Pelin Karahan Fan

Tam Versiyon: Montaigne ve Denemeleri..
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
İNSANIN GÜÇSÜZLÜĞÜ

Bir filozofu, ince çelik tellerden örülmüş sağlam bir kafes içine
koysalar ve kafesi Paris'in Notre-Dame katedralinin kulelerinden
birinin tepesine assalar filozof akıl yoluyla oradan düşmesi tehlikesi
olmadığını açıkça bilecek, ama yine de (dam aktarma işlerinde
çalışmamışsa) bu kadar yükseklerden aşağı bakar bakmaz korkuyla
ürpermekten kendini alamayacaktır. Çan kulelerinin yüksek
yerlerinde, korkuluklar kafesli oldu mu bu kafesler taştan da olsa,
korka korka dolaşırız. Böyle yerlerde dolaşmanın düşüncesine bile
dayanamayan insanlar vardır. İki kule arasına, üstünde rahatça
gezilebilecek kalınlıkta bir direk uzatsalar, hiçbir felsefi olgunluk, ne
kadar sarsılmaz olursa olsun bize orada yerde yürür gibi yürümek
cesaretini veremez. Ben bunu bizim tarafın dağlarında çok denedim.
Yükseklerden öyle pek fazla korkanlardan da olmadığın halde, o
sonsuz derinlikler karşısında bacaklarım titremeye başlardı. Hem öyle
yerlerde ki uçurumun kenarında boyumdan fazla yer vardı, bile bile
kenara gitmedikçe düşme olasılığı da yoktu... Hekimlerin anlattığına
göre bazı sesler ve çalgılar kimi insanları çıldırma hallerine sokarmış.
Ben kendim masalarının altında bir köpeğin kemik kemirmesini
duyunca deliye dönen kimseler gördüm. Demirin eğelenirken
çıkardığı keskin sese pek az kimse dayanabilir. Boğazında veya
burnunda tıkanıklık olan birinin konuşmasını dinlerken öfkeye, nefrete
kapılan insanlar çoktur. Graechus'ün bir flütçüsü varmış. Efendisi
Roma meydanlarında nutuk verirken bu flütçü arkadan flütüyle onun
sesini yükseltir, alçaltır düzenlemiş. Burada flütün gördüğü iş
dinleyicilerin heyecanını artıran, düşüncelerini değiştiren bazı ses
tonlarını ve hareketlerini bulmaktan başka ne işe yarayabilirdi?

Doğrusu, bir üfürüğün titreyiş ve iniş çıkışlarıyla halden hale giren,
çekilen tarafa giden şu bizim mübarek insanoğlunun sağlamlığına
büyüklüğüne hiç diyecek yok. (Kitap 2, bölüm 12)
ÜN

Yaptığı iyiliği başkaları duysun diye, kendisine daha fazla değer
verilsin diye yapan, doğruluğu dillerde dolaşmak koşuluyla doğru olan
adamdan pek hayır gelmez.

Gredo che'I resto di quel verno cose

Facesse denge di tenerne conto,

Ma fur sin'a que tempo si'nascose,

Che non e colpa mia s'hor'non le conto:

Perche Orlando a far opre virtuose,

Piü ch'a narrerla poi, sempre are pronto,

Ne mai fu alcun'de li suoi fatti espresso

Se non quando hebbe i testimonü appresso (Aristo, Orlando Furioso)

Sanıyorum ki geri kalan kış aylarında Orlando birçok onurlu işler
gördü. Fakat şimdiye kadar bunlar o kadar gizli tutuldu ki, onlardan
sözetmiyorsam suç benim değildir. Çünkü Orlando'nun, isteği parlak
görünmek değil, parlak işler görmekti. Sağlam tanıkları olmadıkça
zaferleri meydana çıkmazdı.

İnsan savaşa girmeyi kendi için bir ödev bilmeli ve beklediği ödül,
bütün iyi davranışların ne kadar gizli olursa olsun, er geç görecekleri
ödül olmalıdır, bu da temiz bir vicdanın iyi bir iş gördüğü için kendi
içinde duyacağı rahatlıktır. İnsan zevki için yiğit olmalı ki yiğit talihin
cilvelerinden uzak kalsın, sağlam ve güvenli bir temel üzerine
yerleşsin.

Virtus, repulsae nescia sordidae

Intaminatis fulget honoribus;

Nec sumit aut ponit secures,

Arbitria popularis aurae. (Horatius)

Başarısızlıktan zarar görmeyen bir değer, hiçbir şeyin lekeleyemediği
bir onurla parlar; böyle bir değer halkın keyfiyle ne yükselir ne de
alçalır.

Ruhumuz yapacağım gösteriş için yapmamalı, her şey içimizde,
hiçbir gözün görmediği en gizli yerimizde olup bitmelidir. Orada
ruhumuz bizi ölüm korkusundan, acılardan, yüzkarasından bile korur,
çocuklarımızı, dostlarınızı, servetimizi yitirmeye dayanacak ve
gereğinde savaşın tehlikelerine atılabilecek bir duruma getirir:

Non emolumento aliquo, sed ipsius honestatis decore.

Çıkar için değil, yiğitlik şanı için. (Cicero)

Böyle bir kazanç, başkalarının hakkımızda iyi yargılar vermesinden
başka bir şey olmayan onurlar ve ünlerden çok daha büyüktür,
istenmeye çok daha layıktır.

Ufacık bir toprak davası için halkın içinden on beş kişiyi seçmeyi
akıl ediyoruz, sonra en önemli davamızı tutup bilgisizliğin,
adaletsizliğin ve kararsızlığın anası olan halkın oyuna bırakıyoruz.
Akıllı bir insanın, hayatını düşüncesiz bir sürünün oyuna bırakması
akıl kârı mıdır?

«An quidquam stultius quam quos singulos contemmas eos aliquid
putare esse universos?» (Cicero)

Ayrı ayrı bakınca değer vermediğimiz kimselere, bir araya geldikleri
zaman değer vermekten daha büyük budalalık olur mu?

... Halk öyle şaşkın, öyle başıboş bir kılavuzdur ki, ne kadar zeki, ne
kadar becerikli olsak adımlarımızı ona uyduramayız. Her kafadan
çıkan bütün o karmakarışık sesler, bizi dört bir yana sürükleyen o kaba
sözler, düşünceler arasında doğru yolu bulmak olacak iş değildir. Bu
kadar kararsız, serseri bir varlığı kendimize kılavuz saymayalım: Her
zaman aklımızın ardısıra gidelim, halkın takdiri de canı isterse
ardımızdan gelsin. Bu takdir zaten talihe bağlı olduğu için onu kendi
yolumuzda giderken de bulabiliriz. Doğru yolu yalnız doğru olduğu
için tutmak istemesek bile, bu yolun eninde sonunda halk için de en
yararlı yol olduğunu göreceğiz ve yine ona döneceğiz:

«Dedit hoc providentia hominibus munus, ut honesta magis
juvarent.» (Qintilianus)

Yazgının insanlara bir lütfu da, namuslu işlerin aynı zamanda en
yararlı işler olmasıdır.

