HERKESİN DEĞERİ KENDİNE GÖRE
Kendim nasılsam başkasını ona göre değerlendirmek hatasına
düşmem çokları gibi. Buna aykırı düşen şeylere kolayca inanırım.
Kendimi bağlı hissettiğim bir biçime başkalarını zorlamam herkes
gibi. Bambaşka bir türlü yaşama biçimi olabileceğine inanır, akıl
erdirebilirim.
Çoklarının tersine de, aramızdaki ayrılığı benzerlikten daha kolay
kabul ederim. Başkasının benim hallerimden ve ilkelerimden dilediği
kadar uzak kalmasını hoşgörürüm. Herkesi düpedüz ve bağımsız
olarak kendi kişiliğiyle görür, kendi örneği içinde değerlendiririm.
Kendim perhiz yanlısı olmadığım halde kimi rahiplerin perhizciliğini
içtenlikle beğenmekten, davranışlarını uygun bulmaktan geri kalmam:
Hayal gücümle kendimi onların yerine koyabilirim pekala. Hatta
benden ne kadar ayrı iseler o ölçüde daha da çok sever ve sayarım
onları. Birbirimizin kendi içinde değerlendirilmesini, kimsenin herkes
gibi olmaya zorlanmamasını candan dilerim.
Kendi güçsüzlüğüm başkalarının gücü kudreti üstüne beslemem
gereken düşünceleri hiç değiştirmez.
Sunt qui laudent, nisi quod se imitari posse confidunt. (Horatius)
Kimileri yalnız taklit edebilir sandıklarını överler.
Yerin çamurunda sürünürken de, ta göklerde, kahraman ruhların
yüceliğini görmekten geri kalmam. Yaptıklarımın değilse bile
düşüncemin düzgün olması, hiç olmazsa bu önemli yanımın
bozulmadan işlemesi bana çoktur bile. Bacaklarım tutmazken
irademin sağlam kalması az şey değildir. Yaşadığımız çağ, bizim
iklimde hiç değilse, öylesine bozulmuş ki erdemin yaşanması şöyle
dursun tasarlanması bile bir hayli zor. Yalnız okul sözlüğünde kalmışa
benziyor erdem:
Virtutem verba putan, Ut lucum ligna (Horatius)
Erdem sadece bir söz onlar için Ve kutsal orman sadece odun.
Quam verreri deberet, etiamsi percipere non posent. (Tusculanes)
Erdem ki saymaları gerekir, anlamasalar bile. (Kitap 1, bölüm 37)
ZORLUĞUN DEĞERİ
Filozofların en akıllıları derler ki: akla uygun hiçbir şey yoktur ki
tam tersi de akla uygun olmasın. Yakınlarda gevelediğim bu güzel
sözü eskilerden biri (Seneca) yaşamayı küçümseme yolunda
kullanmış: Ona göre, yalnız yitirmeye hazırlandığımız bir nimet bize
zevk verebilir.
In auquo est dolor amissae rei, et timor amittendae. (Seneca)
Yitirme acısıyla yitirme korkusu bir kapıya çıkar.
Demek ister ki bununla, yaşamayı yitirme korkusunda olursak,
yaşamanın tadını çıkaramayız. Ama bunun tersi de söylenebilir:
Yaşamaya bu kadar sıkı sarılıp, böylesine bir sevgiyle bağlanmamış,
onun temelli olmadığını gördüğümüz, elimizden çıkmasından
korktuğumuz içindir. Gerçek ortada çünkü: Ateş nasıl soğuktan hız
alıyorsa bizim istemimiz de kendi karşıtıyla bilenip keskinleşiyor:
Si numquam Danaen habuisset abenea turis,
Non esset Danae de Jove facta parens. (Ovidius)
Danae yi funçtan kuleye komasalardı
Jupiter den hiç gebe kalmazdı Danae.
Bolluğun verdiği doygunluktur zevkimizi en fazla körleten;
zevkimizi en fazla bileyen, coşturan şeyse özlediğimizi az ve zor
bulmaktır.
Ominum rerum voluptas ipso quo debet fufare
periculo crescit (Seneca)
Her şeyin zevki, bizi itmesi gereken tehlikeyle artar.
Galla, nega: satiatur amor, nisi gaudia torquent. (Martialis)
Galla, hayır de: aşk azapla beslenir yalnız.
