Norm
Norm bireyin, yetenekleri, davranışları ve görüşleri konusunda referans aldığı standarttır. Sosyal normlar, grup içinde model veya kural olarak dikkate alınması istenen şeylerdir.
Sosyal normlar, örtük (implicit) olabildikleri gibi, açık seçik bir şekilde vazedilmiş de olabilirler. Grup üyeleri grup normlarına uyma yönünde bir eğilim gösterirler; bu eğilim, belirsizliği gidermeye yönelik bir enformatif etkiden veya ödül-ceza mekanizmalarına bağlı bir normatif etkiden (grup baskısı) kaynaklanabilir.
Ortak Bilgi
David K. Lewis (1969, 1983) tarafından Convention adlı kitabında ortaya atılan ortak bilgi (common knowledge) kavramı, oyun teorisini takip eden dil tartışmalarının odak noktasında yer alan kavramlardandır. Bu kavram daha sonra oyun teorisyeni Aumann tarafından matematikleştirilmiş ve Dupuy tarafından metodolojik bireycilik ve rasyonellik paradigması tartışmalarında kullanılmıştır.
Lewis, Convention'da şu analizi yapar. Kullandığımız dilin (İngilizce, Türkçe) uzlaşmasal olduğunu söyleriz. Bunu gösteren ile gösterilen arasındaki bağın keyfi olduğu şeklinde de ifade edebiliriz. Ancak bu görüş, şöyle bir engelle karşı karşıyadır. Dil, açık seçik (explicii) bir anlaşmadan, bir sosyal kontrattan kaynaklanamaz, çünkü bunların kendisi dilin önceden var olmasını gerektirir.
Bu durumda, örtük (implicit) bir anlaşmadan, ifade edilmemiş bir uzlaşmadan söz edilebilir. Lewis, dili, içine nüfuz edilmez kolektif bilinçaltı, özerk sembolik bir yapı gibi gören yapısalcıların aksine, anlaşılabilir, rasyonel kılmaya çalışmaktadır ve bir bakıma ekonomistler gibi, rasyonellik paradigmasını temellendirmek istemektedir. Bir halkın belirli bir dili uzlaşma sayesinde kullandığının temellendirilmesi, bu rasyonelliği kısmen kanıtlamış olacaktır.
Bunun için hareket noktası olarak, Schelling'in The Strategy of Coflict (1960) adlı eserinde ele aldığı oyunda işbirliği ya da eşgüdüm (coordination) kavramım alır. Çatışmaya dayalı oyunlardan farklı bir tür oluşturan bu oyun tipi, basitliği nedeniyle matematikçilerin ilgisini çekmemiş de olsa, formel basitliğinin arkasında son derece büyük bir bilişsel karmaşıklık taşımaktadır.
Bu oyun tipi, oyuncuların çıkarlarının uyuştuğu ve dolayısıyla birbiriyle eşgüdümü, ahengi sağlamalarının yeterli olacağı bir oyun tipidir; örneğin iki oyuncu varsa, her ikisinin de a veya b oynamalarının gerektiği, diğer durumlarda kazanç ve kayıplarının sıfır olduğu bir oyun tipidir.
Bu durum, büyük bir mağazada birbirini kaybeden ve bulmaya çalışan eşlerin durumuyla somutlaştırılabilir. Eşlerden her biri, apaçık bir buluşma noktası düşünür, ama bu türden pek çok nokta vardır. Burada sorun (kadın açısından baktığımızda) diğerinin (kocanın) basitçe ne yapacağını öngörmek değildir.
Zira onun (kadının) davranışı, kocanın da kendisini örtün (kadının) yerine koyarak ne düşüneceğini kestirmeye, yani bizzat kocası hakkında öngördüğü davranış şekline bağlıdır. Burada her ikisi için de aynı şey, yani diğerinin yerine kendini koymak söz konusudur. Böylece iki kişi arasında yansımalı bir düşünce oluşmakta ve bu, ortak bilgiye götürmektedir.