Yunanlı bir balıkçı, bir kasırga sırasında Neptunus'a şöyle söylemiş:

«Ey tanrı, beni ister kurtar, ister batır, ben dümenimi kırmadan
dosdoğru gideceğim.» Zamanımda nice dönek, ikiyüzlü, karışık
insanlar gördüm ki, dünya işlerinde benden daha tedbirli oldukları
halde, benim kurtulduğum felaketlerden kendilerini kurtaramadılar.

Risi successu posse carere dolos. (Ovidius)

Kurnazlıkların para etmediğini gördüm de güldüm. (Kitap 2, bölüm 16)
TANRILAR ÜSTÜNE

En az bildiğimiz şeyler tanrılaşmaya en elverişli olanlardır. Onun
içindir ki Yunanlıların, biz insanları tanrılaştırmalarına bir türlü akıl
erdiremem. Ben kendi hesabıma yılana, köpeğe, öküze tapanları daha
akla uygun görüyorum; çünkü onların huylarını daha az biliyoruz.
Onlara hayalimizle istediğimiz gibi değer biçimler, görülmedik
kudretler vermek daha fazla hakkımızdır. Bizim yaratılışımızın ne
kadar eksikleri olduğunu biliyoruz; tanrıları bize benzer tasarlamak,
onları bizim gibi arzuları, öfkeleri, kinleri, kanları, hazları, ölümleri,
mezarları olan birer varlık olarak düşünmek insan düşüncesinin bir
sarhoşluk zamanına rastlamış olsa gerektir.

Quae procul usque adeo divino ab numine distant.

Inque deum numero quae sint indigne videri (Lucretius)

Bütün bunlar tanrılıktan ne kadar uzak, tanrıların dünyasına ne kadar
aykırı.

«Formae, aetates, vestitus ornatus noti sunt, genera, conjugia,
cognationes omniaque traducta ad similitudinem imböcillitatis
humanae: nam et per turbatis animis inducuntur; accipimus enim
deorum cupiditates, aegritudines, iracundias.» (Cicero)

Tanrıların yüzlerini, yaşlarını, elbiselerini, süslerini biliyoruz;
Şecereleriyle, evlenmeleriyle, akrabalıklarıyla hep biz aciz insanlara
benzetilmişlerdir: Onların ruhları da aynı yanlış yollara sapmaktadır,
tanrıların da tutkularından, kederlerinden, hiddetlerinden
sözedilmektedir.

İnanca, doğruluğa, namusa, özgürlüğe, barışa, zafere, dindarlığa,
hatta hazza, sahteciliğe, ölüme, hırsa, ihtiyarlığa, sefalete, korkuya
hastalığa, felakete, şu zavallı, cılız hayatımızın daha birçok belalarına
birer tanrı işi diye bakmak aynı şeydir.

Quid juvat hoc, templis nostros inducere mores O curvae in terris
animae et caelestium inanes! (Persius)

Bizim ahlak ve törelerimizi, bizim toprağa bağlı, göklerden yoksun
ruhlarımızı tapınaklara sokmaya ne gerek var?

Mısırlılar, tedbirliliği hayasızlığa götürüyor, Apis ve İzis'in vaktiyle
birer insan olduklarını söyleyenlere ölüm cezası veriyorlardı; oysa
böyle olduğunu herkes de biliyordu. Varro der ki, bu tanrılar heykel
ve resimlerinde parmaklarını ağızlarına koymakla sanki rakiplerine:
Sakın bizim aslında birer insan oldugumuzu kimseye söylemeyin,
yoksa insanlar bizi artık saymazlar, demek istiyorlardı.

Mademki insanlar ille de tanrılarla akraba olmak istiyorlar, bari,
Cicero'nun dediği gibi, kendi kusur ve sefaletlerini göklere
çıkaracaklarına, tanrıların değerlerini yere indirip kendilerine mal
etselerdi. Fakat aslına bakacak olursak, insanlar aynı sakat düşünce
ile, hem o türlüsünü hem de bu türlüsünü yapagelmişlerdir.

Yunan filozoflarının, tanrıları inceden inceye bir sıraya korken,
ilintilerini, görev ve yetkilerini büyük bir özenle ayırtederken ciddi
olduklarına bir türlü inanamıyorum. Bana öyle geliyor ki Platon,
Pluton'un bahçesini (cehennemini), gövdelerimizin çürüyüp toprak
olduktan sonra göreceğimiz işkence veya rahatlıkları sayıp dökerken
ve bunları hayattaki duygularımıza benzetirken,

Secreti celant calles, et myrtea circum

Sylva tegit, curae non ipsa in morte relinquunt (Virgilius)

Gizli yerler, defne ormanları onları saklar ve dertleri ölümde bile
peşlerini bırakmaz.

ve Muhammet, Müslümanlara, halılar döşeli, altınlar, zümrütlerle
süslü, en güzel kadınlarla, şaraplarla, acayip yemeklerle dolu bir
cennet vadederken içlerinden gülüyorlardı ikisi de ve ağzımıza bir
parça bal sürüp bizi dünyadaki isteklerimize uygun hayal ve umutlara
düşürmek için mahsus bizim insani ve maddi tarafımıza
sesleniyorlardı. Nitekim birçoklarımız bu gaflete düşerek mahşer
gününden sonra tıpkı dünyadaki çeşitten zevkler ve rahatlıklarla dolu
bir dünya hayatı süreceğimizi sanıp dururuz. İnanabilir miyiz ki
Platon, bu kadar yüksek düşüncelere ulaşmış, «tanrısal» lakabını
alacak kadar tanrılara yaklaşmış olan bir adam, insan gibi zavallı bir
varlıkta aklın ulaşamadığı o esrarlı tanrı gücüne benzer bir taraf
görsün, bu zayıf varlığımızın, cılız duygularımızın sonsuz bir hazza
dayanacak kadar sağlam ve dayanıklı olduğunu sansın? Eğer Platon
bu kanıda ise, biz de ona insan aklı adına şunu söyleriz: Bize öteki
dünyada vereceğin zevkler burada duyduğumuz zevklerse, bunların
sonsuzluğa benzer hiçbir yanları yok. Duyularımızın beşi de ağızlarına
kadar hazla dolacak olsa, ruhumuzun arzulayacağı, umacağı bütün
zevklere erse, bu da hiçtir. Bir şey ki benimdir, bendedir, onda tanrısal
bir taraf yoktur. Dünyadaki durumumuza, hayatımıza bağlı şeylerin
ötede bulunmaması gerekir. Ölümlü varlıklara özgü bütün zevkler
ölümlüdür. Öteki dünyada akrabalarımızı, çocuklarımızı, dostlarımızı
bulmak bizi sevindiriyorsa, hala böyle bir mutluluğa bağlı kalıyorsak,
dünyadaki ölümlü hayatımız orada da devam ediyor demektir. Biz o
yüksek ve tanrısal değerleri ne biçimde hayal edersek edelim, layık
oldukları biçimde hayal edemeyiz: Onları gereğince düşünebilmek
için, düşünülmez, anlatılmaz, anlaşılmaz ve bizim bayağı hayatımızın
nimetlerine hiç benzemez kabul etmek gerekir. Aziz Paulus der ki:
«Allahın kullarına hazırladığı mutluluğu ne insan gözü görebilir, ne de
insan yüreği duyabilir.» Eğer bu mutluluğu duyabilmemiz için
(Platon, senin söylediğin gibi) bizi arıtmalardan geçirip yeni bir
biçime sokacaklarsa, bu değişiklik o kadar büyük, o kadar kökten
olacaktır ki, artık ortada bizden eser kalmayacaktır.

