Pelin Karahan Fan

Tam Versiyon: Montaigne ve Denemeleri..
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
ÖLÜME HAZIRLANMA

Çoğu zaman ölüme hazırlanma ölümün kendisinden daha fazla azap
vermiştir insana. Eskilerden biri, hem de akıllılarından biri söyler
bunu:

Minus afficit sensus fatigatio quam cogitatio (Quintilianus)

Duymak düşünmekten daha az üzer bizi.

Ölümü yanı başımızda duymak kimi zaman birden, kaçınılmaz bir
şeyden kaçınmama kararını verdirir bize. Eski zamanda gladyatörler
görülmüştür ki, korka korka çarpıştıktan sonra ölümü yiğitçe
karşılamış, gırtlaklarını düşmanın kılıcına uzatıp ölümü kendileri
istemişlerdir. Uzağımızdaki ölümü düşünmek daha sürekli, dolayısıyla
daha zor katlanma çabası ister. Ölmesini bilmiyorsanız, hiç
tasalanmayın; doğa hemen gereğince ve yeterince öğretir size; bu
işinizi o görüleceği gibi görür siz yormayın kendinizi.

Incertam frustra, mortales, funeris horam

Quaritis, et qua sit mors aditura via. (Propertius)

Boşuna bilmek istiyorsunuz, ölümlüler

Ölüm saatinizin ne zaman, ne yoldan geleceğini.

Paena minor certam cubito preferre ruinam

Quod timeas gravius sustinuisse diu. (Ciallus)

Kaçınılmaz bir belaya birden katlanmak

Uzun süre korku azapları çekmekten yeğdir.

Yaşamayı ölüm kaygısıyla, ölümü de yaşama kaygısıyla
bulandırıyoruz. Biri dertlendiriyor, öteki korkutuyor bizi.

Ölümün kendisine karşı hazırlanıyor değiliz aslında. Çarçabuk olup
biten bir şey bu. Çeyrek saatlik, uzantısız, zararsız bir azap için ayrıca
uzun boylu kafa yormalara değmez. Doğrusunu isterseniz, ölüm
hazırlıklarına karşı hazırlanıyoruz. Filozofi bize ölümü hep göz
önünde tutmamızı, vaktinden önce görüp üstünde düşünmemizi
buyuruyor, sonra da bu öngörüp düşünmelerin bizi üzmemesi için
alacağımız tedbirleri, uyacağımız kuralları öğretiyor. Hekimler de öyle
yapmıyorlar mı?

Bizi hastalıklar içine atıyorlar ki üstümüzde ilaçlarını ve sanatlarını
kullansınlar. Yaşamasını bilmemişsek bize ölmesini öğretmek
yersizdir. Dayanaklı olarak, iç rahatlığıyla yaşamasmı bilmişsek aynı
biçimde ölmesini biliriz.; Bırakalım onlar diledikleri kadar
övünsünler.

Tota filosoforum vita commentatio morts est. (Cicero)

Filozofların bütün hayatı ölüm üstüne düşünmedir.

Bana sorarsanız, ölüm yaşamın ucudur, ama amacı değil; sonu,
bitimidir, ama konusu değil. Yaşamın gözlerini dikeceği şey kendi
kendisi olmalıdır. Ona gerekli olan çaba kendini düzenlemek,
yönetmek, kendi kendisine katlanmaktır. Yaşama biliminin bu genel
ve başlıca bölümünün içerdiği daha birçok işler arasında ölmesini
bilme de vardır; ve bu iş, korkunun ona verdiği ağırlık olmasa, en
hafiflerindendir.

Yararlılık ve yalın gerçeklik bakımından basit insanların bize verdiği
dersler, bilimin tam ters yönde verdiği dersleri hiç de aratmazlar.
İnsanların zevkleri ve güçleri değişiktir onları kendilerine göre,
değişik yollardan yönetmek gerekir.

Quo me comque rapit tempestas, deferor hospes (Horatius)

Fırtına nereye atsa beni, orda bir yer vardır yaşanacak.

Çevremdeki köylülerden hiçbirinin son saatlerini nasıl bir tutum, nasıl
bir yürekle geçireceği üstüne düşündüğünü görmedim. Doğa ona
ölümü yalnız öleceği zaman düşünmesini öğretmiştir. Ölümü
Aristoteles'ten daha güzel bir davranışla karşılar çünkü. Aristoteles
hem ölümün hem de uzun bir hazırlanmanın çifte baskısı altındadır.
Oysa Caesar'a göre de en az düşünülmüş olan ölüm, en mutlu ve en
ağırlıksız ölümdür.

