KÖRÜKÖRÜNE İNANMAK
Öyle köylüler biliyorum ki ayaklarının altını yakmışlar, bir tüfeğin
tetiği altında parmaklarının ucunu ezmişler, başlarını cendereye sokup
gözlerini kan içinde dışarı fırlatmışlar, yine de ağızlarından söz
alamamışlar.
Bir tanesini gözümle gördüm: Ölmüş sanarak bir çukura atmışlardı;
boynundaki ip hala duruyordu; bu iple onu bütün gece bir atın
kuyruğuna bağlayıp sürüklemişlerdi. Öldürmek için değil, salt eziyet
etmek için, yüz yerine hançer saplamışlardı. Kendisiyle konuştum;
bütün bunlara katlanmış, sonunda da kendini kaybetmiş; istedikleri
sözü söylemektense, bin kez ölmeyi göze almış. Çektiği acılar yanında
ölüm hiç kalırdı. Hem de bu adam o semtin en zengin çiftçilerinden
biriydi. Nice insanlar kendilerinin olmayan inanışlar için,
başkalarından aldıkları, ne olduğunu bilmedikleri fİkirler için ses
çıkarmadan diri diri yanmışlardır. (Kitap 2, bölüm 22)
ÖDEMELİ KÖTÜLÜK
Geçenlerde Armagnac'daydım; yakınlarımdan birinin çiftliğinde
herkesin hırsız lakabıyla bildiği bir köylü tanıdım. Yaşamını kendisi
anlattı. Dilenciymiş eskiden; ekmeğini kendi el emeğiyle kazansa bile
yoksullukla başedemeyeceğini anlayınca hırsızlık etmeyi düşünmüş.
Bütün gençliği boyunca bu meslekte çalışmış ve kol gücü sayesinde
hiç yakalanmamış; çünkü başkalarının tarlasını, bağını soyuyormuş,
ama uzağa gidiyormuş bu iş için ve öylesine dolu çuvallarla
dönüyormuş ki bir gece içinde bunca yükü başka yerden taşımış
olabileceği kimsenin aklından geçmiyormuş. Ayrıca verdiği zararı ona
buna ölçüyle dağıtıyormuş ki kimsenin payına düşen pek önemli
olmasın. Bugün yaşlanmış artık ve kendi durumunda zengin sayılırmış;
bunu o işe borçlu olduğunu açıkça söylüyor. Tanrının kendisini
hoşgörmesi için de, mallarını çaldığı insanların varislerine iyilik
etmeye çalışıyormuş (hepsine birden yardım edemezmiş çünkü)
mirasçılarına yükleyecekmiş bu görevi, kime ne zarar verdiğini yalnız
kendisi bildiğinden. Doğru olsun olmasın, bu sözlerden anlaşılıyor ki
hırsızlığı ayıp sayıp kötülüyor, ama yoksulluk kadar değil. Hırsızlık
ettiğine pişman, ama yoksulluktan kurtulmanın böyle ödemeli bir
yolunu bulduğuna pişman değil.
Bu türlü bir kötülük ne bizi kendine maleden, kafamızı kendine
uyduran cinsten bir alışkanlık, ne de ruhumuzu sarıp körleştiren,
düşüncemiz ve her şeyimizle bizi birden kötülüğün buyruğuna
kaptıran bir azgınlıktır. (Kitap 3, bölüm 1)
BİTKİ VE İNSAN
Nasıl tarımda, bir şeyi dikmeden önce ve dikerken bile yapılan işler
belli ve kolay, ama dikilen yaşamaya başlayınca onu yetiştirmenin bir
sürü yolları ve zorluğu varsa, insanları dikmede de fazla bir ustalık
yoktur, ama doğduktan sonra onları büyütme ve beslemede, kaygılar,
korkularla dolu değişik bir sürü bakım yollarına başvurulur. (Kitap 1,
bölüm 26)
ARAMIZDAKİ EŞİTSİZLİK
Plutarkhos der ki; bir yerde, hayvanla hayvan arasında pek büyük
ayrılık yoktur, insanla insan arasında olduğu gibi. Ruhun
yeteneklerinden, iç değerlerimizden söz eder. Gerçekten de
Epaminondas'ı, hayal ettiğim kadarıyla, tanıdığım aklı başında
herhangi bir insandan o kadar uzak görüyorum ki Plutarkhos'dan da
ileri giderek şöyle diyebilirim: Kimi insanla kimi insan arasındaki
uzaklık, kimi insanla kimi hayvan arasındaki uzaklıktan çok daha
büyüktür:
hem viro quid praestat. (Terentius)
insandan insana, aman ne ayrılık.