Hector erat tunc cum bello certabat; at ille,

Tractus ab Aemonio, num erat Hector, equo (Ovldius)

O dövüşen adam Hektor'du, fakat öteki,

O atların sürüklediği artık Hektor değildi.

Ahirette, vadedilen ödülleri alacak olan, bizden başka türlü bir varlık
olacaktır.

Qoud mutatur, dissolvitur; interit ergo:

Trajiciuntur enim partes atque ordine migrant (Lucretius)

Değişmek, dağılmak; yokolmaktır

Parçalar oynar yerinden, bozulur düzenleri.

Pitagoras'ın metamorfozlar evreninde ruhların beden değiştirdiğine
bir an inansak bile Caesar'ın ruhunu taşıyan aslanın aynı ihtirasları
duyduğunu, bir Caesar olduğunu kabul edebilir miyiz? Eğer onda
Caesar'lık kalıyorsa, Platon'un da tuttuğu bu düşünceye çatanlara hak
vermek gerekir. Bunlar der ki, insan kalıp değiştirdikten sonra yine
kendisi kalırsa, bir evladın, katır şekline girmiş olan annesinin sırtına
binmesi gibi saçmalıklar olabilir. Hayvan bedenlerinin aynı türden
başka bedenlere çevrilişlerinde son gelenlerin eskilerden farksız
olduklarını kabul edebilir miyiz? «Phoenix»in (Yandıktan sonra
küllerinden yeniden doğan efsanevi bir kuş: Anka.) küllerinden bir
kurt peyda olur, sonra bu kurttan başka bir «phoenix» çıkarmış; bu
ikinci «phoenix»in birincisinden başka olmadığı nasıl düşünülebilir?
şu bizim ipeği yapan kurtlar, bakarsınız, ölmüş, kupkuru olmuş
gibidirler, sonra aynı bedenden bir kelebek peyda olur, ondan da
tekrar bir kurt çıkıverir. Bu kurdun birinci kurt olduğunu kabul etmek
gülünçtür. Bir kez yok olan şey artık yoktur.

Nec si materiam nostram collegerit aetas

Post abitum, rursumque redegerit, tu sita nunc est.

Atque iterum nobis fuerit data lumina vitae,

Pertineat quidquam tamen ad nos id quoque factum Interrupta semel
cum sit repetentia nostra. (Lucretius)

Biz öldükten sonra zaman bütün maddemizi yeniden toplasa; ona
bugünkü düzenini geri verse, yeniden hayat ışığına çağrılsak bütün
bunların bizimle hiç ilgisi olmazdı, çünkü bellek ipliği bir kez kopmuş
olurdu.

Platon, sen başka bir yerde diyorsun ki, öteki dünyada ödüllere
kavuşacak olan, insanın yalnız ruh yanıdır. Bu da yine, pek olacağa
benzemiyor.

Scilicet, avolsis radicibus, tu nequit ullam

Dispicere ipse oculus rem, seorsum corpore toto. (Lucretius)

Göz, kökleri kopup bedenden ayrılınca, kendi başına kalınca artık
hiçbir şey göremez.

Çünkü, bu hesaba göre, ahiretin nimetlerine kavuşacak olan insan
değildir, yani biz değiliz; çünkü ruh ve beden bizim esaslı iki
parçamızdır; onların birbirinden ayrılması olan ölüm, varlığımızın yok
olmasıdır.

Inter enim jacta est vitai pausa, vageque

Deerrarunt passim motus ad sensibus omnes. (Lucretius)

Hayatın sona erdiği yerde her şey amaçsız olarak ve duygulara
dokunmadan yaşar.

İnsanı yaşatan organları kurtlar kemirirken, toprak hepsini parçalayıp
yerken, insanın acı duyduğundan söz eden yok.

Et nihil hoc ad nos, qui conjugioque

Corporis atque animae consistimus uniter apti. (Lucretius)

Bütün bunların hiç ilişkisi yok bizimle,

Çünkü biz ruhla beden bir aradayken varız. (Kitap 2, bölüm 12)
AYLAK RUHLAR

Boş bırakılmış topraklar, gübreli ve bereketliyseler, yüz bin çeşit
otlarla dolar. Yararlı olabilmeleri için onlara kazma vuruyor, işe yarar
tohumlar ekiyoruz. Kadınlar kendi başlarına kalınca biçimsiz birtakım
et parçaları çıkarırlar sağlam ve doğal bir beden yaratabilmeleri için
bir tohum almaları gerekiyor. Ruhlar da böyledir; onları bir
düşünceyle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz bucaksız bir
hayal dünyasında, başıboş, öteye beriye dolaşıp dururlar. Böyle bir
aylaklık içinde ruhların kurmadığı hayal, düşmediği kuruntu,
yaratmadığı gariplik kalmaz.

Velut aegri somnia, vanae

Finguntur species. (Horatius)

Sayıklayan hastalar gibi boş hayaller kurarlar.

Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde
olmak hiçbir yerde olmamaktır.

Quisquis abique habitat, Maxime,

Nusquam habitat. (Martialis)

Her yerde olan hiçbir yerde değildir.

Hayatımın son yıllarını elimden geldiği kadar kaygısız ve salt kendi
rahatımı düşünerek geçirmeye karar verip de köşeme çekildiğim
zaman, ruhuma edebileceğim en büyük iyiliğin onu tam bir başıboşluk
içinde bırakmak olacağını düşünmüştüm; bırakalım kendi kendisiyle
söyleşsin; kendi içinde, kendi hayalinde kalsın, demiştim. Yaşım beni
daha ağırbaşlı, daha olgun bir hale getirdiği için bunu artık kolayca
yapabileceğimi umuyordum; fakat görüyorum ki:

Variam semper dant otia mentem (Lucianus)

Ruh başıboş kalınca türlü hayaller kuruyor.