Plus dolet quam messes est, qui ante dolet quam messe est. (Seneka)

Gereğinden önce dertlenmek, gereğinden fazla dertlenmektir.

Ölüm düşüncesinin acılığı bizim onu kurcalamamızdan geliyor.
Doğanın gerektirdiklerini ondan önce düşünüp yönetmeye kalkmak
yüzünden hep başımızı derde sokarız böyle. Yalnız bilginlerdir sapa
sağlamken ağız tadıyla yemek yiyemeyen ve ölüm düşüncesiyle
kasılıp kaşlarını çatanlar. Basit insan yalnız iş başına geldiği zaman
çare ve avuntu arar ve ne kadar duygulanıyorsa o kadar da düşünür.
Hep demez miyiz ki kaba halkın, başına gelenlere, sabırla katlanması,
gelebilecek korkunç belalarıysa hiç aklından geçirmemesi
kafasızlığından, sersemliğinden gelir; ruhları kalın ve katı olduğu için
etkilenmesi, sarsılması daha zordur. Eh, öyleyse biz de artık sersemlik
okulunda yetiştirelim kendimizi. Bilimlerin bize vaadettikleri son
mutluluk budur ve sersemlik ne rahatlıkla götürüyor ona öğrencilerini.
(Kitap 3, bölüm 12)

Gideceği limanı bilmeyene hiçbir rüzgardan hayır gelmez. (Kitap 2,
bölüm 2)
ÇİRKİNLİK ÜSTÜNE

En büyük değerlerin kusursuz bir örneği olan Sokrates'in o dedikleri
çirkinlikte, ruhunun güzelliğine aykırı bir yüze ve bedene düşmüş
olmasına pek içerlerim; o Sokrates ki güzelliğin aşığı, delisidir. Doğa
haksızlık etmiş ona akla ne yakın gelen, ruhla bedenin birbirine uygun
ve bağıntılı olmasıdır.

Ipsi animi magni refert quali in corpore locati sint; multa enim e
corpore existunt quae acuant mentem, mufta quae obdundant. (Cicero)

Ruhların yerleştikleri beden yapısının niteliği pek önemlidir; çünkü
birçok beden özellikleri vardır ki ruhu keskinleştirir; birçokları da
vardır ki körletir.

Cicero'nun körletici beden özelliğiyle demek istediği bozuk ve
biçimsiz bir yaratılış çirkinliğidir. Ama biz ilk bakışta ve genellikle
yüzde gördüğümüz, bizi sudan nedenlerle yadırgatan bir alımsızlığa
da çirkinlik diyoruz: üzgün, kusursuz organlar üstündeki tende, bir
lekede, bir yüz çatıklığında bilinmez nedenlerle hoşa gitmeyen bir
alımsızlığa. Dostum La Boetie'de çok güzel bir ruhun büründüğü
çirkinlik bu türdendi. Yüzeydeki bu çirkinlik, pek çarpıcı olmakla
birlikte ruh hallerine daha az zarar verir, insanların görünüşündeki yeri
de pek kesin değildir. Biçimsizlik, çarpıklık dediğimiz öteki çirkinlik
insanın içini etkileyebilir. Her iyi cilalanmış deri pabuç değil, ama her
iyi yapılmış pabuç içindeki ayağın biçimini belli eder. (Kitap 3,
bölüm 12)
CİNSEL EYLEM ÜSTÜNE