Bu şekilde akıl yürütme sınırsız bir zincir halinde uzaması ve teorik boşluk içermesine rağmen, pratikte eşlerin bilişsel performansları sayesinde çözülmektedir. Her biri diğeriyle eşgüdüm sağlamaya çalışmakta, çünkü diğerinin de onunla eşgüdüm aradığını bilmektedir. Burada yansımalı düşünce, istikrarı getirmektedir. Eşlerden her biri, küçük işaretler, ip uçları arayarak, diğerinin onun ne düşündüğünü kestirmeye çalışmaktadır.
Lewis, bu örtük anlaşma, sezgisel uzlaşma fikrini ele alarak işler. Ona göre örtük uzlaşma, eşgüdüm sorununun çözümüdür. Uzlaşmanın doğası, ortak bilgi olmasıdır. Daha açıkçası, bir uzlaşma, belirli bir P popülasyonunda, altı koşul içeren bir inanç veya davranış düzenliliğidir (R; regularity).
1) Herkes R'ye uyar,
2) Her kişi, diğerlerinin R'ye uyduğunu bilir,
3) Bunun böyle olması, her bir kişiye, kendisinin de R'ye uyması için nihai ve kesin bir sebep sağlar,
4) Herkes, R'ye (daha zayıf bir uyma yerine ve özellikle de biri hariç hepsinin uyması yerine) genel bir konformitenin olmasını tercih eder,
5) R, son iki koşulu yerine getiren mümkün tek düzenlilik değildir, en azından bir seçenek düzenlilik R' daha vardır (bu koşul, R'nin uzlaşmasal olduğunun göstergesidir),
6) Birinci ve beşinci koşullarda ortaya çıkan olgusal durumlar, ortak bilgidir.
Dupuy buna örnek olarak, bir ülkede tüm sürücülerin yolun sağından gitme yönündeki uzlaşmalarını veya bir telefon konuşması kesildiğinde, yeniden arayanın ilk arayan olmasını vermektedir. Ortak bilginin devreye girdiği altıncı koşulun rolü, istikrarı sağlamaktır.
Her bir kişinin, diğerlerinin uzlaşmaya uymak zorunda olduklarına kendilerini ikna etmek için izledikleri akıl yürütmeye ilişkin simülasyonu, onu şüpheye sürüklemek yerine, kendi inancında pekiştirmektedir. Görüldüğü üzere, kolektif objenin bilgisi, ona istikrar sağlamaktadır (Kaynak; Dupuy, 1992).
Ortodoksluk
Ortodoksluk (orthodoxy) ideolojik anlamda, birey ve grupları karakterize eden bir özelliğe işaret etmektedir. Adorno ve Rokeach'ten sonra ortodoks inançlar konusundaki araştırmalarıyla tanınan Deconchy'e (1984) göre, Ortodoks kişi, 'dilinin düşüncesinin ve davranışının, ait olduğu grup ve özellikle de bu grubun iktidar aygıtları tarafından düzenlenmesini kabul eden, hatta isteyen kişidir'; Ortodoks grup, bu tür bir düzenlemenin sağlandığı, işlediği gruptur; Ortodoks sistem ise, Ortodoks bir grupta Ortodoks bireyin davranışlarını düzenleyen psiko-sosyal öğeler bütünüdür.
Bu bakış açısında Ortodoksluk, belirli bir ideolojiye ait değildir ve çok çeşitli Ortodoksluklar olabilir.
Ortodoksluk ya da Ortodoks düşünce, birey üzerinde kesin kontrol arayan tüm düşünce ve eylem topluluklarıyla (dinsel gruplar, etnik/ayrılıkçı örgütler, sekter siyasal partiler) ilgilidir. Üyeleri üstünde homojenleştirici bir etkide bulunan bu tür topluluklarda, topluluğun dayandığı doktrin içindeki birbiriyle bağdaşmayan düşünce içeriklerinin ya da inançların, sorgulanmaksızın aynıyla tekrarı istenmektedir. Ortodoks grup, tek bir perspektifi kabul etmekte ve bu perspektifle çelişen enformasyonlara karşı, bir tür bilişsel bağışıklık geliştirmektedir.