İstediğimin tersine ruhum, yularından kurtulup kaçan bir at gibi
kendini daha fazla yoruyor. Kafam durup dinlenmeden, hiçbir sıra,
hiçbir ilinti gözetmeden öyle garip düşünceler, öyle saçma sapan
hayaller kuruyor ki, ilerde bunların anlamsızlığını ve acayipliğini
görüp kendinden utansın diye hepsini kaydetmeye başladım. (Kitap 1,
bölüm 9)
BİLİNÇSİZ DUYGULAR

İç savaşlarımızın ikincisinde miydi, üçüncüsünde mi, iyi
hatırlamıyorum, evimin bir fersah kadar ötesine gezmeye gitmiştim.
Benim ev de bütün kargaşalıkların göbeğinde olmuştur her zaman.
Uzağa gitmediğim ve güvensizlik duymadığım için yanıma fazla adam
almamış, pek uysal, ama hiç de sağlam olmayan bir ata binmiştim.
Dönüşte bu attan alışkın olmadığı bir hız istemek zorunda kaldım bir
ara. Adamlarımdan biri, geme dizgine kulak asmayan gürbüz bir
küheylana binmiş iri yan delikanlı, arkadaşlarım geçip caka satmak
için dolu dizgin üstüme geliverdi. Ben küçük, at küçük, adam bütün
ağırlığı, dev cüssesiyle bir çarpınca biz ikimiz de tepetaklak gittik. At
bir yana serili, ben sırt üstü on adım ötesinde; yüzüm gözüm yara bere
içinde; elimden fırlamış kılıcım beş kulaç uzaklarda, üstüm başım
param parça, kımıltısız, duygusuz bir kütük. Geçirdiğim tek
baygınlıktı bu. Adamlarım beni ayıltmak için ellerinden geleni
yaptıktan sonra öldüm sanmışlar ve kollarına alıp zor bela evime
getirmişler. Yolda ve iki uzun saat ölü sayıldıktan sonra kımıldamaya,
soluk almaya başladım. Mideme o kadar kan akmış ki beden onu
boşaltmak için güçlerini diriltmek gereğini duymuş olmalı. Ayağa
kaldırdılar beni ve bir hayli kan kustum. Aynı şeyi birkaç kez
tekrarladıktan sonra biraz canlanmaya başladım. Ama öyle belli
belirsiz, öyle sürüncemeli bir dirilişti ki bu, ilk duygularım yaşamadan
çok daha fazla ölüme yakındı. Hiç unutmadığım bu duygular bana
ölümün yüzünü ve düşüncesini öyle doğal, öyle olağan gösterdiler ki
onunla bir çeşit uzlaşmaya varmış gibiydim. Kendime gelmeye
başlayınca gözlerimin gördüğü o kadar bulanık, silik ve ölüydü ki,
ışıktı yalnız seçebildiğim.

come quel ch'or apre or chiude

Gli occhi, mezzo tra'I somno e I'esser desto (Tasso)

Gözlerini bir açıp, bir kapar gibi

Yarı uyur, yarı uyanık bir insan.

Ruhun görevleri bedeninkilerle birlikte, aynı yavaşlıkta
kalkınıyorlardı. Kendimi kan içinde gördüm; çünkü üstüm başım
kustuğum kanlara boyanmıştı. İlk düşündüğüm şey kafama bir kurşun
girdiğini sanmak oldu; gerçekten o sırada çevremizde tüfekler
patlıyordu. Canım dudaklarımın ucunda tutunur gibiydi yalnız; çıkıp
gitmesine yardım edeyim diye gözlerimi kapıyor, uyuşmaktan,
kendimi bırakmaktan haz duyuyordum. Her şey gibi yumuşacık ve
hafif bir hayal yaşantısında yüzüyordum; hiçbir acı duymadıktan
başka. Rahatsızlık şöyle dursun, uykuya dalmak üzere duyulan tatlılık
vardı bunda.

Öyle sanıyorum ki can çekişirken kendini bilmez olanların durumu
da budur: Büyük acılar duyuyorlar, ruhları işkence içinde kıvranıyor
sanarak onlara acımamız yersizdir. Birçoklarına karşı, Etienne de la
Boite'ye karşı bile ben hep böyle düşünmüşümdür. Ölüme yakın halde
aygın baygın gördüklerimiz, uzun bir sancıdan bitkin düşenler, inme
inenler, sara nöbeti geçirenler, başından yara alanlar, kimi zaman
iniltiler çıkarır, derin derin soluk alırlar, bedenlerinde kıvranmaya
benzer kımıltılar olur. Bunlara bakarak onların kendilerini az çok
bildiklerini sanırız; oysa, ben derim ki, ruhları da, bedenleri de
uykudadır:

Vivit, et est vitae nescius ipse suae (Ovidius)

Yaşıyor ama, bilmiyor yaşadığını.

Organların uğradığı o büyük çarpılma, duyguların düştüğü o büyük,
derin uyuşma içinde insanın kendini bile bile gücünü sürdürebileceğine
inanamam; böyle olunca hangi düşünce onlara azap çektirecek,
durumlarının korkunçluğunu anlatıp duyurtacak? İşte bundan ötürü pek
acınacak durumda olmadıkları kanısındayım.

Bence en dayanılmaz, en korkunç durum uyanık olup da azap çeken
bir ruhun duyduğunu anlatma olanağını bulamamasıdır. Dili
kesildikten sonra işkence edilen insanların durumuna benzetebiliriz
bunu...

Birçok hayvanların, hatta insanların, öldükten sonra kaslarını
sıktıkları, oynattıkları görülür. Herkes bilir kimi uzuvlarımız bizden
hiç de izin almadan kımıldar, dikilir ve yatarlar. Yalnızca derimizi
oynatan bu etkilemeler bizim sayılmaz. Bizim olmaları için insanın
bütünlüğüyle işe karışması gerekir. Uyurken elimizin, ayağımızın
duyduğu acılar bizim değildir. (Kitap 2, bölüm 6)
FİLOZOFLAR VE TANRILAR