Cinsel eylem insanlara ne kötülük etti ki kimse utanmadan söz
edemiyor ondan, ciddi ve edepli konuşmalarda yer verilmiyor ona?
Hiç sıkılmadan öldürmek, çalmak, aldatmak diyebiliyoruz da ona
geldi mi kısıveriyoruz sesimizi. Neden acaba? Yoksa onun sözünü
ağzımızda ne kadar az harcarsak düşüncesi kafamızda o kadar
büyütmeye hak mı kazanıyoruz? Çünkü, bilirsiniz, en az kullanılan, en
az yazılan, en saklı tutulan sözler en iyi bellenen, en çok insanca
bilinen sözlerdir. Her yaşta, her baştaki insan onu ekmeği bildiği kadar
bilir. Dile, sese, harfe gereği olmadan herkesin içine yazılır. Suskunun
dokunulmazlığı içine kapamışız cinsel eylemi: Çıkarmak bir suçtur
ordan onu, suçlamak ve yargılamak için bile olsa. Ancak dolambaçlı
sözler ve resimlerle kırbaçlamaya kalkabiliriz onu. Böylesine
tiksindirici olmak bir suçlu için ne büyük onur: Adalet dokunmayı,
bakmayı suç sayıyor bu suçluya! Cezasının ağırlığı özgürlük,
dokunulmazlık kazandırıyor suçluya. Kitaplar için de öyle olmuyor
mu? Ne kadar yasaklanırlarsa o kadar daha çok satılıyor, o kadar daha
çok okunuyorlar. (Kitap 3, bölüm 5)
İNSANA GÜVEN GÖSTERMENİN YARARI

Adamın biri evimi ve beni bir pusuya düşürmeyi kurmuş. Kurnazlığı
kapıma önce yalnız gelip içeriye girmekte biraz telaş göstermek oldu.
Kendisini adından tanıdım; komşum ve az çok da benden yana olduğu
için ona güvensizlik gösteremezdim. Herkes gibi ona da kapımı
açtırdım. Bir de baktım adam korkular içinde, atı soluk soluğa, bitik
bir halde. Şu masalı anlattı bana: Bizden yarım fersah ötede, benim de
tanıdığım, kavgalı olduklarını bildiğim bir düşmanıyla karşılaşmış;
düşmanı dolu dizgin ardına düşmüş; gafil avlandığı ve yanında az
adamı olduğu için can havliyle benim kapıya dar atmış kendini;
adamlarını çok merak ediyormuş; ya ölmüş ya da yakalamışlarmış.
Ben saflıkla onu avutmak, güvenlendirek ve ferahlatmak için elimden
geleni yaptım. Az sonra, askerlerinden dördü beşi aynı surat ve aynı
telaşla içeri girmek istediler; ardından başkaları, daha başkaları sökün
etti; yirmi beş otuz kadar oldular; hepsi tepeden tırnağa silahlı ve
hepsi düşmanlarından kaçma numarası yapmakta idiler. Bu kadarı
bende kuşku uyandırmaya başladı. Ne zamanlarda yaşadığımızı,
benim evim ene kadar göz dikildiğini biliyordum ve tanıdıklarım
arasında böyle baskınlara uğramış olanlar vardı. Ne var ki, başladığım
nezaketi sonuna götürmemekte bir kazancım olmayacağı ve caymakla
bütün ipleri koparmış olacağımı düşünerek, her zamanki gibi, işi
oluruna, en doğal ve basit yoluna bırakıp hepsine kapımı açtırdım.
Doğrusu, ben aslında yaratılıştan güvensizliğe ve kuşkulara düşmeyen
bir insanımdır.

Bana kötülük edenleri dinlemeye, hoşgörmeye çalışırım. Ejderhalara
ve mucizelere nasıl inanmıyorsam, çok büyük tanıklar olmadıkça
insanlarda doğa dışı korkunç canavarlıklar olacağına inanmam. Ayrıca
ben kadere seve seve boyun eğebilir, kendimi onun kollarına
bırakabilirim. Böyle oluşumdan da bugüne dek zarardan çok yarar
gördüm. Kader hep benden daha akıllı davranıp benim çıkarımı
benden daha iyi sağladı. Yaşamımda başarılmış zor, ya da belki
akıllıca denebilecek birkaç eylem vardır. Bilin ki bunlarda benim
payım üçte bir, kaderin payıysa en az üçte ikidir. Bence
başarısızlıklarımız kadere yeterince güvenmemekten ve elimizde
olmayan bir gücü kendi davranışımıza bağlamaktan geliyor.

Dilediklerimize varamayışımız çok kez bundan ötürüdür. Kader
insan aklına, onun zararına olmak üzere verdiğimiz hakları kıskanıyor
ve biz ne kadar artırırsak o da o kadar azaltıyor bu hakları...

