ROMALI VE OSMANLI BÜYÜKLÜĞÜ
Marcus Antonius demiş ki: Romalıların büyüklüğü almaktan çok
vermekte kendini gösterir. Antiokus bütün Mısır'ı almış, Kıbrıs'ı daha
birçok yerleri de almak üzere imiş. Zaferlerden zafere koştuğu sırada,
Popilius, Senatonun elçisi olarak kendisine gelmiş. Getirdiği
mektupları okumadan önce elini sıkamayacağını söylemiş. Kral,
mektupları okumuş, düşüneyim, demiş. Popilius bir değnekle kralın
çevresine bir çember çizmiş: Senatoya götüreceğim cevabı vermeden
bu çemberden dışarı çıkma yok, demiş. Antiokus bu sert buyruk
karşısında afallamış, biraz düşündükten sonra: Senatonun dediğini
yapacağım, demiş. Bunun üzerine Popilius kendisini Roma milletinin
dostu diye selamlamış. Böylece, kağıt üzerine çizilmiş birkaç harf
Antiokus'a koca bir krallığı da kazanmak üzere olduğu zaferleri bir
anda bıraktırıvermiş.
Hemen elçileri Senato'ya yollayıp aldığı buyruğa ölümsüz
tanrıların sözüymüş gibi uyacağını bildirmiş.
Augustus savaşarak aldığı bütün toprakları sahiplerine geri vermiş,
ya da yabancılara bağışlamış.
Tacitus, İngiltere kralı Koidimus'dan söz ederken Roma'nın bu yüce
kudreti üstünde durur: Romalılar der, eskiden beri, yendikleri kralları
tahtlarında bırakıp buyrukları altına alırlar, böylece kendilerine
kralları hizmet ettirmiş olurlar.
Türklerin padişahı Süleyman da Macar krallığına ettiği cömentliği
herhalde aynı düşünceyle etmiştir.
Kendisi öyle demezmiş de: Bunca ülke, bunca kudret bana çok
geliyor, bezdim artık, dermiş. (Kitap 2, bölüm 24)
En iyisi gençlerde öğrenme hevesini ve sevgisini uyandırmaktır,
yoksa kitap yüklü birer eşek yaparız onları. Kırbaç zoruyla bilim dolu
bir çanta taşıtıyorlar onlara; oysa bilimi evimizde saklamak yetmez,
evlenmek gerek onunla. (Kitap 1, bölüm 26)
Yorumlar kaynıyor her yanda karınca gibi, gerçek yazarsa binde bir
çıkıyor. (Kitap 3, bölüm 13)
BİLGİ VE İNANÇ
Aldatmaya ve aldanmaya en elverişli şeyler bilmediğimiz şeylerdir.
Bir defa, görülmedik şeylere insan nedense kolay inanır; sonra da,
üzerlerinde konuşmaya, düşünmeye alışık olmadığımız için, bunlara
kolay kolay karşı da koyamayız. Bu yüzden insan en az bildiği şeye en
çok inanır. Bize masal okuyanlar çok rahat konuşurlar alşimistler,
kahinler, hukukçular, falcılar, doktorlar gibi; korkmasam bunlara daha
başkalarını da katardım.
Mesela Allahın istediklerine sözcülük eden birtakım adamlar vardır;
her olayın nedenlerini bilir görünürler; Tanrının yaptıklarında yüce
iradesinin hangi sırları gizlediğini görürler. Olup biten şeylerin
birbirini tutmaması, bir o yana bir bu yana kaçması, bir doğudan bir
batıdan gelmesi bu adamları yıldırmaz. Yine hep bildiklerini okurlar,
aynı kalemle akı da karayı da yazar dururlar. (Kitap 1, bölüm 32)
ESER VE ÇOCUK
Çocuklarımızı bizden oldukları için severiz. Etlerine etimiz,
kemiklerine kemiğimiz deriz; ama bizim dünyaya getirdiğimiz daha
başka şeyler var ki hiç de çocuklarımızdan aşağı kalmaz. Ruhumuzun,
kafamızın bilgimizin doğurduğu çocuklar bedenimizden daha yüksek
bir yanımızın meyvalarıdır ve daha çok bizdendirler. Biz bu
çocukların hem anaları hem babalarıyız. Bunlar, iyi şeylerse bize daha
fazla değer, daha fazla şeref getirirler; çünkü öteki çocuklarımızın
değerleri bizden çok kendilerinindir; bizim onlardaki payımız pek
sudandır berikilerinse bütün güzellikleri, bütün incelikleri, bütün
olgunlukları bizimdir. Böyle oldukları için de bize daha yakın, daha
bağlıdırlar.