Thales'e göre tanrı her şeyi sudan yaratmış bir güçtü.
Anaximandros'a göre tanrılar değişik mevsimlerde doğup ölüyorlardı
ve sayıları sonsuz dünyalardı bunlar. Anaximenes'e göreyse hava
tanrıydı, yaratılmış, uçsuz bucaksız ve hep hareket durumundaydı.
Anaxagoras, ilk kez, her şeyin düzen ve davranışını sonsuz bir ruhun
gücü ve aklı yönetimini ileri sürdü. Alkmeon tanrılığı güneşe, aya,
yıldızlara ve ruha veriyordu. Pythagoras'ın tanrısı bütün nesnelerin
yaratılışına dağılan bir ruh oluyor, bizim ruhlarımız da ondan
kopuyordu. Parmenides tanrıyı, göğü çevreleyen ve dünyayı ışığın
kızgınlığıyla ayakta tutan bir çember haline getiriyordu. Empedokles'e
göre tanrılar dört unsurdu ve her şeyi bunlar yapıyordu. Protagoras
tanrıların varlığı, yokluğu ve nitelikleri üstüne bir diyeceği olmadığını
söylüyordu. Demokritos'a göre tanrı olan kimi zaman imgeler ve
çevrintileridir, kimi zaman bu imgeleri çıkaran doğa ve sonunda
bilgimiz ve zekamızdır. Platon, inancını değişik yönlere dağıtır:
Timaios'da dünyayı yaratanın adı olmayacağını söyler; Yasalar'da
tanrı varlığının araştırılmasını ister; aynı kitapların başka yerlerinde
dünyayı, göğü, yıldızlan, toprağı ve ruhlarımızı tanrılaştırır, ayrıca her
devletin eski düzeninde benimsenmiş olan tanrıları da benimser
Xenophanes Sokrates'i aynı karışık öğretiler içinde gösterir: Kimi
zaman tanrı'nın biçimi araştırılmamalıdır, kimi zaman tanrı güneştir,
kimi zaman ruhtur hem bir tektir hem de bir sürüdür. Platon'un yeğeni
Speusippos tanrıyı, her şeyi yöneten, bir çeşit hayvansı güç olarak
düşünür. Aristoteles'e göre tanrı kah evren, kah ruhtur; kimi zaman
evrene başka bir baş bulur, kimi zaman da tanrıyı göğün ateşliliği
olarak görür. Zenokrates'te sekiz olur tanrı: Beşi gezegenlerin beşlisi,
altıncısı duran yıldızların tümü, yedinci ve sekizinci de ayla güneştir.
Herakleitos değişik görüşler arasında gider gelir, sonra tanrıyı
duygudan yoksun eder biçimden biçime geçiştirir ve sonunda yerle
gök olduğunu söyler. Theophrastes aynı kararsızlık içinde türlü
fantazyalardan geçer, dünyanın yönetimini kah zekaya, kah yıldızlara
bağlar. Strato'ya sorarsanız tanrı üretme, çoğaltma ve azaltma gücü
olan doğadır biçimi ve duygusu yoktur. Zenon'un tanrısı iyiyi buyurup
kötüyü yasaklayan doğal yasadır; yaratıklara o can verir; Zeus, Hera,
Vesta gibi geleneksel tanrılaraysa yer vermez Zenon. Diogenes
Apolloniates'in tanrısı havadır. Xenophanes'in tanrısı yuvarlaktır,
görür, işitir, ama soluk almaz; insan yaratılışıyla hiçbir ortak yanı
yoktur. Ariston tanrının biçimce hiçbir şeye benzetilemeyeceğini,
duyarlığı olmadığını söyler, canlı mı, nedir, ne değildir bilinmez.
Kleanthes'e göre tanrı bazen akıl, bazen evren, bazen doğanın ruhu,
bazen de her şeyi kuşatıp saran yüksek bir sıcaklıktır. Zenon'un
çağdaşı Perseus'a göreyse insanlığa önemli bir hizmette bulunmuş ya
da yararlı şeyler bulmuş olanlara tanrı adı verilmiştir. Khrysippos
yukarıda söylenenlerin hepsini karmakarışık bir araya getiriyor ve
yarattığı bin bir çeşit tanrı arasına ölümsüzlüğe ulaşmış insanları da
katıyordu. Diagoras ve Theodonıs tanrı adına ne varsa hepsini
yadsıyorlardı. Epikuros'da tanrılar ışıklı ve saydamdırlar; içlerinden
hava geçebilir iki kale arasındaymış gibi iki dünya arasında otururlar;
kaza bela semtlerine uğramaz; yüzleri insan yüzü, uzuvları insan
uzuvlarıdır, ama hiçbir işte kullanılmaz bu uzuvlar.

Ego deum genus esse semper dexi, et dicam caelitum;

Sed eos non curare opinor, quid agat humanum genus. (Emnius)

Tanrılar vardır dedim ve diyeceğim her zaman

Ama insan işleriyle uğraştıklarına inanmam.

Bunca filozof beyninin curcunasını gördükten sonra gelin de güvenin
felsefenize; buldum diye övünün çörekteki baklayı!..

Tanrılaşmaya en elverişli olan en az bildiğimiz şeylerdir; öyleyken
eskilerin biz insanları tanrılaştırmış olmaları aklın almayacağı bir
şeydir. Ben olsam yılana, köpeğe, öküze tapınanları daha haklı
bulurdum; çünkü bu yaratıkların niteliğini, iç varlığını daha az
biliyoruz; hayal gücümüzü onlar için daha keyfimizce işletebilir,
olağanüstü güçler görebiliriz onlarda. Ama tanrıları, kusurlarını
bilmemiz gereken kendi yaratılışımıza benzetmek, onları arzu, öfke,
öcalma, evlenme, akrabalık, aşk ve kıskançlıklarımızla, bizim
organlarımız, coşkunluklarımız, keyiflerimiz, ölümlerimiz,
mezarlarımızla düşünmek için insan kafasının olmayacak bir
sarhoşluk geçirmiş olması gerekir... (Kitap 2, bölüm 12)
ARAMA SEVGİSİ

Demokritos sofrasına gelen incirleri yerken bir bal kokusu almış ve
hemen bir araştırmadır başlamış kafasında, o güne dek incirlerinden
almadığı bu koku nerden gelebilir diye. Merakını gidermek için
kalkmış sofradan, incirlerin toplandığı yeri görmeye gitmek istemiş.
Sofradan niçin kalktığını duyan hizmetçi kadın gülmüş: Boşuna
zaman kaybetmeyin, demiş; incirleri bal çanağına koymuştum
toplarken. Demokritos'un canı sıkılmış bu araştırma fırsatını kaçırdığı,
bir merak konusu elinden alındığı için. Hadi be sen de, demiş hizmetçi
kadına, keyfimi kaçırdın; ama ben yine de bal kokusu incirde
kendiliğinden varmış gibi nedenini araştıracağım. Böyle demiş ve
yanlış, kendi varsaydığı bir etkiye doğru nedenler bulmaktan geri
kalmamış. Ünlü ve büyük bir filozofun bu hikayesi, sonunda bir
kazanç umudu olmaksızın, bizi seve seve bir şeylerin ardına düşüren
araştırma tutkumuzu apaçık anlatıyor. Plutarkhos'un anlattığı buna
benzer bir örnekte de adamın biri arama zevkini yitirmemek için
kuşkulandığı gerçeğin kendisine söylenmesini istemez: Kana kana su
içme zevkini yitirmemek için hekimin kendisini sıtmadan
kurtarmasını istemeyen hasta gibi.

Tıpkı bunun gibi, ruhun her türlü beslenişinde zevk çok kez tek
başınadır, hoşumuza giden her şey besleyici ya da sağlığa yararlı
değildir. Düşüncemizin bilimden aldığı da, ne karın doyurduğu, ne de
sağlık getirdiği halde hazdır yine de.