Uzatmayalım, o adamlar at üstünde evimin avlusunda beklediler.
Şefleri benimle içeri girmiş, adamlarından haber alır almaz gideceğini
söyleyerek atının ahıra götürülmesini istememişti. Giriştiği işi artık
avucuna almış durumdaydı; geri kalanı eyleme geçivermesiydi yalnız.
Sonradan çok kez anlatmışlar bana; çünkü bu yaptığını anlatmaktan
sakınmıyordu hiç. Yüzüm, davranışım, açık yürekliliğim kalleşliği
söküp atmış içinden. Adamları vereceği işaret için hep gözlerine bakıp
dururken o birden atına bindi ve onlar bu kazançlı durumunu nasıl tam
sonunda bırakmasına şaşadursunlar, çekti gitti. (Kitap 3, bölüm 12)
KENDİNİ ÖLDÜRME

Hegesias dermiş ki: Yaşamanın yolu gibi ölmenin yolunu da
kendimiz seçmeliyiz. Diogenes, filozof Speusippos'a rastlamış.
Tutulduğu iyileşmez fil hastalığından ötürü kendini sedyeyle gezdirten
Speusippos: Selam sana, Diogenes, demiş. Sana selam yok, diye
karşılık vermiş Diogenes, sen ki bu halinle yaşamaya katlanıyorsun
hala. Bir zaman sonra filozof öylesine zor yaşamaktan sıkılarak
kendini öldürmüş.

Bunun tersi düşünceler de yok değil. Birçoklarına göre de bu dünya
kışlasını, bizi oraya koyanın buyruğu olmadan bırakıp gidemeyiz.
Tanrı bizi yalnız kendimiz için değil, ona ve başka insanlara hizmet
etmek için yollamış; onun izniyle gidebiliriz ancak, kendi iznimizle
değil. Doğuşumuz bizden çok ülkemiz içindir. Yasalar kendi çıkarları
için hesap sorarlar bizden; bizi öldürme hakkı onlarındır;
görevimizden kaçtığımız için hem bu dünyada, hem ötekinde
cezalanırız.

Bizi bağlayan zinciri taşımak onu kırmaktan daha fazla yürek ister ve
yurdu için bütün cefalara katlanan Regulus, kendini öldüren Cato'dan
daha üstün bir yılmazlık sınavı vermiştir. Gözü kararma ve
sabırsızlanmadır bizi ölüme koşturan. Dinç erdem hiçbir belaya sırtını
çevirmez; dertleri ve acıyı arar, yiyeceğini arar gibi zalimlerin
korkutmaları, işkenceler, cellatlar diriltir, dinçleştirir onu;

Duris ut ilex tonsa bipennibus

Nigra feraci frodis in Algido

Per damna, pen cades, ab ipso

Ducis opes animumque ferro. (Horatius)

Karanlık ormanında Algido'nun

Dalları baltayla budanan meşe gibi

Bu belalar, bu cefalar, bu zincirler

Yiğitliğine yiğitlik katar onun.

Bir başkası da şöyle der:

Non est ut putas virtus, pater,

Timere vitam, sed malis ingentibus

Obstare, nec se vertere ac retro dare. (Seneka)

Erdem yaşamaktan korkmakta değil, baba,

Belalara karşı koyup diretmekte

Yolundan dönmemektedir.

Bir başkası da şöyle:

Rebus in adversis facile est contemnere mortem;

Fortius ille facit qui miser esse potest. (Martialis)

Kolaydır ölümü küçümsemek başımız dertteyken,

Daha yiğittir başına gelene katlanan.

Yigitlere değil korkaklara yaraşır feleğin sillesinden kaçmak için bir
çukura, ağır mezar taşları altına büzülmek. Fırtına ne kadar sert olursa
olsun, yiğit olan şaşmaz yolundan yordamından.

Si fractur illabatur orbis,

Imparidam ferient ruina. (Horatius)

Dünya parçalanıp yerle bir olsa

Yiğitçe katlanır yrkılmasına.

Başka dertlerden kaçmaktır en çok bizi ölmeye iten; o kadar ki,
ölümden kaçmak kimi zaman ölüme koşturur bizi.

Hic, rogo, non furor rest, ne moriare, mori? (Martialis)

Delilik değil midir, sorarım, ölüm korkusundan ölmek?

Uçurum korkusuyla kendi kendilerini uçuruma atar kimi insanlar.

Usque adeo, morits formidine,vitae

Precipit humanos odium, lucisque videndae,

Ut sibi consciscant maerenti pectore lethum,

Obliti fontem curarum hunc timorem. (Lucretius)

Ölüm korkusuyla insanlar

Bıkarlar yaşamaktan, ışıktan;

Atılırlar ölüme, ölümden korkmanın

Dertlerin kaynağı olduğunu unutarak.

