yola girmiş olur bence.
Toplum için yüklendiğimiz görevlerde dikkatimizi, adımlarımızı,
sözlerimizi, alınterimizi, gerekirse kanımızı esirgememeliyiz:
Nun ipse pro charis amicis Aut Patria timidus perire (Horatius)
Hazırım canımı vermeye Dostlarım ve yurdum için. Ama geçici,
raslantıya bağlı olan bu görevlerde kafamız rahatını, sağlığını
yitirmemeli; eylemsiz değil, ama öfkesiz, tutkusuz kalmalıdır.
Ruhumuz eylemlerde pek çaba harcamaz, uykuda bile eylemler
içindedir hiç yorulmadan. Ama onu coşturmada ölçülü
davranmaktayız, çünkü beden üstüne yükleneni nasılsa öyle taşır; ama
ruh yüklendiğini çoğu kez kendi zararına büyütüp ağırlaştırır, dilediği
ölçüyü verir ona. İnsanlar aynı şeyleri ayrı çabalarla, değişik irade
gerginliğiyle yaparlar.
Ruh bedene, beden ruha ayak uydurmayabilir. Nice insanlar savaşı
hiç umursamadan savaşlara girerler her gün, ölümü göze alarak
katıldıkları savaşı yitirmek uykularını bile kaçırmaz. Öte yandan
başka bir insan evinde, atılamayacağı tehlikelerden uzakta, savaşın
sonucunu canı ağzında merak eder, savaşa kanını canını koyan
askerden daha fazla ruh çabası harcar. Ben toplum işlerine katılırken
kendimden tırnak boyu uzaklaşmamasını, kendimi, kendimden
geçmeden, başkasına vermesini bildim.
Taşkın ve azgın bir tutku giriştiğimiz işe yarardan çok zarar getirir,
olayların ters gitmesi, gecikmesi karşısında sabırsızlığa sürükler bizi,
işlerine baktığımız insanlardan soğutur, kuşkulandırır. Bizi avucuna
alan ve sürükleyen bir işi kendimiz iyi yönetemeyiz hiçbir zaman.
Mala cuncta ministrat, Impetus. (Seneka)
Çoşkunluk sarpa sardırır işleri.
İşe yalnız kafasını ve ustalığını koyan daha rahat yürütür işi.
Olayların gereklerine göre dilediği gibi dayatır, aşağıdan alır, erteler;
başarısızlığa uğradığı zaman bozulmaz, yıkılmaz; yeniden işe
oyulmaya bütün gücüyle hazırdır; ister istemez birçok tedbirsizliklere,
haksızlıklara düşecektir tutkusunun rüzgarına kapılır gider başından
büyük işlere girişir ve talih çok yardım etmedikçe pek başarı
kazanamaz. Filozofi, uğradığımız haksızlıkların öcünü alırken işe
öfke karıştırmamamızı ister; cezanın daha hafif olması için değil,
tersine daha etkin olması, daha ağır basması için. Azgınlık ölçümüzü
tam almaya engel olur çünkü. Öfke gözü karartmakla kalmaz,
ceza verenin kolunu da yorar. Bu ateş güçlerini uyuşturur, yakar.
Acele kendi kendisine çelme takar, tökezler ve durur:
Festinatio tarda est. (Quintus)
Acele gecikmedir.
Ipsa se Velocitas implicat. (Seneka)
Çabukluk kendisini engeller.
Sık sık gördüğüm örnekleriyle cimrilik de kendi kendisini köstekler;
ne kadar eli sıkı ne kadar gözü dönmüş olursa o kadar az kazanç
sağlar. Genel olarak cimriler, biraz cömertlik göstermekle, daha çabuk
zengin oluyorlar. (Kitap 3, bölüm 10)
DEĞİŞEN DİL VE İNSAN
Kitabımı az insanlar ve az yıllar için yazıyorum. Uzun ömürlü
olabilmesi için daha sağlam bir dille yazılması gerekirdi. Bizim
dilimizin bugüne kadarki sürekli değişmelerine bakılınca, elli yıl sonra
şimdiki halinde kalacağını kim umabilir? Her gün elimizden kayıp
gidiyor benim yaşadığım yıllar içinde yarı yarıya değişti. Şimdi artık
olgunlaştı diyoruz; her çağ kendi dili için öyle der. Hep böyle kaçıp
değiştiği sürece ben dilimizin bugünkü halinde kalmasını özlemem.
İyi ve yararlı yazılar onu kendilerine bağlayabilirse bağlar, göreceği
rağbet de devletimizin kaderine göre değişir. Onun için kitabıma hiç
çekinmeden kişisel birçok yazılar koyuyorum. Bunlar bugün yaşayan
insanların işine yaramakla kalır ve orta anlayıştan öte özel bilgileri
olan kimi insanları ilgilendirir. Gördüğüm birçokları gibi benim
ardımdan da olur olmaz sözler edilmesini istemiyorum doğrusu: Şöyle
düşünürdü, böyle yaşardı; şunu ister, bunu istemezdi; ölürken konuşsa
buna şunu der, şuna bunu verirdi; onu benden iyi tanıyan yoktu, gibi.
Kitabımda edep kurallarının izin verdiği ölçüde eğilimlerimi,
sevgilerimi az çok belirtiyorum; bilmek isteyene sözlü olarak daha da
serbestçe ve içtenlikle açıklıyorum duyup düşündüklerimi. Ama
bakmasını bilen bu anılarımda her şeyi söylediğimi, gösterdiğimi
görür.
Yazıya dökemediğimi parmağımla gösteriyorum burada:
Verum animo satis haec vestigia parva sagaci
Sunt, per quae possis congnossere caetera tute. (Lucretius)
Görenlere kısacık göstermeler yeter
Üst tarafını kendin bulabilirsin.
İstenecek, aranıp bulunacak hiçbir şey bırakmıyorum kendimden.
Sözüm edilecekse, doğru dürüst, gerçeğe uygun edilmesini istiyorum.
Övmek için de olsa beni olduğumdan başka türlü göstermek isteyeni
yalanlamak için öbür dünyadan seve seve kalkar gelirim.
Yaşayanlardan bile olmadıkları gibi söz edildiğini görmekteyim.
Yitirdiğim bir dostumu (La Boetie) var gücümle desteklemeseydim,
bin bir türlü suret biçeceklerdi ona. (Kitap 3, bölüm 9)
Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14