Her şeyin bir adı bir de kendisi vardır. Ad, nesneyi gösteren, arılatan
bir sestir ad, nesnenin, özün bir parçası değildir; nesneye eklenen
yabancı, nesne dışı bir takıntıdır. (Kitap 2, bölüm 16)
MUTLULUK ÜSTÜNE

Scilicit uftima semper

Expectanda dies homini est, dicique beatus

Ante obitum nemo, supremaque funera debet (Ovidius)

İnsanın son gününü beklemeli her zaman

Mutlu dememeli ona ölmeden

Cenazesi kaldırılmadan.

Bu konuda Krezus'u hikayesini çocuklar da bilir;

Pers kralı onu esir edip ölüme mahkum edince sehpaya giderayak,
Ah Solon, ah Solon! diye bağırmış. Krala götürmüşler bu sözü, o da
ne demek istediğini sordurunca Solon'un kendisine verdiği bir öğütün
ne doğru çıktığını anlatmış. Solon bir gün demiş ki ona: «Talih ne
kadar güleryüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden
insanlar mutlu saymamalı kendilerini; çünkü insan hayatı kararsız,
değişkendir; ufacık bir eylem yüzünden bir durumdan bambaşka bir
duruma geçiverir.»

Agesilaus da, Pers kralının o kadar genç yaşta öyle büyük bir devlete
konduğu için mutlu sayılabileceğini söyleyen birine: İyi ama, demiş,
Priamos da o yaşta mutsuz değildi. O büyük İskender'den sonraki
Makedonya krallarının Roma'da dülgerlik, budamacılık yaptıkları,
Sicilya zorbalarının Koryntos'da çocuk bakıcısı oldukları görüldü.
Dünyanın yarısını fethetmiş, bunca orduları yönetmiş bir İmparator bir
Mısır kralının aşağılık adamlarına yalvarma zavallılığına düşüyor: Altı
yedi ay daha az yaşamış olsa bu hale düşmeyecekti koca Pompeius.
Bizim babalarımız zamanında da, bütün İtalya'yı o kadar uzun süre
sarsmış olan Milano Dukası Sforza, zindanda öldü, daha kötüsü on yıl
yaşadı o öldüğü zindanda. Hıristiyanlık dünyasının en büyük kralının
dulu, kraliçelerin en güzeli, Maria Stuart, cellat eliyle ölmedi mi
geçenlerde? Binlerce örneği var bunun. O kadar ki, fırtınalar,
kasırgalar nasıl mağrur ve yüksek yapılarımıza daha çok yüklenirlerse,
bu dünyanın büyüklerini yukarılarda kıskanan güçler var diyeceği
geliyor insanın. Ve talih sanki ömrümüzün son gününü bekliyor, uzun
yıllar boyunca yaptığını bir anda yıkma gücü olduğunu göstermek
için. Laberius gibi bağırttırmak için bizi: Gereğinden bir gün fazla
yaşamışım! diye.

Solon'un doğru sözü böyle yorumlanabilir. Ama o bir filozof
olduğuna ve filozoflar mutluluğu, mutsuzluğu talihin cilvelerine
bağlamadıklarına, büyüklüklere zaten önem vermediklerine göre, daha
derin düşünmüş ve demek istemiş olabilir ki bence, ömrümüzün
mutluluğu, soylu bir ruhun rahatlığına, doygunluğuna, düzenli bir
kafanın kararlı ve güvenli oluşuna bağlı olduğu için, hiçbir insana,
komedyasının en son ve kuşkusuz en zor perdesini oynamazdan önce
mutlu denemez. O perdeden önce maske takınmış, felsefenin güzel
öğütlerine gösteriş olsun diye uymuş, ya da sarsıcı olaylarla
sınanmadığımız için hep sağlam yürekli kalmayı başarmış olabiliriz.
Ama ölüm karşısında son rolümüzde, gösterişe yer kalmaz artık, o
zaman ana dilimizle konuşmak, dağarcığımızda iyi kötü ne varsa
olduğu gibi ortaya dökmek zorundayız.

Nam verae voces tum demum pectore ab imo

Ejiciuntur, et eripitur persona, manet res. (Lucretius)

İşte o zaman içten sözler dökülür yürekten

Maske düşer, yüz kalır ortada.

İşte onun için hayatımızın bütün eylemleri bu son mihenk taşında
denenmelidir. Başlıca gündür o, bütün öteki günleri yargılayan
gündür. Bütün geçmiş yılların hesabı o gün verilmeli, der eskilerden
biri. Ben de çalışmalarımın meyvesini denemeyi ölüme bırakıyorum.
O zaman görürüz düşüncelerimin ağzımdan mı, yüreğimden mi
çıktığını... (Kitap 1, bölüm 19)
AMERİKA'NIN BULUNUŞU

Dünyamız az önce bir başka dünya buldu. Bunun sonuncu kardeş
olduğunu kim söyleyebilir. Bugüne dek inlerin cinlerin bildiği yoktu
bu yeni dünyayı. Bizimki kadar büyük, insan dolu, kanlı canlı bir
dünya bu; ama o kadar yeni, o kadar çocuk ki a.b.c. öğreniyor henüz.
Elli yıl öncesine kadar ne yazı biliyordu, ne tartı, ne ölçü, ne giysi, ne
buğday, ne üzüm. Doğanın kucağında çırılçıplaktı; anası ne verirse
onunla besleniyordu. Biz dünyamızı son çağında, şair Lucretius da
gençlik yıllarında görmekte aldanmıyorsak, biz karanlığa gömülürken
bu dünya aydınlığa yeni erecek daha. Bütün dünya bir inme geçirecek
de sanki, bir kolu tutmaz olup öteki kolu sağlam kalacak. Ama çok
korkarım ona dokunmakla çöküp yıkılışını hızlandırmış, inançlarımızı,
bilim ve sanatlarımızı onlara pek pahalıya satmış olacağız. Bir çocuk
dünyaydı bulduğumuz; öyleyken biz onu ne doğal değer ve
gücümüzün üstünlüğüyle dizginimiz altına soktuk, ne doğruluğumuz,
iyiliğimizle yetiştirdik, ne de ruh yüceliğimiz, cömertliğimizle
kendimize bağladık. Verdikleri karşılıkların, kendileriyle yapılan
alışverişlerin çoğu gösteriyor ki doğal kafa aydınlığı, kavrama
bakımından hiç de bizden aşağı değiller. Kusko ve Meksiko
şehirlerinin akıllara durgunluk veren görkemi; görülmedik nice şeyler
arasında bilmem hangi kralın o bahçesi ki, meyveleri ve tüm bitkileri
gerçek bir bahçedeki düzen ve büyüklükleriyle altından yapılmış,
sarayında ülkesinde yaşayan bütün hayvanların yine altından
heykelleri, değerli taşlardan, kuş kanatlarından, boyalı pamuklardan
yaptıkları el işlerinin güzelliği zanaattan yana da bizden geri
kalmadıklarını göstermektedir. İnançlara bağlılık, yasalara saygı,
iyilik, cömertlik, dürüstlük, içtenlik gibi erdemlere gelince bunların
bizde onlardakinden daha az olması işimize pek yaradı. Bu
üstünlükleri yüzünden mahvolmuşlar, kendi kendilerini satıp
çiğnettirmişlerdir.