Platon yasalarında, en yakınını, en iyi dostunu yani kendisini
öldürenin onursuzca gömülmesini ister, eğer bu işi kamu yargısıyla,
kaderin başına getirdiği önlenmez, çekilmez bir dert, katlanılmaz bir
utanç yüzünden değil de, korkaklığından, ürkek bir ruhun
güçsüzlüğünden ötürü yapmışsa. Yaşamımızı horgörmek de gülünç bir
düşüncedir aslında; çünkü yaşam bizim varımız yoğumuz, her
şeyimizdir. Daha soylu, daha zengin bir varlığı olan şeyler bizimkini
kötüleyebilir; ama bizim kendimizi hor görüp hiçe saymamız doğaya
aykırıdır; başka hiçbir yaratıkta görülmeyen özel bir hastalıktır
kendinden nefret etmek, yüz çevirmek. Olduğumuzdan başka olmayı
dilemek gibi bir saçmalıktır bu. Bu dilek yerine gelse bile bize bir şey
kazandırmaz. İnsanken melek oluvermeyi isteyen kendi için bir şey
yapmaz, olduğundan daha iyi olmaz; çünkü kendisi ortada kalmayınca
kim tadacak, değerlendirecek bu değişmeyi onun yerine? (Kitap 2,
bölüm 3)

Kendiliğinden doğuveren halk şiirinin öyle saf ve yalın güzellikleri
oluyor ki en olgun şiir ustalığının ulaştığı başlıca güzellikle
kıyaslayabiliriz: Gaskonyalıların türkülerinde, hiç bilimden, okur
yazarlıktan haberi olmayan kimi ulusların türkülerindeki şiir gibi. Bu
iki şiirin arasında kalan orta halli şiiri ise küçümser, beğenmez,
tutmayız. (Kitap 1, bölüm 56)
BÜYÜK EYLEMLER VE YAŞ

Benim bildiğim kadarıyla bütün güzel insan eylemleri, ne türden
olursa olsun, sanırım eski zamanda da bizim zamanımızda da, otuz yaş
sonrasından daha çok otuz yaş öncesinde başarılmıştır. Aynı
insanların yaşamlarında da çok kez öyle. Bunu Anibal ve büyük hasmı
Scipio için hiç yanılmadan söyleyemez miyim? Yaşamlarının
yarısından çoğunu, gençliklerinde kazandıkları ünle yaşadılar. O
yaştan sonra başka herkese göre büyük adam oldular, ama kendileri
bakımından hiç de olmadılar. Ben kendi hesabıma, otuz yaşımdan
sonra beden ve kafa gücümün artmaktan çok azaldığından,
ilerlemekten çok gerilediğinden eminim. Zamanlarını iyi kullananların
bilgileri, görgüleri yaşadıkça artabilir; ama canlılık, çeviklik,
sağlamlık gibi kendi içimizdeki daha önemli, daha özgün yetenekler
yaşla soluyor, gevşiyorlar:

Ubi jam validis quassatum est viribus oevi

Corpus, et obstusis ceciderint viribis artus.

Claudicat ingenium, delirat finguaque mensque. (Lucretius)

Yaş ağır basınca bedenimiz üstüne

Aşınan çarklar zor döner olunca

Kafa sendeler, saçmalar, sayıklar.

Kiminde beden, kiminde kafa pes eder ilkin yaşın ağırlığı altında.
Beyinleri midelerinden ve bacaklarından daha önce yıprananları çok
gördüm. Bu dert, ona uğrayanın pek fark etmediği, açıkça belli
olmadığı için daha da tehlikelidir. Bundan ötürü yasaların bize fazla iş
gördümesinden çok, işe çok geç başlatmasından yakınmaktayım. Bana
öyle gelir ki, yaşamın dayanıksızlığı, her gün türlü olağan tehlikeler
içinde bulunması göz önünde tutularak, başlangıç dönemine, işsiz
yaşamaya, çıraklığa o kadar fazla yer verilmemeli. (Kitap 1, bölüm 57)
SAKLANAN KÖTÜLÜKLER

Günahlarımızı ortaya dökmek, ayıp olsa bile, bunun örnek olup
herkese uygulanması tehlikesi pek yoktur. Aristo der ki, insanların en
çok korktukları rüzgarlar, saklı yerlerini açan rüzgarlardır.