Augustus'tan ya çocuklarını, yada bizleri bu kadar beslemiş yazılarını
gömmesi istenseydi, çocuklarını gömerdi; gömmese günah işlemiş
olurdu. Vallahi bilmem ama, ben Musalardan olacak güzel bir
çocuğumu karımdan olacak bir çocuktan daha çok severdim
sanıyorum. (Kitap 2, bölüm 7)
HÜZÜN DÜŞKÜNLÜĞÜ
Hüzün düşkünlerinden değilim; bu halden hoşlanmam; ona değer de
vermem; ama çokları hüznü büyük bir değer sayarlar; onu olgun,
erdemli, kafalı insanların bir özelliği sayarlar. İtalyanlar bu duruma
«kötülük» demekle daha uygun bir ad vermişler; çünkü hüzün her
zaman zararlı, anlamsız, küçük, pısırık bir duygudur; Stoacılar bu
duyguyu kendilerine yasak etmişlerdi. (Kitap 1, bölüm 3)
Her onurlu insan, vicdanını yitirmektense, onurunu yitirmeyi yeğ
görür. (Kitap 2, bölüm 16)
ŞİİR ÜSTÜNE
Ne gariptir, şairlerimiz şiir yargılamasını, yorumlamasını
bilenlerimizden çok daha fazla. Şiiri yapmak şiirden anlamaktan daha
kolay. Şiirin orta hallicesi beylik ölçülerle, sanat bilgisiyle
yargılanabilir; ama şiirin iyisi, olağanı aşan, tanrısal olanı kuralların
ve aklın üstündedir. Onun güzelliğini sağlam ve olgun bir görüşle
farkeden, bir şimşeğin parıltısı kadar görebilir ancak onu. O güzellik
aklımızı işletmez, başımızdan alır, allak bullak eder. Ona varmasını
bileni saran coşkunluk, şiiri okuyup dinlettiği bir başkasını da etkiler:
Nasıl ki mıknatıs bir iğneyi kendine çekmekle kalmaz, onu da
mıknatıslayıp başka iğneleri çekmek gücünü verir ona. Tiyatrolarda
daha açıkca görülür ki şairi öfkeye, yasa, kine kaptıran, dilediği yerde
kendinden geçiren o kutsal esin gücü şairin aracılığıyla oyuncuya,
oyuncudan da bütün bir halka geçer, birbirine asılan mıknatıslı iğneler
dizisi gibi. (Kitap 1, bölüm 37)
EĞİTİM VE HALK
Oğullarım olsaydı, benim gibi büyümelerini isterdim.
Babamdan Allah razı olsun, beni daha beşikte iken bir köylünün evine
yollamış, orada süt emmişim; uzun süre en yoksul, en gelişigüzel bir
hayat içinde kalmışım. Çocuklarınızı kendiniz yedirmeyin; hele bu işi
sakın karınıza bırakmayın. Bırakın, çocuklarınız halkın ve doğanın
yasaları içinde büyüsün; aç kalmasını, güçlüğe göğüs germesini
öğrensinler hayatın çetinliği onlar için gittikçe çoğalmasın, azalsın.
Babamın beni böyle büyütmekte bir başka maksadı daha vardı; beni
halka bağlamak, bizden yardım bekleyen insanların haline
ortak etmek istiyordu; gözlerimin, bana sırtını çevirenlerden
değil, kollarını açanlardan yana bakmasını daha doğru buluyordu. Bu
düşünce ile beni düşkün insanlara bağlamak, borçlu bırakmak istedi.