Gözüpekliğe, yiğitliğe gelince, acılara, açlığa, ölüme karşı
dayanmaya, yürek sağlamlığına, sözünün eri olmaya gelince,
bunlardan yana bizim dünyamızın geçmişindeki en ünlü örneklerin
onlarınkileri hiç de aşmadıklarını söylemekten çekinmem. Çünkü
onları altedenlerin nelerden yararlandıklarını düşünelim: Adamları
kandırmak için ne kurnazlıklara, ne dalaverelere başvurmuşlar! Sonra
bu ulusların haklı şaşkınlığı: Birdenbire karşılarına sakallı birtakım
insanlar çıkıveriyor dilleri, dinleri, biçimleri, davranışları bir başka
türlü; üstünde insan bulunabileceğini hayal etmedikleri uzak bir
yerden gelinişler; hiç at görmemiş, hatta sırtında insan ya da yük
taşıyan hayvan görmemiş kimselerin karşısına bilinmedik koca
ejderler üstüne binmiş olarak çıkmışlar bizimkilerin sırtında göz
kamaştıran zırhlar, ellerinde keskin, parıl parıl kılıçlar; onlarsa bir
aynanın ya da bir bıçağın mucizeli pırıltısına karşılık avuç dolusu altın
ve inci vermeye can atıyorlar. Bizim çeliğimizi delebilmek için ne
yeterince bilgileri var, ne gereçleri; toplarımızın, tüfeklerimizin
çıkardığı yıldırımları, gök gürültülerini de katın bunlara. Roma
İmparatorunu bile afallatacak olan o gümbürtüleri; bunların karşısında
çırılçıplak insanlar, yalnızca pamuktan yapabildikleri bir parça
giysileriyle; bütün silahları da yaylar, taşlar, sopalar ve ağaçtan
kalkanlar; sözde dostluğumuza, iyi niyetimize güvenip acayip şeyler
görme meraklarıyla faka basan insanlar... İki dünya arasındaki bu
ayrılığı hesaba kattınız mı, bizim fatihlerin bunca zaferi zafer
olmaktan çıkıyor.

Erkek, kadın, çocuk, kaç binlerce insan tanrılarını ve özgürlüklerini
korumak için ne sarsılmaz bir coşkunlukla kendilerini amansız
tehlikelere atıyorlar; onları hayasızca aldatanların köleliğine
katlanmaktansa bütün belaları, işkenceleri, ölümü ne yiğitçe bir
direnişle seve seve göze alıyorlar; böylesine alçakça zafer kazanan
düşmanlarının elinden ekmek yemektense açlıktan kırılmaya nasıl razı
oluyorlar! Bunlara bakınca öyle sanıyorum ki bu insanlara silah, görgü
ve sayı eşitliğiyle başa baş saldırsalar gördüğümüz bütün savaşların
sonundan daha da kötü bir sonla karşılaşırlar.

Bari bu soylu ülkeyi Büyük İskender, eski Yunanlılar, Romalılar
fethetmiş olsaydı; bunca krallıkları ve halkları böylesine büyük
değişikliğe uğratacak eller, onların vahşi yanını tatlılıkla törpüleseler,
doğanın orada ürettiği güzel tohumları güçlendirip geliştirseler,
toprakların işletilmesine, şehirlerin donatılmasına gerekli olduğu
ölçüde kendi dünyalarının sanatlarının katmakla kalmayarak Yunan ve
Roma erdemlerini o ülkenin yerli erdemleriyle karıştırsalardı! Bizim
oraya götürdüğümüz ilk örnekler, davranışlar o halkları erdeme
hayran etse ve özendirse, onlarla bizim aramızda kardeşçe bir
toplaşma ve anlaşma kurabilse bütün o yeni ülkede ne yaman bir
evrim, bir ilerleme sağlanabilirdi! Çoğunun doğal başlangıçları bu
kadar güzel olan, o yepyeni, o öğrenmeye susamış ruhları kazanmak
ne kolay olurdu! Biz tam tersine bilgisizliklerinden,
görgüsüzlüklerinden yararlanıp onları bizdeki kötü örnekleriyle
kalleşliğe, sefilliğe, cimriliğe, her türlü insanlık dışı davranışlara,
işkencelere alıştırdık. Kim, ne zaman bezirganlığı, alışverişi böylesi
bir sömürüye götürmüştür? Bunca şehir dibinden yıkılıyor, bunca
ulusun kökü kurutuluyor, milyonlarca insan kılıçtan geçiriliyor,
dünyanın en zengin, en güzel ülkesinin altı üstüne getiriliyor, niçin?
İnciler, biberler, alıp satacağız diye. Aşağılık makine zaferleri bunlar!
Hiçbir zaman kazanç tutkusu, hiçbir zaman haksız sömürü insanları
böylesi korkunç bir kinle birbirine düşünmemiş, bu kadar yürekler
acısı kıyımlara yol açmamıştır.

Deniz kıyısı boyunca altın aramaya çıkmış İspanyollar bereketli,
güzel ve insanı bol bir ülkede karaya çıkıyorlar ve her yerde olduğu
gibi orada da yerlilere kendi kendilerini övüyorlar: Barışsever
insanlarmış, uzak yollardan gelmişlermiş, kendilerini bütün dünyanın
en büyüğü olan Kastilya Kralı yollamış; Tanrının yeryüzündeki
temsilcisi olan Papa bu krala bütün Hint ülkesini bağışlamışmış;
yerliler onun uyrukluğuna girmek isterlerse kendilerine pek iyi
davranacaklarmış; onlardan yiyecek şeyler, bir de bazı ilaçlarda
kullanmak üzere altın istiyorlarmış; ayrıca bir tek tanrı inancını ve
bizim dinimizin doğruluğunu bilmeleri gerekiyormuş, bu dine
girmeleri de haklarında hayırlı olurmuş, yoksa işler sarpa sararmış.
Aldıkları karşılık şu olmuş:

Barışseveriz diyorsunuz, ama görünüşünüz hiç de öyle değil.
Kralınıza gelince, isteyen durumunda olması muhtaç ve yoksul
olduğunu gösteriyor; ona bu toprakları veren ise savaş seven bir adam
olacak, çükü kendisinin olmayan bir yeri başkasına vermekle onu
verdiği yerin eski sahipleriyle cenkleşmeye sürüyor. İstediğiniz
yiyeceklere gelince onları veririz. Altınsa, bizde pek fazla yok; zaten
yaşamak için işimize yaramadığından, bütün istediğimiz de rahatlıkla,
güzellikle yaşamak olduğundan altına pek değer vermeyiz; ama,
tanrılarımız için kullandığımız altın dışında ne kadar bulabilirseniz
çekinmeden alabilirsiniz. Bir tek tanrıya gelince, böyle bir düşünüş
güzel, ama bunca zaman bize yararlı olmuş dinimizi değiştirmek
istemeyiz; dostlarımız, tanıdıklarımızdan gayrısından öğüt almaya da
alışık değiliz. Korkutmalarınıza gelince, durumlarını, güçlerini
bilmediğimiz insanlara meydan okumak akıl karı değildir. Kısacası
topraklarımızdan bir an önce çıkıp gitmeye bakın; silahlı ve yabancı
kimselerin dürüstlüklerine, parlak sözlerine güvenme adetimiz yoktur.
Çekip gitmezseniz siz de şunlar gibi olursunuz...