Alışkanlıklarımızı saklayan o saçma örtüleri sıyırıp atmak gerekir
aslında. Niceleri vicdanlarını kerhaneye gönderip davranışlarını
kurallara uyduruyorlar. Hainler, katiller bile nezaket kurallarını
benimsiyor, ödevlerini bundan ibaret sayıyorlar. O kadar ki
haksızlığın kibarlıktan yana, kötülüğün edepten yana bir eksiği
olmayabiliyor. Ne yazık ki kötü insan budala da olmayıp kötülüğünü
edep altında saklamasını beceriyor. (Kitap 3, bölüm 5)

KİTAPLAR VE İNSANLAR

Ne yapacağız bu insanlarla? Yalnız kitaba girmiş tanıklıklara önem
veriyor insanlara kitaba girmedikçe, doğruluğu geçerli yaşı olmadıkça
inanmıyorlar. Budalalıklarımızı harflere dökünce saygınlaştırmış
oluyoruz. Okudum demek, birinden duydum demekten çok daha ağır
basıyor. Ama ben insanların ellerini ağızlarından daha inanılır
bulmadığım, konuşurken saçmaladığımız kadar yazarken de
saçmaladığımızı bildiğim ve bizim çağımızı geçmiş başka bir çağdan
ayırmadığım için, Aulus Gellius ya da Mavrobius kadar benim bir
dostumu, onların yazdıkları kadar benim gördüklerimi öne sürebilirim.
Onlar nasıl erdem için uzun sürmekle daha büyük olmaz diyorlarsa
ben de doğruluk için, yaşı büyüdükçe akla daha yakın olmaz diyorum.
Sık sık söylerim: Örneklerimizi hep yabancılardan ve okul
kitaplarından vermemiz ahmaklıktır düpedüz. Örnekler, Homeros'un,
Platon'un zamanında olduğu kadar boldur bugün de. Ama biz
düşüncenin doğruluğundan çok, ömeklerin gösterişi peşindeyiz;
kanıtlarımızı kitapçı Vascasan ya da Platin dükkanından alıp
kullanmak kendi köyümüzde gördüklerimizden çıkarmaktan daha
üstün bir doğruluk sağlarmış gibi. Ya da belki gözümüzün
önündekileri ayıklayıp değerlendirmeye, onları sıcağı sıcağına
eleştirip örnek haline getirmeye yatkın değil kafamız. Çünkü, kendi
tanıklığımıza güvenecek kadar bilgin ve yeterli değiliz dersek, yersiz
söz etmiş oluruz. O kadar ki, bence, en orta malı, en çok bilinen, en
gösterişsiz şeyleri kendi ışıklı yanlarından görebilirsek, onlardan
doğanın en büyük mucizeleri, ömeklerin en zenginleri çıkarılabilir,
özellikle insan eylemleri konusunda.
MUTLULUĞUN BİZE GÖRELİĞİ

Zenginlik bize ne iyilik eder, ne de kötülük: Her ikisi için de
malzeme verir bize. Ondan daha güçlü olan ruhumuz ve malzemeyi
dilediği gibi evirir, çevirir ve kullanır; mutlu ya da mutsuz oluşunun
tek nedeni ve sorumlusu kendisidir.

Dış varlığımız tadını ve rengini iç varlığımızdan alır nasıl ki
giysilerimiz bizi kendi sıcaklıklarıyla değil bizim sıcaklığımızla
ısıtırlar: Onu koruyup beslemektir yalnız görevleri. Onları soğuk bir
bedene giydirirseniz, soğukluğu korur ve beslerler: Kar ve buz öyle
saklanır...

Hiçbir şey kendiliğinden ne o kadar üzücüdür, ne de zor. Bizim
gevşekliğimiz, güçsüzlüğümüzdür ona bu niteliği veren. Büyük ve
yüksek şeyleri görebilmek için onlara göre bir ruhumuz olması
gerekir; yoksa kendi çamurumuzu görürüz onlarda. Doğru bir kürek
suda eğri görünür. Önemli olan bir şeyin görülmesi değildir yalnız,
nasıl görüldüğü de önemlidir. (Kitap 1, bölüm 14)

-The End-
Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14
Referans URL