Üstelik kafa dereceleri burdan göklere çıkacak bir merdivenin
basamakları kadar sayısızdır.
Ama insanları değerlendirmeye gelince, ne tuhaftır, varlıklar içinde
kendi değerleriyle ölçülmeyen yalnız bizleriz. Bir atı güçlü ve çevik
olduğu için överiz,
Voiuorem
Sic laudamus equum, facili cui plurima palma
Fervet, et exuftat rauco victoria circo. (Juvenalis)
Nasıl överiz hızlı bir atı
Meydanı çınlatır zafer bağrışmalarıyla
Yarışta kazandığı çelenklerle.
kuşamıyla değil. Bir tazı koşmasıyla övülür, tasmasıyla değil; bir kuş
kanadıyla övülür, püskülleri, çıngıraklarıyla değil. Niçin bir insanı da
kendinin olanla değerlendirmiyoruz? Bir sürü adamı varmış, güzel bir
köşkü varmış, şu kadar itibarı, bu kadar geliri varmış: Bütün bunlar
çevresindedir onun, kendisinde değil. Bir kediyi torba içinde satın
almazsınız. Bir at satın alacaksanız, üstündeki pılıyı attırır, çıplak,
yalın görürsünüz onu. Gerçi eskiden krallara satılacak atlar örtülü
getirilirdi önlerine; ama örtülü olan atın az gerekli yerleriydi: Tüyünün
güzelliği, sağrısının genişliğiyle oyalanmayasınız da en yararlı
uzuvları olan bacaklarına, gözlerine, ayaklarına bakasınız diye.
Niçin insanı değerlendirirken sarılıp sarmalanmış, kundaklanmış
olarak bakıyorsunuz ona? O zaman hiç de kendinin olmayan yanlarını
göstermiş, gerçek değerini verdirecek yanlarını saklamış olur.
Aradığımız kılıcın değeridir, kının değil. Kınından çıkınca belki de
beş para vermezsiniz kılıca. İnsanı kendi değeriyle ölçmeli, süsü
püsüyle değil. Eskilerden birinin pek hoş olarak dediği gibi: Bilir
misiniz niçin büyük görülür o insan bize? Topukları yüksek de ondan.
Taban heykelden sayılmaz. Ayakkabılarını çıkarıp öyle ölçmeli
boyunu insanın: Parasını pulunu, şanını şerefini bir yana bırakıp bir
gömlekle çıksın karşımıza. Bakalım bedeni işine elverişli mi, sağlam,
zinde mi? Kafaca nasıl? Hoş mu, yetenekli mi, gerekli her tahtası
yerinde mi? Düşünce dağarcığı kendinden mi, başkalarından mı?
Varlığında talihin payı var mı? Çekilen kılıçlara alev alev mi bakıyor?
Canının nereden, ağzından mı gırtlağından mı çıkacağına aldırmıyor
mu? Kendinden emin, haksever, tokgözlü mü? Bakılması gereken
bunlardır, bunlardan anlaşılır aramızdaki sonsuz ayrılıklar.
Sapiens, sibique imperiosus,
Quem neque pauperies, neque mors, neque vincula terrent,
Responsare cupidinibus, contemnere honores,
Fortis, et in seipse totus teres atque rotundus,
Externi ne quid voleat per laeve morari,
In quem manca ruit semper fortuna? (Horatius)
Olgun, kendine hakim, öylesine ki
Ne yoksulluk korkutur onu, ne ölüm, ne zindan;
Tutkulardan sıyrılmış, şereflere gözü tok;
İçine kapanmış, toparlanmış, yalın bir küre olmuş
Pürüzsüz yuvarlanır bir başına,
Talihe tutamak vermeden, hiç yenilmeden.
Böylesi bir insan krallıklardan, dukalıklardan beşyüz basamak
yukarılardadır: Kendi başına bir imparatorluktur o.