Aşkın gevşememesi için Likurgos Lakedemonya'da evlenenlerin
gizli yatıp kalkmalarını buyurmuş: Evlilerin yatakta görülmeleri, bir
başkasıyla yatmaları kadar ayıp sayılıyormuş. Buluşmaların zorluğu,
yakalanma tehlikesi, sonradan duyulacak utanç:
Et languor, et silentium,
Et latere petitus imo spritus (Horatius)
Ya o baygınlık, o sessizlik,
Ya o derinden gelen gizli ahlar,
Bütün bunlardır salçayı kıvamına getiren. Sevişmenin nice hoşlukları
aşkın etkilerinden çekinerek, utanarak söz etmekten doğmaktadır.
Şehvetin kendisi bile acı duyarak kızışmak ister. İncittiği, tırmaladığı
zaman daha tatlı olur. Fahişe Flora, Pompeus'la yatıp da üzerinde
dişlerimin izini bırakmadığım olmadı, dermiş.
Quod petire premunt arcte, faciuntque dolorem Corporis, et dentes
inlidunt saepe lebellis:
Et stimuli supsunt, qui instigant laedere id ipsum Quodcumque est,
rabies unde illi germina surgunt. (Lucretius)
Arzuyla sarıldıklarının canı yanar; Dişleri ısırır çok kez nazik
dudakları. Gizli dürtüler incitmeye iter onları. Her tuttuklarını;
azgınlıkları artar böylece.
Her işte görülen budur: Zoduk değer kazandırıyor her şeye. (Kitap 2,
bölüm 15)
DÜŞÜNMEDE KENDİNDENLİK
Hemen bütün görüşlerimiz üstün sayılan kişilerden gelme,
başkalarından alınmadır. Hiç de kötü değil öyle olması; öyle cılız bir
çağda yaşıyoruz ki görüşlerimizi kendimiz seçsek en kötülerini
seçerdik. Sokrates'in bize dostlarınca aktarılan konuşmalarını herkes
beğendiği için biz de beğeniyoruz, kendi bildiklerimize dayanarak
değil. Öylesi konuşmalar geçerli değil bugün. Aramızdan Sokrates'e
benzer biri çıksa pek azımız değer verirdi ona.
Biz güzellikleri yalnız sivri, şişkin, süslü püslü olarak seviyoruz. Saf
ve sade olanlar kolayca kaçıyor bizim kaba gözlerimizden öylelerinin
ince ve saklı bir yanları var: İnsanın pussuz, yıkanmış, arınmış bir
bakışı olmalı ki o gizli ışıltıyı görebilsin. Biz saflığı budalalıkla
eşanlamda kullanıp kınamıyor muyuz? Sokrates doğal ve herkesinkine
benzer yoldan yürütüyor düşüncesini. Bir köylü, bir kadın onun gibi
söyler söyleyeceğini. Sözünü ettiği insanlar yalnız arabacılar,
doğramacılar, terlikçiler, dülgerlerdir. Açıklamaları, benzetileri hep
insanların en bayağı, en ortamalı eylemlerinden alınmadır; herkes
anlar. Böyle kaba bir biçiminin altında onun yüce düşüncelerinin
soyluluğunu, zenginliğini göremezdik biz; biz ki bilgiçlerin önem
vermediği her şeyi adi, aşağılık sayarız ve zenginliği yalnız
gösterişlerde süslerde püslerde görürüz. Bizim dünyamız gösteriş
üzerine kurulmuş; insanlar üfürükle şişiyorlar yalnız, balonlar gibi
hoplatılarak durabiliyorlar yukarda. Sokrates boş hayaller peşinde
koşmuyor. Amacı bize, yaşamaya gerçekten ve sıkı sıkıya bağlı ve
yararlı bilgiler, öğütler vermek.