Deconchy, Ortodoksluğu bir kişilik özelliği olarak görmemektedir. Ortodoksluk, kontrol edilmiş ve düzenlenmiş bir sosyal alana gönderir. Bu tür bir sistemde, enformasyonun rasyonel eksikliği veya eğretiliği (örneğin Katolik Kilisesi'nde teslis inancı), düzenlemenin sağlamlığıyla telafi edilir. Grubun doktrinine rasyonel eleştiriler arttığında, Ortodoks grup da hakimiyetini sertleştirir. Ortodoks inanç sistemlerinde, sosyal kontrol ve düzenleme, grubun inançlarının içeriğinden çok daha açıklayıcı bir değer taşır.
Oryantalizm
XIX. yy. da şekillenen oryantalizm, bir yandan İslam dünyasını konu alan bir sanatsal-bilimsel hareketi, öte yandan Asya dillerinin ve kültürlerinin incelenmesini ifade etmektedir. Ancak oryantalizmi, bazıları pozitif bir bilgi ya da çok-disiplinli bir ideal gibi görürken, bazıları da Batı sömürgeciliğinin bir ifadesi saymaktadır. Oryantalizm sosyal antropoloji veya etnoloji gibi alanları olduğu kadar, kültürler arası ilişkileri ve araştırmaları anlamak bakımından da önem taşımaktadır.
Oryantalizmin doğuşu, Napolyon'un 1798'de Mısır Seferi'ne bağlanmaktadır. 350 gemi ve 40,000 askerle sefere çıkan Napolyon Bonaparte, beraberinde üst düzey 167 bilim adamını götürmüştür.
Napolyon bilim adamlarının, yerli halkla ilişkilerinde aracılık yapmasını, söylemlerini tercüme etmesini beklemekte ve Mısır'ı onlar vasıtasıyla idare etmeyi planlamaktadır. Bu büyük sefer, stratejik planda (İngilizleri, müttefikleri olan Osmanlılar'ı yenerek Hindistan'da soyutlamak) başarısız, ama ideolojik ve bilimsel planda başarılı olmuştur.
Mısır seferi, Egyptoloji ve İslamolojinin doğmasına vesile olmuş ve bu çerçevede 300 araştırmacı 25 yıl (1803-1828) boyunca çalışarak Mısır'ın Tasviri adlı büyük bir eser ortaya koymuştur. Bu akım Fransa'da büyük bir yankı yapmıştır (V. Hugo: "XIV. Louis zamanında herkes hellenist idi, şimdi ise oryantalist" demiştir). Doğu seyahatleri moda olmuş, Doğu'dan esinlenen romanlar dalgası doğmuştur.
XIX. yy.da Avrupalı oryantalistin imajı şekillenmiştir: Oryantalistin çizgileri arasında, yalnız adam, otodidakt, derin bilgili, Batı dışı geleneklere hayranlık, İslam veya diğer bölge dinlerine meraklı, Doğu dil ve kültürlerinin güncel durumundan ziyade klasik çağıyla ilgili (pek çoğu bu ülkelerdeki mevcut koşulları ve gerçekliği beğenmemekte), Doğu kaynaklarını ve kitaplarını inceleme eğilimi gibi çizgiler öne çıkmıştır. Oryantalizm dalları arasında filolojiler merkeze oturmuş ve bunlara tarih, retorik, doktrinsel polemik, kültür incelemeleri, mitoloji, eski metinlerin incelenmesi, antropoloji gibi dallar eklenmiştir.