Sapiens pol ipse fingit fortunam sibi. (Plautus)
Bilge kendi mutluluğunun ustasıdır.
İsteyecek nesi kalır öyle bir insanın?
Nonne videmus
Nil aliud sibi naturan latrare, nisi ut qüoi
Corpore sejunctus dolar absit, mente fruatur;
Jucundo sensu cura semotus metuque? (Lucretius)
Görmüyor muyuz,
Nedir Doğanın istediği bizden, illetsiz bir bedenden,
Varlığının güzel tadını çıkaran
Hiçbir şeyden korkmaz bir ruhtan başka?
Öyle bir insanı karşılaştırın budala, aşağılık, köle ruhlu, değişken,
türlü tutkuların rüzgarınca durmadan bir o yana bir bu yana
yuvarlanan çamur gibi insanlarımızla:
Yerle gökten daha uzaktır onlar birbirinden. Ama adetlerimizde
öylesine körleşmişiz ki bu ayrılığa hemen hiç önem vermez olmuşuz.
O kadar ki, bir köylüyle bir kralı, bir soyluyla bir soysuzu, bir devlet
adamıyla bir özel kişiyi, bir zenginle bir yoksulu ele aldığımızda
hemen çok büyük bir ayrılık görüyoruz aralarında; oysa bu ayrılık
giyim kuşam ayrılığından başka bir şey değildir aslında...
Çünkü onları, komedi oyuncuları gibi, sahnede bir duka, bir
imparator rolünde görürsünüz; hemen ardından bakarsınız uşak ya da
aşağılık birer hırsız oluvermişler, asıl kişilikleri de buymuş meğer!
Böyle olunca, o şatafatıyla gözlerinizi kamaştıran bir imparator.
Scilicet et grandes viridi cum luce smaragdi
Auro includuntur; teriturque thalassima vestis
Asidue, et Veneris sudorem exercita potat. (Lucretius)
Pırıl pırıldır çünkü altın üstünde iri zümrütlerle
Hep yeni kumaşlar vardır üstünde deniz yeşili,
Zühre yrldızının öpüşüyle ıslanmış.
Bir de perdenin ardında görün siz o imparatoru: Herhangi bir
adamdır ve belki de uyruklarının en küçüğünden daha da aşağılıktır.
Ilie beatus introrsum est, istius bradeata feli citas et (Seneka)
Kiminin içtendir mutluluğu, kiminin dıştan.
Korkaklık, kararsızlık, tutku, kırgınlık, kıskançlık etkiler o
imparatoru da:
Non enim gazae neque consuiaris
Summovet lictor miserors tumultus
Mentis et curas taqueata circum
Tecta volantes. (Horatius)
Ne hazineler, rütbeler, cübbeler
Atabilir yüreklerden
Yıldızlı direkler altında uçuşan
Acı dertleri, kaygıları.
Ordularının ortasında kaygılar, korkular boğazına yapışır
imparatorun:
Re veraque metus hominum, curaeque se quaces,
Nec metuunt sonitus armonım, nec fera tela;
Audacterque inter reges, reumque potentes
Versantur, neque fulgorem reventur ab curo, (Lucretius)
İnsanların içinde yatan korkular, kaygılar
Demir gümbürtüsünden, kılıçlardan yılmaz;
Krallar, büyükler arasında çekinmeden yaşar,
Altınla senli benli olur saygısızca. (Kitap 1, bölüm 42)
İNSAN VE EVREN
Bizim köyde bağları kırağı çaldı mı, rahip efendi tanrının insanlara
kızdığını, aynı afetin yamyamların bağlarına da düştüğünü ileri sürer.
İç savaşlarımız karşısında da herkes: Dünya bozuldu, kıyamet günü
yaklaştı diye vahlanır. Oysaki dünyada daha ne kötü şeyler oldu. Hem
sonra kimbilir biz bu haldeyken dünyanın kaç yeri gül gülistandır.
Başına dolu yağan, dünyanın dört bucağını fırtına içinde sanır.
Savoielı köylü demiş ki: Şu akılsız Fransa kralı biraz işini bilse pekala
bizim beyin kahyası olabilir. Adamın hayal gücü efendisinin üstünde
bir büyüklük tasarlayamıyor.