servare modum, finemque tenere, taturamque sequi. (Lucianus)
işini düzenlemek, ödevini gözetmek ve doğaya uymak Sokrates hep
kendisi olarak kaldı ve en son güçlülük kertesine sıçramalarla değil
kendiliğinden yükseldi. Daha doğrusu hiçbir yere yükselmedi de
bütün terslikleri, bütün zorlukları kaynaklarına, doğal çıkış noktalarına
indirdi. Çünkü, örneğin Çato'da orta halli insanları çok aşan gergin bir
tutum görüyoruz. Yaşadığı yiğitlik serüvenlerinde ve ölümünde onu
hep dünyaya pek yukarılardan bakar görüyoruz. Oysa Sokrates'in
ayağı hiç yerden kesilmiyor, en yararlı düşüncelerini gevşek ve
özentisiz adımlarla yürütüyor; ölümünde ve insan yaşamında başa
gelebilecek en belalı durumlarda da öyle davranıyor. (Kitap 3, bölüm 12)
--------------------------------------------------------------------------------
UYDURMA NELENLER
Doğru olsun, yanlış olsun, orası önemli değil, İtalya'da bir atalar
sözüymüş gibi derler ki, topal bir kadınla yatmamış olan kişi Venüs'ü
en olgun tadıyla bilmez. Kaderin cilvesi ya da herhangi özel bir
raslantı bu sözü halkın diline yerleştirmiş aynı şey kadınlar için de
söylenir, erkekler için de. Çünkü Amazonların kraliçesi kendisiyle
sevişmek isteyen İskitli'ye ne demiş? Bu işi topal daha iyi yapar,
demiş. O kadınlar cumhuriyetinde, erkeklerin egemenliğinden
kurtulmak için kadınlar onların kendilerine üstünlük sağlayan kol,
bacak gibi uzuvlarından birini sakat ederlermiş ve onları yalnız, bizim
şimdi kadınları kullandığımız iş için kullanırlarmış. Topalların bozuk
devinimleri bu işe bir yeni tad katıyor, ya da bu türlüsünü deneyenler
bir hoşluk buluyorlar belki, der geçerdim; ama yeni öğrendiğime göre
Yunan filozofisi de bunun doğru olduğu kanısına varmış: Bu filozofi
der ki, topalların bacak ve baldırları aksaklıkları nedeniyle kendilerine
gelen besini alamadıklarından, onlardan yukarıda bulunan cinsel bölge
daha dolgun, daha besili, daha güçlü olur. Bir başka görüşe göre de,
topallık cimnastiğe engel olduğundan, bu sakatlığa uğramış olanlar
güçlerini daha az harcamış olur ve Venüs'ün oyunlarına daha dolgunca
katılırlarmış.
Yunanlılar dokumacı kadınların ötekilerden daha sıcakkanlı
olmalarını da aynı nedene bağlıyorlar: Zanaatları gereği hep evde
oturduklarından bedenleri fazla deprenmiyormuş. Böyle düşünülürse
daha neler neler gelebilir insanın aklına. Topal dokumacı kadınlar için
ben de diyebilirim ki işleri gereği oturdukları yerde ileri geri
depreşmeleri arzularını kabartıp kışkırtıyor onları, araba salıntılarının
kibar bayanları gıcıklayabileceği gibi.
Bu örnekler başta söylediğimi doğrulamıyor mu? İnsan aklı çok kez
olmayacak şeylere nedenler uyduruyor. (Kitap 3, bölüm 10)
EFENDİLER VE UŞAKLAR
Platon'un bir öğütü hiç hoşuma gitmez: Kadın olsun, erkek olsun
hizmetçilerinizle şakalaşmadan, senli benli olmadan, hep bir efendi
ağzıyla konuşmalıymışız. Benim aklım buna ermedikten başka, servet
üstünlüğüne öylesine önem vermek hiç de insanca ve haklı bir
davranış değil. Uşaklarla efendiler arasındaki ayrılığın daha az göze
battığı yerde daha adaletli bir düzen vardır bence. (Kitap 3, bölüm 3)
PEŞİN VE KESİN YARGILARA KARŞI
Ben ağır anlayışlı, biraz da elle tutulur, olağan şeylerden yanayımdır;
onun için de eskilerin şu dedikleri bana dokunmaz:
Majorem fidem homines adhibent üs quae non intelligunt.
İnsanlar anlamadıklarına daha çok inanırlar.
Cupidine humani, ingenii libentius obcura creduntur. (Tacitus)
İnsan kafası öyledir ki kendisine karanlık gelene daha kolay inanır.