İlk oryantalizm kongresi, 1873'te gerçekleşmiş, yüzyılın sonuna doğru, oryantalizm çerçevesinde kurulan enstitüler, üniversite kürsüleri ve araştırma birimleri, sağlam bir kurumsal yapıya kavuşmuş, hükümetlerin, ticari işletmelerin, kumpanyaların, coğrafya derneklerinin desteğini almış ve büyük ün kazanmıştır.
Oryantalizm, günümüzde pek çok yazar ve bilim adamı tarafından eleştirilmiştir. Bunlar arasında Özellikle Edward W. Said'in 'Orientalism' adlı eseri önemli bir yer tutmaktadır (Kaynak; Sciences Humaines, n.118,2001).
__________________
Otistik Düşmanlık
Otistik düşmanlık bir grubun diğer bir gruba karşı gösterdiği ve her türden ilişki veya iletişimin yokluğunda gelişen güçlü antipati duyguları ya da düşmanlık türüdür.
Otokratik Strateji
Otokratik strateji, güç, otorite, hakim olma ve rekabete dayalı bir çatışma çözme stratejisi ya da yoludur. Bu stratejiyi benimseyen birey, diğerlerini dikkate almaksızın kendi çıkarlarını kollamaya çalışır.
Ona göre çatışma durumlarının bir tek kazananı olur ve o da kendisi olmalıdır; güç ve otoritenin asıl anlamı budur. Otokratik strateji, özellikle kriz dönemlerinde daha çekici hale gelmektedir. Zira acil çözümlerin arandığı ve normal prosedürlerin işlemediği kriz ortamlarında 'gemisini kurtaran kaptan' anlayışı daha revaçta olmaktadır.
Otomatiklik
Otomatiklik (automaticity) kavramı, insanın çevresel uyaranlara gösterdiği tepkilerin otomatikleşmesini ifade etmektedir. Otomatiklik, tepkilerin büyük ölçüde, kişinin bilinci devreye girmeden önce (preconscient), yani bilinçsiz, 'iradesiz' ve denetimsiz olarak yapılmasıyla ilgilidir.
Sosyal psikologlara göre otomatik tepkiler, ne irrasyonellik ifade etmekte, ne de hatalı tepkiler anlamına gelmektedir. Bir tepkinin otomatik olup olmadığım ayırdetmede bazı ölçütler dikkate alınmaktadır (Bargh, 1989):
İlk olarak otomatik tepki, iradî değildir, yani tepkinin ortaya çıkması için çevrede uyaranın varlığı yeterlidir; ikincisi, bireyin zihninde açık seçik bir hedef olmadan da ortaya çıkabilir, yani niyetli değildir; üçüncüsü, bireyin bilişsel ve algısal kaynaklarını tüketmez; dördüncüsü, tepkinin icrası sırasında herhangi bir kontrol mekanizması devreye girmez ve beşincisi, birey tepkinin harekete geçirilişinin (activation) bilincinde değildir.
Ancak bir otomatik tepkinin tüm bu özellikleri göstermesi zorunlu değildir. Otomatik tepkilerin İncelenmesi, özellikle sürücü davranışlarının ve eşik altı (subliminal) algıların analizi bakımından önem taşımaktadır.
Otoriter Kişilik
Adorno ve arkadaşları (1950) tarafından geliştirilen otoriter ya da yetkeci kişilik kavramı, anti-demokratik tutum ve davranışlar sergileyen kişilerin kişiliklerini ifade etmektedir.
Adorno, Marksizm ile psikanalizi bütünleştirmeye çalışan Frankfurt Ekolü'nün teorik perspektifinden yola çıkarak azınlıklara karşı önyargıları olan insanların, buna paralel veya bununla ilişkili başka düşüncelerinin ve özel kişilik çizgilerinin olup olmadığını araştırmıştır. Bu çerçevede Amerikalıların benimsediği ideolojileri ve tutum modellerini incelemiştir.