Hepimiz, farkında olmadan bu çeşit yanılgılara düşeriz ve bundan
çok büyük zararlar görürüz. Ancak doğa anamızı bütün genişliği
içinde seyredebilen, onun durmadan değişen sınırsız yüzünü
görebilen, değil yalnız kendini, bütün memleketi o evren içinde ufacık
bir nokta olarak düşünebilen insan her şeyin gerçek değerini
kestirebilir. (Kitap 1, bölüm XXX)
HER ŞEYİN GÖRECELİĞİ
Yaşamı bir düşe benzetenlerin sandıklarından çok daha fazla hakları
var galiba. Düşte ruhumuzun sürdüğü yaşam, gördüğü iş, kullandığı
güç uyanık durumumuzdakinden hiç de aşağı kalmıyor. Kuşkusuz
düşteki yaşam daha gevşek, daha bulanık, ama aradaki fark hiç de
gecenin karanlığıyla gün ışığı arasındaki fark gibi değil; hayır, daha
çok karanlıkla gölge arasındaki fark gibi: Ruh birinde uyur, ötekinde
uyuklar. Her ikisinde de aslında karanlıklar içindeyiz, ama birinde
daha az, ötekinde daha çok. Bir uyanıkken uykuda, bir uyurken
uyanığız.
Uykuda gördüklerimiz pek o kadar aydınlık değildir, ama ayıkken de
her şeyi pek o kadar pırıl pırıl, apaçık görmeyiz. Evet, derin uykular
bazen düşleri siler süpürür, ama uyanıkken de hiçbir zaman iyice
uyanık değiliz, o zaman da nice hayallerimiz, ki uyanık düşler ve
düşlerden beterdir, kaybolur gider. Madem aklımız ve ruhumuz
uykuda düşündüklerimize meydan veriyor, düşte gördüğümüz işleri
uyanıkken gördüğümüz işler gibi kabul ediyor, ne diye düşüncemizin,
hayatımızın bir çeşit düş olmasını, uyanık halimizin bir çeşit uyku
olmasını yadırgıyoruz bu kadar?
Gerçeği ilkin duyularımıza sorarsak, yalnız kendi duyularımıza
başvurmakla iş bitmez. Duyu konusunda hayvanların da bizim kadar
belki de daha fazla söz hakkı vardır. Kimi hayvanların kulağı, kiminin
gözü, kiminin burnu, kiminin dili insanınkinden daha keskindir.
Demokritos tanrılarda ve hayvanlarda duyma gücünün insandan çok
daha yetkin olduğunu söyler. Hayvanların duyularıyla bizimkilerin
etkileri arasındaki ayrım da büyüktür: Bizim tükrüğümüz kendi
yaralarımızı temizler ve kurutur, ama yılanı öldürür.
Tantaque in his rebus distantia differentasque est
Ut quot alüs cibus est, alüs fuat acre revenum.
Saepe etenim serpens, hominis contacta saliva,
Disperit, ac sese mandendo conficit ipsa (Lucretius)
Her şey öyle ayrı, öyle değişik ki
Kimine besin olan kimine zehir
İnsanın tükrüğü bir değdi mi yılana
Ölür çok kez yılan, yer bitirir kendi kendini.
Şimdi tükrüğün ne olduğunu bize göre mi söyleyeceğiz,
yılana göre mi? Gerçek özünü ararsak bizim duyularımıza mı
başvuracağız, yılanın duyularına mı? Plinius, Hindistan'da tavşana
benzer bir çeşit balıktan bahseder bu balık bize zehirmiş, biz de ona.
İnsan şöyle bir dokundu mu ölüverirmiş. Zehirli olan insan mı balık
mı? Kime inanacağız? Balığın insan için dediğine mi? İnsanın balık
için dediğine mi? Kimi hava insana dokunur, öküze zarar vermez,
kimi hava da tersine. Hangi havaya kötü hava, muzır hava diyeceğiz?
Sarılığa tutulanlar her şeyi bizden daha sarı, daha soluk görürler.
Lurida preaterea fiunt quaecunque tuentur Arquati (Lucretius)
Sarılık hastasına göre sarıdır her şey.