Biliyorum kızıyorlar bana; şüphe etmemi yasaklıyor, şüphe edersem
ağır küfürler savuruyorlar. İnandırmanın yeni bir yolu da bu. Ama,
Tanrıya şükür, benim inancım yumrukla değiştirilecek cinsten
değildir. Görüşlerini yanlış olmakla suçlayanlara çatsınlar. Ben
görüşlerini sadece anlaşılması zor ve cüretli olmakla suçluyorum.
Karşı görüşü ise, onlar kadar azgınlığa varmadan ben de tutmuyorum.
Videantur sane, ne affirmentur modo (Cicero)
Olabilir desinler, ama olur demesinler.
Düşüncelerini kafa tutarak, buyruklar vererek ortaya koyanlar
akıldan yana güçsüz olduklarını belli ediyorlar. (Kitap 3, bölüm 11)
BİLMEDİĞİNİ SÖYLEYEBİLME
Dünyadaki birçok kötülükler, daha cüretle söyleyelim, dünyanın
bütün kötülükleri, bizi bilgisizliğimizi açığa vurmaktan kaçınmaya,
reddemediğimiz şeyi kabul etmeye alıştırmalarından geliyor. Her
şeyden bilgiçce ve kesinlikle söz ediyoruz. Roma'da bir adet varmış:
Bir tanığın gözleriyle gördüğünü söylediği ve bir yargıcın en kesin
bilgiyle ortaya koyduğu şeyden bile, bana öyle geliyor ki, diye söz
edilirmiş. Olabilecek şeyleri bana hiç şaşmazmış gibi yutturmaya
kalktıkları zaman o şeylere karşı nefret uyandırıyorlar bende.
Önerilerimizin, küstahlığını yumuşatan şu sözleri severim ben:
Olabilir ki, kimi yerde, kimisi, derler ki, sanırım benzeri sözleri.
Çocukları eğitecek olsam, kestirip atarca değil şöyle sorarca karşılık
vermeye alıştırırdım onları: Ne demek bu? Bundan anlamam,
olabilir, doğru mu? On yaşında bilginler gibi konuşacaklarına
altmış yaşında öğrenci gibi kalsınlar. Bilgisizlikten kurtulmak
isteyenin onu açığa vurması gerekir. İris, Thaumantis'in (aydınlık
şaşkınlığın) kızıdır. Şaşma bütün filozofinin temeli, soruşturma
gelişmesi, bilgisizlik son aşamasıdır. Bilgisizliğin öylesi vardır ki
yücelik ve cömertlikten yana bilimden aşağı kalmaz; o bilgisizliği
kavramak için de bilimi kavramak için gerektiği kadar bilim ister.
(Kitap 3, bölüm 2)
BÜYÜKLÜK VE İNSANCALIK
Şana şerefe ermenin en kestirme yolu şan şeref için yaptığımızı kendi
vicdanımızın buyruğuyla yapmaktır. Büyük İskender'in değeri bence,
o parlak yaşayışı içinde Sokrates'in düşkün ve sönük bir yaşayışı
içindeki değeri yanında bir hayli cılız kalıyor. Düşüncem Sokrates'i
İskender'in yerine koyabiliyor rahatlıkla, ama İskender'i onun yerinde
düşünemiyorum. İskender'e ne yapmasını bildiğini sorsalar: Dünyaya
boyun eğdirmesini bilirim, der; Sokrates ise insan yaşantısını doğal
niteliğine uygun olarak yönetmesini bildiğini söyler. Bu bilim daha
ağır basan, daha saygın bir bilimdir. Ruhun değeri yükseklere
çıkmasında değil, düzenli olmasındadır.