İstediği oldu: Zayıf, zavallı insanlara kolayca bağlanabiliyorum. Bunu
hem şerefli bir iş sayıyorum, hem de içimden öyle geliyor. Ülkemde
kargaşalıklara neden olan bir partiye kızıyorum; hele bu parti başa
geçip, her şeyi elde edince öfkem büsbütün artıyor çoğu kez bir
partiye ezilmiş, gadir görmüş olduğu için bağlanmışımdır. (Kitap 3,
bölüm 12)
GERÇEKÜSTÜ KANDIRMACALARI
İki gün önce, evimizden iki fersah ötede bir köyden geçerken, foyası
yeni meydana çıkmış bir mucizenin sıcaklığı içinde buldum orasını.
Meğer birkaç aydır o çevreyi oyalamış bu mucize, komşu illeri de
etkilemeye başlamış ve her türlü meraklıların o köye akın etmesine
neden olmuş. Köyün bir delikanlısı bir gece evinde hortlak sesiyle
konuşmaya kalkmış; uzun sürmeyecek bir şaka yapmakmış bütün
maksadı. Oynadığı oyunun umduğundan çok daha başarılı olduğunu
görünce, işi biraz daha büyütmek için, köyün yarım akıllı, sersem bir
kızını da almış yanına. Aynı yaşta bir başkasını daha bulup üç kişi
olmuşlar, evde başardıkları oyunu bütün köyde başarmak için kilisede
mihrap arkasına saklanıp yalnız geceleri ruhların ağzından konuşmuş
ve ışık getirilmesini yasaklamışlar. Söyledikleri dünyanın imandan
uzaklaştığı ve kıyamet gününün yaklaştığı gibi şeylermiş.
Din sahtekarları hep bu konuları işler, bu perde arkasında kolayca
saklanırlar. Bu konuşmalardan sonra üç genç, oyunu ufak çocukların
bile yutmayacağı görüntülere, aldatmacalara kadar vardırıp yakayı ele
vermişler. Talihleri yardım etse bu şaka kimbilir daha ne kadar ileri
gidebilirdi! Şu anda o zavallı gençler hapisteler ve herkesin
budalalığının cezasını onlar çekecekler belki bir yargıç da kendi
budalalığının öcünü onlardan alacak. Foyası meydana çıkan bu
oyunda gerçek apaçık görülüyor; ama bilgimizi aşan bu benzer birçok
şeylerde kafamızı, inanmakta olsun, inanmamakta olsun
dizginlemeliyiz bence. (Kitap 2, bölüm 11)
Bana doğru gelen hiçbir şey yoktur ki yanlış gibi de gelmesin. (Kitap
2, bölüm 12)
YARARLI VE GÜZEL ÜSTÜNE
Eskiden, Epaminondas'ı üstün insanların en başına koymuştum; bu
düşüncemi bugün de değiştirmiş değilim. Kendi kendisine yüklediği
ödevlere ne kadar saygılıydı bu insan. Yendiği insanlardan hiçbirini
öldürmedi. Yurdunu özgürlük dediğimiz o paha biçilmez nimete
kavuşturmak için zorbaları ve suç ortaklarını biçimsel adalete
uymadan, vicdan rahatlığıyla öldüren bu adam, düşmanları arasında ve
savaşta bir dostunu, bir konuğunu ya da kendisini konuklayanı öldüren
yurttaşlarını, ne kadar iyi bilinseler, kötü sayıyordu. İşte, zengin ruh
yaratılışı buna derim ben. En sert, en kaba insan eylemleriyle,
filozofların bulabileceği en ince iyiliği ve insanlığı uzlaştırabiliyordu.