Hekimlerin hyposphagma dedikleri hastalığa, kanın deri altına
yayılması hastalığına tutulanlar da her şeyi kırmızı, kan rengi görürler.
Gözümüzün gördüğü işi değiştiren bu hallerin hayvanlarda sürekli,
temelli durumlar olmadığını nereden biliyoruz? Bazı hayvanların
gözleri aslında bizim sarılık olanlarımızın gözleri gibi sarı,
bazılarınınki de kıpkırmızıdır. Bu hayvanlar herhalde renkleri bizden
başka türlü görüyorlar: Doğru olan acaba hangimizin gördüğüdür?
Çünkü eşyanın özü yalnız insana göredir diye bir kanun yok. Katılık,
beyazlık, derinlik, ekşilik bizim kadar hayvanların da işlerine ve
bilgilerine karışık. Gözümüze şöyle bir bastırdık mı baktığımız her
şeyi daha uzun, daha büyük görürüz.
Bina lucernarum florentia lumina flammis
Et dupfices hominus facies, et corpora bina.. (Lucretius)
O zaman lambalardan iki ışık çıkar,
İnsan çift yüzlü, nesneler çift olur.
Oysa birçok hayvanın gözleri kendiliğinden basıktır.
Kulaklarımızı bir şey tıkamış ya da ses borusu sıkışmışsa sesleri her
zamankinden başka türlü duyarız. Kulakları tüylü ya da kulak yerine
ufacık bir delikleri olan hayvanlar bizim duyduklarımızı duymaz, sesi
bir başka türlü alırlar. Şenliklerde, tiyatrolarda meşalelerin ışığı önüne
renkli bir cam kondu mu bulunduğumuz yerdeki her şey bize yeşil,
sarı ya da mor görünür. Gözleri değişik renkte olan hayvanların,
nesneleri gözlerinin renginde görmeleri hiç de olmayacak bir şey
değil.
Demek bizim varlık düzenimiz nesneleri kendine uydurur, her şeyi
kendine göre değiştirir, aslında dünyanın ne olduğunu bilemez oluruz;
çünkü her şey bize duygularımızla bozulmuş, aslında ayrılmış olarak
gelir. Pergel, gönye, cetvel bozuk oldu mu onlara dayanan bütün
orantılar, onlara göre yapılan bütün yapılar da ister istemez kusurlu,
sakat olur. Duyularımız kesin olmadığı için, onların ortaya koyduğu
hiçbir şey de kesin değildir.
Peki ama, bu ayrılıklar karşısında doğruluk hükmünü kim verecek?
Din kavgalarımızda hüküm verecek adamın hiçbir mezhepten
olmamasını, hiçbir tarafa bağlılığı, eğilimi bulunmamasını isteriz,
öyle adam da Hıristiyanlar arasında bulunamaz. Burada da aynı şey,
çünkü hüküm verecek olan ihtiyarsa, gençlerin nasıl düşündüğü
üstüne hüküm veremez, çünkü bu konuda bir taraftadır; gençse yine
öyle, sağsa, hastaysa, uyanıksa, uykudaysa yine öyle. Demek öyle biri
gerekli ki bütün bu hallerin dışında olsun, insanların sordukları
şeylerin hiçbiri kendisiyle ilgili olmasın. Yani olmayan bir yargıcın
olması gerekli.
Dünyada gördüklerimizin doğruluğunu, yanlışlığını anlamak için
doğruyu gösteren bir araç olması gerek; bu aracın doğruluğunu
anlamak için bir deneme gerek; denemenin doğruluğunu anlamak için
de bir araç: Gel de çık bu işin içinden!.. Madem duyularımız, kendileri
kesin, olmadıkları için, sorunumuzu kesin olarak çözemezler, öyleyse
akla başvurmalı diyeceksiniz; ama hiçbir akıl da başka bir akıl
olmadan ortaya çıkamaz: Döndük mü yine gerisin geri? (Kitap 2,
bölüm 12)
NASIL KONUŞMALI
Sözümün akışını bozup güzel tümceler aramaktansa güzel tümceleri
bozup sözümün akışına uydurmayı daha doğru bulurum. Bir sözün
ardından koşmamalıyız, söz bizim ardımızdan koşmalı, işimize
yaramalı, Söylediğimiz şeyler sözlerimizi almalı ve dinleyenin
kafasını öyle doldurmalı ki artık sözcüklerini hatırlayamasın.