Böylece konuşmuş yerlilerin kralı ve şehrin çevresindeki kesik insan
kafalarını göstermiş. İşte bu çocuk dünyanın hiç de çocukça olmayan
konuşmalarından bir örnek... (Kitap 3, bölüm 6)
HASTA GÖRÜNMENİN ZARARLARI ÜSTÜNE

Martialis'in bir taşlaması vardır ki, iyilerindendir; çünkü türlü türlüsü
vardır onda taşlamanın. Bunda, Caelius'un başına geleni anlatır hoşça.
Caelius Roma'da büyüklere dalkavukluk etmekten, sabah akşam
yanlarında bulunup arkalarında dolaşmaktan kurtulmak için nekris
hastalığına tutulmuş gibi göstermiş kendini; herkesi inandırmak için
de bacaklarını ovduruyor, sardırıyor ve nekrisli bir hastanın bütün
hallerini takınıyormuş; sonunda talih gerçek bir nekris ikram etmiş
ona:

Tantum cura potest et ars doloris

Desüt fingere Caelius podagram. (Martialis)

Öyle başardı hasta görünme sanatını ki

Gerçekten nekrise tutuldu Caelius

Appianus'da okudum sanıyorum: Adamın biri Roma triumvir'lerinin
cezalarından kaçmak, ardına düşenlerce tanınmamak için saklanıp
kılık değiştirmiş; işi daha da sağlama bağlamak için de tek gözlü
gösteriyormuş kendini. Biraz daha özgür yaşamaya başlayıp da uzun
süre gözüne yapışık kalan bezi çıkarınca bakmış o güzü görmüyor
artık. Belki görme duyusu uzun zaman kullanmamakla uyuşmuş ve
tüm görme gücü öteki göze geçmiştir çünkü, hep farkına
varmamışlardır, kapalı tuttuğumuz göz, etkisinin bir kısmını
arkadaşına yollar, bu yüzden de açık kalan göz büyür ve şişkinleşir.
Martialis'in nekrislisi de hareketsizliğiyle, ovmalarla, merhemlerle
hastalığı yaratan iç etkenleri çağırmış olabilir.

Froissard'ın anlattığı bir sürü İngiliz soylusu da Fransa'ya geçip
bizlere karşı kahramanlıklar gösterecekleri güne kadar bir gözlerini
kapalı tutmaya yemin ederler. Şu düşünce gıdıkladı beni: İster misin
bu şövalyeler de hastalık oynayanların kötü sonuna uğramış,
uğurlarında kahramanlık ettikleri sevgililerinin yanına bir gözleri kör
olarak dönmüş olsunlar!

Çocuklar tek gözlüleri, topalları, şaşıları ve daha başka sakatları taklit
ettikleri zaman anaları onları azarlamakta haklıdır; çünkü, o yaştaki
tazeliğiyle bedenin kötü bir yana eğilebilmesi bir tarafa, talih de bizi
oynadığımız oyuna düşürmekten hoşlanıyor gibi gelir bana. Çok
duymuşumdur hastalık oynarken yataklara düşenleri.

Ben de öteden beri, at üstünde ve yürürken, elimde bir değnek ya da
bir baston tutmaya alışmış, bunda bir zariflik göstermeye, yapmacık
hallerle bastona dayanmaya kadar varmışımdır. Çokları korkutmak
istemiştir beni, bu gösteriş günün birinde zorunluluk olur diye.
Bundan çıkarıyorum ki soyumda ilk nekrisli ben olacağım.
Ama bu bölümü uzatıp başka renk katalım ona, körlük üstüne. Plinius
der ki adamın biri düşünde kör olmuş gördü kendini ve hiçbir hastalığı
yokken sabah kör olarak uyandı. Hayal gücü buna neden olabilir,
başka yerde söylediğim gibi, Plinius da öyle düşünüyor gibidir; akla
daha uygun gelen şu; beden, görme gücünü yok eden birtakım
gelişmeleri (ki hekimler isterlerse nedenini bulabilirler) için için
duymuş ve adamın öyle bir düş görmesine yol açmıştır.

Seneca'nın bir mektubunda anlattığı buna yakın bir hikayeyi de
ekleyelim: Bilirsin, diye yazıyor Lucilius'a, Harpasta, karımın
soytarısı o deli kadın, babadan kalma göreviyle kalmıştır evimde;
çünkü ben bu korkunç yaratıklara düşmanımdır; kaldı ki canım bir
deliye gülmek isterse, hiç uzağa gitmeden, kendi kendime gülebilirim.
Çok garip, ama gerçek sana anlatmak istediğim: Bu deli kadın kör
olduğunu anlamıyor ve benim evimin karanlık olduğunu ileri sürerek,
kendisini başka yere götürmesini istiyor yöneticisinden ikide bir.
Onun bu durumuna gülüyoruz; ama inan bana ki hepimizin düştüğü
bir durumdur bu: Kimse cimri olduğunu, kıskanç olduğunu kabul
etmez. Körler hiç olmazsa bir yol gösterici isterler; biz kendi
kendimizi sokarız yanlış yollara. Benim yükseklerde gözüm yoktur,
ama Roma'da başka türlü yaşanmaz, deriz; öfkeliysem, güvenli bir
hayat kuramadıysam suç bende değil, gençlikte deriz. Dışımızda
aramayalım kötülüğü, içimizdedir o; ciğerimize işlemiştir. Hasta
olduğumuzu bilmemek de iyileşmemizi daha zorlaştırır. Kendimizi
erkenden bilmeye başlamazsak, nasıl başederiz bunca dertlerle, bunca
kötülüklerle? Oysa felsefe gibi çok tatlı bir ilacımız da var. Öteki
ilaçları ancak bizi iyileştirirlerse hoş buluruz; felsefe ise hem
hoşlandırır, hem iyileştirir bizi.

İşte Seneca'nın beni konumdan uzaklaştıran sözleri; ama yararsız da
sayılmaz bu uzaklaşma. (Kitap 2, bölüm 25)
Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14
Referans URL