O azgın yürek, o acıya, ölüme, yoksulluğa öylesine dayanan o demir
yürek nasıl oluyor da, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, en tatlı, en
babacan duygularla yumuşayabiliyordu? Kendisinden başka herkesi
yenmiş bir ulusu, kılıç ve kan dehşetiyle allak bullak eden insan,
böylesine bir kargaşalık içinde, düşmanları arasında bir dosta, evinde
kaldığı bir insana raslayınca kuzuya dönüyordu. Savaşı, en azgın
anında, kıran kırana, kan gövdeyi götürürken iyi duygularla
dizginlemesini bilen kişi, savaşa komutanlık yapmasını gerçekten en
iyi bilen kişidir. Böylesi azgınlıklar içinde en ufak bir adalet örneği
gösterebilmek bir mucizedir. Yalnız Epaminondas'ın sertliği, en
yumuşak, en temiz, en tatlı insanlık duygularıyla kaynaşmasını
başarabilmiştir. Kimi komutanlara göre, silahlı insanlar karşısında
yasalar sökmezken, kimine göre, adalet zamanı başka, savaş zamanı
başka iken (Caesar) kimine göre silahların sesi yasaların sesini
duymaya engel olurken (Marius), bizim Epaminondas savaşta en ince
kibarlıktan, insanlıktan ayrılmasını biliyordu. Belki savaş azgınlığı ve
hoyratlığını, Musa'ların, sanat ve bilim perilerinin tatlılığı ve güler
yüzleriyle yumuşatmasını düşmanlarından öğrenmişti.
Epaminondas kadar büyük bir eğiticiden sonra diyebiliriz ki,
düşmanlarımıza bile yapılması doğru olmayan şeyler vardır ve ortak
yarar özel yarardan her şeyi istememelidir.
Manente memorla etlam in dissidio puslicorum faederim privati
furiş. (TitusLivius)
Kamusal bozuşmalar ortasında kişisel haklar unutulmadığından.
Et nulla potentia vires
Prraestandi, ne quid pecet amicus, habet; (Ovidius)
Hiçbir devlet gücü hak veremez
Dostluk bağlarının koparılmasına.
Ne kralına hizmet için, ne kamu yararı, ne de yasalar uğruna her şeyi
hoşgörebilir iyi bir insan:
Non enim patria praestat omnibus officiis ..... et ipsi
condusit pios hasere cives im parentes. (Cicero)
Çünkü yurt bütün ödevlerin üstünde değildir ve yurttaşların
yakınlarını sevmesi yurdun yararınadır.
İç savaşlarla geçen zamanlarımıza uygun bir ders veriyor bu sözler.
Kuşandığımız zırhların yüreklerimizi katılaştırması hiç de gerekli
değil; sırtımızın katılaşması yeter. Kalemlerimizi mürekkebe
batırmakla yetinelim, kana batırmayalım. Dostluğu, kişisel bağları,
verdiğimiz sözü, yakınlarımızı kamu yararına devlet uğruna hiçe
saymak büyük bir yiğitlik ve eşine az raslanır yaman bir erdemse eğer,
kendimizi özürlü göstermek için diyebiliriz ki bu kadar büyüklüğü
Epaminondas'ın büyük yüreği bile kaldıramamıştı.
Şöylesine azıtılmış bir ruhun kudurmuşca kışkırtmalarından da nefret
ediyorum doğrusu:
Dum tela micant, non vos pietatis imago Ulla, nec adversa conspecti
fronte parentes Commoveant; vuftus gladıo turbate verendos. (Lucianus)
Kılıç kından çıkınca bütün duygular susmalı! Karşı cephede
babalarınrzı da görseniz Paralayın suratlarını yalın kılıcınızla.
Sütü bozuklara, kana susamışlara, hainlere, haklı görünerek cinayet
işlemek fırsatını vermeyelim.
Öylesine azgın, amansız bir adaleti bırakalım; daha insanca
davranışlardan örnek alalım. Zaman ve olaylar neler öğretmiyor
insanlara! Cynna'ya karşı girişilen iç savaşta, Pompeius'un bir askeri,
karşı tarafta savaşan kardeşini farkına varmadan öldürünce, utanç ve
kederinden hemen kendini de öldürüyor. Birkaç yıl sonra aynı halkın
bir başka iç savaşında askerin biri de kardeşini bile bile öldürdüğü için
komutanlarından ödül istiyor!
Bir eylemi yararlı olduğu için dürüst ve güzel saymak yanlıştır;
herkesi o eyleme zorlamak, yararlı diye herkes için onurlu olacağı
sonucuna varmak doğru değildir:
Omnia non parüer rerum sunt omnibus apta.
Her şey tıpa tıp uygun değildir herkese.
İnsan toplumunun en zorunlu, en yararlı eylemini, evlenmeyi alalım.