İster kağıt üstünde olsun, ister ağızdan, benim sevdiğim konuşma,
düpedüz, içten gelen, lezzetli, şiirli, sıkı ve kısa kesen bir konuşmadır.
Güç olsun, zararı yok; ama sıkıcı olmasın; süsten, özentiden kaçsın
düzensiz, gelişigüzel ve korkmadan yürüsün. Dinleyen, her yediği
lokmayı tadarak yesin. Konuşma, Sueton'un, Julius Caesar'ın
konuşması için dediği gibi, askerce olsun; ama ukalaca, avukatça,
vaizce olmasın.
Söylev sanatı, insanı söyleyeceğinden uzaklaştırıp kendi yoluna
çeker. Gösteriş için herkesten başka türlü giyinmek, gülünç kılıklara
girmek nasıl pısırıklık, korkaklıksa, konuşmada bilinmedik sözcükler,
duyulmadık tümceler aramak da bir medreseli çocuk çabasıdır. Ah,
keşke Paris'in sebze çarşısında kullanılan sözcüklerle konuşabilsem!
(Kitap 1, bölüm 26)
İYİLERİN EN İYİSİ
Filozoflar arasındaki çatışmaların hiçbiri, insanlığa en yüce iyinin,
hayr-ı ûla'nın ne olduğu sorunu üstündeki kadar sert ve çetin
olmamıştır. Varro'nun hesabına göre bu kavgadan 288 mezhep
türemiştir.
Qui autem de summo bono dissendit, de tota philosophia
ratione dissendit. (Cicero)
En üstün iyi üstünde anlaşamıyorsanız, bütün felsefede
anlaşamıyorsunuz demektir.
Kimine göre bizim için en iyi olan erdem, kimine göre keyif, kimine
göre doğaya uymadır; kimi bilimde görür onu, kimi acı duymakta,
kimi görünüşe aldırmamakta (ki bu kanıya Pythagoras'ınki de bağlanır
gibidir).
Nil admirari prope res est una, Numacı, Solaque quae possit favere et
servare beatum. (Horatius)
Hiçbir şeye şaşmamak: İşte budur, Numacius, Seni mutlu kılıp mutlu
tutacak olan.
Aristoteles hiçbir şeye hayran olmamayı kendini beğenme sayar.
Arkhesilas da der ki, bütün iyilikler diretmekten, dediğinden
dönmeyip dosdoğru gitmekten bütün kötülükler de kadere boyun eğip
her şeyi oluruna bırakmaktan gelir. (Kitap 2, bölüm 12)
Hayatımız, der Pythagoras, Olimpiyat oyunlarında biriken büyük
kalabalığa benzer. Kimileri oyunlarda ün kazanmak için bedenlerini
işletirler; kimileri para kazanmak için satılık mallar getirirler; kimileri
de, en kötüleri değildir onlar, başka çıkar düşünmeden her şeyin niçin
nasıl yapıldığına bakar, kendi yaşamlarını anlamak ve düzenlemek
için, başkalarının yaşamlarını seyrederler. (Kitap 1, bölüm 26)
DOĞRULUK KAYGISI
Düşünce çatışmaları beni ne kırar, ne yıldırır, sadece dürtükler,
kafamı çalıştırır. Eleştirilmekten kaçarız: Oysa ki bunu
kendiliğimizden istememiz, gelin, bizi eleştirin dememiz gerekir: Hele
eleştirme bir ders gibi değil de bir karşılıklı konuşma gibi olursa. Biri
çıkıp bizim düşüncemizin tersini söyledi mi, onun doğru söyleyip
söylemediğine değil, doğru yanlış, kendi düşüncemizi savunmaya
bakarız. Bizi düzeltmek isteyene kollarımızı açacak yerde,
yumruklarımızı sıkıyoruz. Ama ben dostlarımın bana sert
davranmasını istiyorum. Sen bir budalasın, saçmalıyorsun, desinler
bana. Ben, dostlar arasında açık, yiğitçe konuşulmasını isterim;
dostların düşünceleri neyse sözleri de o olmalı.