Ruhun büyüklüğü büyük yerlerde değil, gösterişsiz yerlerde çıkar
ortaya. Onun için bizi içimize inerek yargılayanlar ünlü eylemlerimize
pek önem vermezler, bunların aslında çamurlu ve batak bir dipten
fışkırmış pırıltılı su serpintileri olduğunu görürler. Bizi parlak
görünüşümüze göre yargılayanlar ise içimizin de aynı parlaklıkta
olduğunu sanırlar, onları şaşırtan ve görüşlerini aşan başarı güçlerini
halkın ve kendilerinin güçleriyle bir arada düşünemezler. Bir işçinin
helaya gitmesini, karısıyla yatmasını düşünmek olağan gelir de
bize, gösterişli ve bilginliğiyle saygınlık kazanmış bir koca başbakanı
o durumlarda düşünmeyi yadırgarız. O yüksek tahtlarda oturanlar
yaşayacak kadar alçalamazlar gibi gelir bize. (Kitap 3, bölüm 2)
KENDİ ZENGİNLİĞİMİZ
Biz kendimiz sandığımızdan daha zenginizdir; ama bizi her şeyi
başkalarından almaya, dilenmeye alıştırıyorlar. Kendimizden çok
başkalarından yararlanacak biçimde yetiştiriyorlar bizi. İnsan hiçbir
şeyde gerek duyduğu kadarıyla yetinmiyor. Ne şehvette, ne servette,
ne devlette kollarını kucaklayamayacak kadar açmaktan alabiliyor
kendini; açgözlülüğü ılımlı olamıyor bir türlü. Bilme merakı da aşırı
gidiyor bence insanın: Başaramayacağı kadar, gereğinden fazla iş
alıyor üstüne, bilginin yararını konusu kadar genişleterek.
Ut omnium rerum sic litteram quoque intemparatis laboramus.
(Seneka)
Her şeyde olduğu gibi okuma çabasında da ölçüyü aşıyoruz.
Tacitus, oğlunun aşırı bilim oburluğunu dizginleyen Agricola'run
anasını övmekte haklı öyle bir nimet ki bu, sağlam gözlerle bakılırsa,
insanların bütün nimetlerinde olduğu gibi onda da doğal olarak bir
hayli gereksizlik, güçsüzlük bulunduğu ve pahalıya da mal olduğu
görülür.
Bilim edinmek, et ya da balık satın almaktan çok daha netametli bir
şeydir. Çünkü satm aldığınız nesneyi bir kaba kor eve getirirsiniz; ne
mal olduğunu yakından da görebilir, ne kadarını ne zaman
yiyeceğinizi düşünürsünüz ama bilimler öyle mi ya? Ruhumuzdan
başka bir kaba koyamıyoruz onları. Satın alır almaz yutuyoruz;
çarşıdan zehirlenmiş ya da değişmiş olarak çıkıyoruz. Öyle bilimler
var ki kafamızı besleyecek yerde engel ve yük oluyorlar bize, öyleleri
de var ki iyileştirecek yerde öldürüyorlar bizi. (Kitap 3, bölüm 12)
Halkı bir tek insan, bir tek insanı bütün halk gibi gör. (Kitap 1, bölüm 39)
TÜRK ORDULARINDAKİ DİSİPLİN
Askerlerin düşmandan çok komutanlarından korkmalarını isteyen o
eski ahlak ne oldu? Şu güzelim örneğin benzeri nerde: Bir elma ağacı
Roma ordusunun kamp kurduğu bir yerin ortasında kalmış da ertesi
gün ordu çekilip giderken olgun, nefis elmaları bir teki eksilmeden
sahibine bırakmış. İsterdim ki gençlerimiz vakitlerini pek yararlı
olmayan gezintiler ve pek onurlu olmayan uğraşlarla geçirecek yerde
biraz gidip yaman bir Rodoslu kaptanın bir deniz savaşını nasıl
yönettiğini, biraz da Türk ordularındaki disiplini görsünler. Çünkü
bizimkinden çok ayrı ve çok üstün onlardaki disiplin. Bizim
askerlerimiz seferde eskisinden daha uygunsuz, sorumsuz, Türk
askerleriyse tersine daha ölçülü, daha çekingen davranıyorlar.
Çünkü, onlarda, barış zamanı fakir rahatsız etmek, malını çalmak
birkaç kötek cezasıyla geçiştirildiği halde, savaşta en ağır cezaları
görüyor. Parasını vermeden bir tek yumurta almanın cezası tam elli
sopa. Onun dışında, karın doyurmayan, az ya da çok değerli herhangi
bir şeyi çalanlar hemen kazığa geçiriliyor ya da başları kesiliveriyor.
Fatihlerin en zalimi olan Selim üstüne yazılanları okurken şaştım:
Mısır'ı aldığında Şam şehrini bolluk ve güzellikle saran eşsiz
bahçelere askerlerinden hiçbirinin eli değmemiş; hem de kapalı değil
açık oldukları halde. (Kitap 3, bölüm 12)
Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14