Azizlere göre güzel ve dürüst olan evlenmemektir; en şerefli
saydıkları görevlerinde evlenmeye yer vermezler: Oysa biz haralarda,
yalnız az değerli hayvanların çiftleşmesine engel oluruz. (Kitap 3,
bölüm 1)
SEVENLER VE SEVİLENLER
Doğanın gerçekten bir yasası varsa, daha doğrusu hayvanlarla bizim
her yerde ve her zaman ortak bir içgüdümüz olabilirse (ki tartışma
konusudur) ben kendi hesabıma diyebilirim ki, her canlının kendini
koruma ve zararlardan kaçma çabasından sonra dölleyenin dölüne
beslediği sevgi bu alanda ikinci yeri tutar. Ve doğa, kurduğu
makinenin yedek parçalarını çoğaltıp sürdürmeye, hep daha ilerisini
sağlamaya bakıp bizden öyle istediği için, sevginin geriye doğru,
çocuklardan babalara karşı pek o kadar büyük olmamasına şaşmalı.
Buna Aristoteles'in düşüncesini de eklersek, birisine iyilik eden onu,
onun kendisini seveceğinden daha çok sever; borçlunun borçlu olduğu
kimseyi daha az sevmesi gibi. Her işçi de işini daha çok sever. Kaldı
ki biz var olmaya düşkünüz, var olmaksa devinmek, iş görmektir.
Onun için herkes işinde var oluyor gibidir. İyilik eden güzel, dürüst
bir iş görür; iyilik edilense bir yarar görmüş olur sadece. Ama
yararlılık doğruluktan daha az sevgi değer bir şeydir. Doğruluk
temelli, süreklidir; insanın ondan göreceği karşılık değişmez.
Yararlılık yiter, elden kaçar kolayca; anımsaması da ne uzun sürer,
ne de hoş gelir insana. En zora yapılan şeyi en çok severiz. Vermekse
almaktan daha zordur. (Kitap 2, bölüm 8)
ÖLÜMÜN TADINA VARMAK
Cicero'nun mektuplaştığı Pomponius Atticus hastalığında, damadı
Agrippa'yı ve iki üç dostunu çağırmış, demiş ki onlara: İyileşmeye
çalışmaktan hiçbir kazancım olmadığı kanısına vardım. Hayatımı
uzatmak için her yaptığım şey acılarımı da uzatıp artırıyor. Onun için
hayatıma da hastalığıma da son vermeye kararlıyım. Bu kararımı
hoşgörmenizi ve herhangi bir durumda beni vazgeçirmeye
çalışmamanızı dilerim. Kendini açlıkla öldürme yolunu seçen
Pomponius nasılsa birden iyileşivermiş: Ölmek için bulduğu yol
sağlık getirmiş ona. Hekimler ve dostları bu mutlu olayı kutlayıp onun
rahatlamasına sevinirlerken aldanıyorlarmış meğer; çünkü iyileşen
hastayı kararından vazgeçirememişler ne yaptıysalar. Diyormuş ki
Pomponius: O türlü, bu türlü nasıl olsa bir gün bu adımı atmak
zorunda kalacağım; bu kadar ileriye gitmişken ne diye bırakıp bir daha
yeni baştan zora sokayım kendimi. Adam ölüme öyle alıştırmış ki
kendini, korkmak şöyle dursun can atar olmuş ona. Giriştiği savaşın
doğruluğuna inandığı için onu bir an önce bitirme çabasına düşmüş.
Ölümü böylesine tadarak, içine sindirerek beklemek, ölümden
korkmaktan çok ötede bir şey.
Filozof Cleanthes'in serüveni de pek benzer buna: Diş etleri şişmiş,
çürümüş ve hekimler çok sıkı bir perhiz vermişler ona. İki gün ağzına
bir şey koymayınca öyle iyileşmiş ki hekimler artık eskisi gibi yiyip
içebileceğini söylemişler. Ama o, perhizin verdiği baygınlığa benzer
durumun tadına vararak geri dönmemeye karar vermiş ve bir hayli
yaklaştığı yere adımını atmış.