Kulaklarımızı öyle sert öyle kaba birer kulak yapmalıyız ki, salon
konuşmalarının yumuşak seslerini duymaz olsunlar.
Ben, biraraya gelen insanların, sertçe, erkekçe konuşmalarını
isterim. Dostlar arasındaki bağlar sert, yırtıcı olmalı: Nasıl ki aşk da
ısırmalar, kanatmalar ister! Dostluk kavgacı olmadı mı, sağlam ve
cömert de değildir. Nazlı, yapmacık bir hava, birini kırma korkusu
dostluğa rahat nefes aldırmaz:
Neque enim disputari sine reprehensione potest. (Cicero)
Çatışmadan tartışılamaz.
Bana çatıldığı zaman öfkem değil dikkatim uyanır: Bana çatandan
bir şeyler öğrenmeye can atarım. Doğruyu bulmak her iki tarafın
kaygısı olmalı. İnsan öfkelendi mi düşünemez olur aklından önce
sinirleri işler. Tartışmalarda bahis tutuşmak hiç de faydasız değildir.
Doğrudan ayrıldık mı, elle tutulur bir şeyler kaybetmeliyiz. Yıl
sonunda uşağım demeli ki bana: Bilgisizlik ve inatçılık yüzünden bu
yıl bin lira kaybettiniz. Doğruyu hangi elde görsem sevinçle karşılar;
uzaktan kokusunu alır almaz silahlarımı atar, teslim olurum. Fazla
yukardan ve insafsız olmadıkça yazılarıma çatılmasını hoş görmüş,
çoğu kez karşımdakini kırmamak için yazdıklarıma istenen biçimi
verdiğim olmuştur.
Zararıma da olsa eleştirmeciye uysal davranmalıyım ki beni her
zaman serbetçe uyarsın, kendimi düzeltmeme yardım etsin. Doğrusu
çağdaşlarımı böyle bir işten yana çekmek kolay değil. Düzeltilmek
herkesin ağrına gittiği için kimse kimseyi düzeltmeyi göze alamıyor.
Düşüncesini saklayarak konuşuyor çokları. (Kitap 2, bölüm 8)
YAŞAMAK SANATI
Dünyada insanlığını bilmekten, insanca yaşamaktan daha güzel, daha
doğru bir iş yoktur. Bilimlerin en çetini de bu hayatı iyi yaşamasını
bilmektir. Hastalıklarımızın en belalısı, bedenimizi sevmemek, küçük
görmektir. Ruhunu bedeninden ayırmak isteyen, gücü yeterse, bu işi
beden hasta iken yapsın ruhunu hastalıktan korumuş olur. Ama, bunun
dışında ruh bedenle işbirliği etmeli; onun zevklerine katılmalı, onunla
karı koca olmalı ve, -bilgeliğe ermişse- beden hazlarına,
acılaşmalarına meydan vermeden dizgin vurmalı.
Kendinden dışarı çıkmak, insanlıktan kaçmak çılgınlıktır; buna çaba
harcayanlar melek olacaklarına büsbütün hayvanlaşır, yükselecek
yerde alçalırlar. İnsan bilimlerinin en aşağılığı da bence en yukarlarda
dolaşanıdır.
İskender'in en küçük, en bayağı yanı tanrılaşmak, göklere
çıkmak hevesine kapılmasıdır.
Söz aramızda, göklerde dolaşanların düşünceleri ile yeraltında
yaşayanların adetleri arasında her zaman garip bir benzerlik
görmüşümdür.
İnsan beden hazlarını gereğince tatmayı biliyorsa tanrılara yaraşır bir
olgunluğa varmış demektir. Kendi koşullarımızda başkalarını
aramamız onlardan yararlanmayı bilmediğimiz içindir; kendimizden
kaçmamız kendimizde olup biteni bilmediğimizdendir... İstediğimiz
kadar yüksek sırıklar üstüne çıkalım, yine kendi bacaklarımızla
yürüyeceğiz; dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi
kıçımızla oturacağız. (Kitap 3, bölüm 13)
Düşüncelerimizin en iyi aynası yaşamlarımızın akışıdır. (Kitap 1,
bölüm 26)
Sayfa: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14