Romalı delikanlı Tullius Marcellinus çektiği bir hastalığın acılarına
katlanamaz olmuş. Hekimleri hemen değilse de mutlaka iyileşeceğini
söylemişler ama delikanlı hayatına son vermek istemiş ve dostlarını
çağırıp ne düşündüklerini sormuş. Kimi, diyor Seneca, kendi
korkaklıklarına uygun öğütler vermiş; kimi, dalkavukça, delikanlının
hoşuna gideceğini sandıklarını söylemiş; ama bir Stoalı şöyle demiş
ona: Uğraşma Marcellinus, önemli şeyler üstüne kafa yorarmış gibi.
Büyük bir şey değildir yaşamak: Uşaklar da, hayvanlar da yaşıyor ama
dürüstçe, akıllıca ve sağlam yürekle ölmek büyük bir şeydir. Düşün
nedir kaç zamandır yaptığın, hep aynı şey: Yemek, içmek, uyumak;
içmek, uyumak ve yemek. Hep bu çember içinde dönüp durmaktayız
gerçekten. Yalnız başa gelen dertler, dayanılmaz acılar değil,
yaşamaya doymak da ölümü istetir insana. Marcellinus kendisine öğüt
verecek olanı değil, yardım edecek olanı arıyordu. Hizmetçiler bu işe
karışmaktan korkuyorlardı. Ama o filozof anlattı ki onlara, yalnız
efendilerinin kendi isteğiyle ölüp ölmediği bilinmediği zaman
hizmetçilerden kuşkulanır herkes; onun dışında, efendisinin ölmesine
engel olmak onu öldürmek kadar kötüdür çünkü:
Invitum qui servat idem facit occidenti (Horatius)
Ölmek isteyeni kurtarmak öldürmekle birdir.
Sonra Marcellinus'a şunu da anlatır ki, nasıl yemek bitince
soframızdan arta kalanı seyircilere dağıtırsak, hayat bitince de
işlerimizi yönetenlere bir şeyler dağıtmak yerinde olur. Marcellinus
açık ve cömert yürekli bir insanmış: Hizmetçilerine paralar dağıtmış
ve avutucu sözler etmiş hepsine. Sonra da bıçaklara, kanlara
başvurmamış. Bu dünyadan kaçmak değil, kalkıp gitmek istemiş
sadece; ölüme sırt çevirmemiş göğüs germiş.
Sen mi güçlüsün ben mi, diyerek yemeyi içmeyi kesmiş; üç gün
sonra üstüne ılık sular döktürerek yavaş yavaş kendinden geçmiş,
geçerken de bir çeşit keyif duyduğunu söylemiş. Gerçekten de
bitkinlikten yürekleri durur gibi olanlar hiçbir acı çekmediklerini,
tersine, bir uykuya dalma, rahatlama duygusu içinde olduklarını
söylerler. (Kitap 2, bölüm 13)
YAŞAMA BAĞLILIK
Bütün insanlar cılız varlıklarına öylesine bağlıdırlar ki, sağ kalmak
için razı olmayacakları hiçbir kötü durum yoktur. Bakın Maecenas ne
diyor:
Debilem facito manu,
Debilem pede, coxa,
Lubriscos quate dentes:
Vita dum superest bene est.
Tek kollu da kalsam,
Kötürüm, damlalı da olsam
Sökülse de bütün dişlerim:
Ne mutlu bana yaşıyorsam.
Timurlenk cüzamlılara karşı uyguladığı görülmedik zalimliğini
insanseverlik diye yutturuyordu. Her rasladığı cüzamlıyı öldürtürken,
onları böylesine acılı bir yaşamdan kurtarmış olacağını söylüyordu.
Oysa onlar ölmektense üç kat daha cüzamlı olmaya razıydılar.
Filozof Antisthenes, ağır hasta yatarken bağırıyormuş; kim
kurtaracak beni bu acılardan, diye. Onu görmeye gelmiş olan
Diogenes: İşte bu seni hemen kurtarır, istersen, diyerek bir hançer
uzatınca ona: Yaşamaktan değil, acılarımdan kim kurtaracak? demiş
Antisthenes. (Kitap 2, bölüm 37)
Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14