Araştırmanın ilk aşaması Yahudilere karşı önyargıları belirlemeyi amaçlayan bir anti-semitizm tutum ölçeği oluşturmak olmuştur. İkinci aşamada anti-semitik önyargıların, başka gruplara (zenciler, Filipinliler, vb.) karşı önyargılarla birlikte bulunup bulunmadığı üstünde durulmuş ve çeşitli gruplara karşı önyargıların bir paralellik gösterdiği saptanmıştır.
Adorno ve arkadaşlarının bu sonuçlara ilişkin yorumuna göre önyargı, belirli bir grupla özgül ilişkilerden değil, genel bir zihinsel yapıdan ileri gelmektedir; bu zihinsel yapı, etnosantrizmdir. Üçüncü aşamada, etnosantrizmin faşizmle ilişkisi saptanmış ve otoriterliği ya da virtüel faşizmi ifade eden bir 'tutum sendromu' bulunduğu fikrine varılmıştır. Bunun sonucunda F-Ölçeği (Faşizm ya da Anti-demokratik Tutumlar Ölçeği) geliştirilmiştir.
Araştırmanın bundan sonraki aşamasında kişilerin anti-demokratik eğilimleri anlamak için önyargılı kişilerin kişiliği üzerinde durulmuştur. Bu kişilerin politik, ekonomik ve" sosyal inançları, çoğu kez, sanki birbirlerine bir "zihniyet", bir "ruh hali", bir "düşünce tarzı" ile bağlıymış gibi tutarlı bir bütün oluşturmaktadır. Kişiliğin derin eğilimlerini ifade eden bu yapı, otoriter kişilik olarak adlandırılmaktadır.
Faşizmin insanda vücut bulması olarak da nitelendirilebilecek olan otoriter kişilik, dokuz boyutta tanımlanmaktadır: Uzlaşmasal değerlere bağlılık, otoriteye itaat, otoriter saldırganlık, içe-bakış yokluğu, batıl inançlar ve kalıp yargılar taşıma, güç ve iktidar temelli düşünme, genel düşmanlık (sinik yıkıcılık), cinsel serbesti karşıtlığı, bilinçaltı içtepileri dışa yansıtma gibi (Daha sonraki bazı araştırmacılar, otoriter kişiliğin tanımlanmasında, bu dokuz boyuttan sadece ilk üçünü anlamlı bulmuşlardır).
P.I.P. Etkisi
Sözcük olarak 'benzerleri arasında en iyi olmak' anlamına gelen ve kavram olarak 'benliğin en üst düzeyde konformitesi'ni ifade eden P. I. P. (Primus inler P****) terimi, bir grup içinde benzeme ve farklılaşma süreçlerinin eş zamanlı olarak işlediği durumları belirtmek üzere Codol (1979) tarafından ortaya atılmıştır.
Sosyal gruplar, üyelerinin davranışlarını çeşitli normlara göre düzenler ve bireyler, normlara uydukları ölçüde grup içindeki statüsünü pekiştirir veya yükseltir. Zira diğer grup üyelerinin tepkilerinin olumlu olması da bu koşula bağlıdır. Ancak hoşa gitme, beğenilme ile tekilliğini koruma, farklılaşma arzusu arasında bir uyuşmazlık vardır. Grup normuna göre hareket eden bireyin, benlik imgesi zedelenir.
Bu çatışma, benliğin daha üst bir uyumu sayesinde aşılabilir ve iki arzu eş zamanlı olarak duyurulabilir. Bu grup normuna diğerlerinden daha üst bir düzeyde uymayla, daha yüksek bir performans göstermeyle sağlanır.
Örneğin bir fabrika veya iş atölyesinde en verimli işçi olmak (Stakhanovculuk), yabancı dil öğrenen bir öğrenci grubunda en iyi dil bilen öğrenci olmak, dinsel nitelikli bir grupta (bir tarikat veya kilise grubu) en çok ibadet yapan, en dindar, en çilekeş kişi olmak gibi.
Paradoks
Paradoks, birbiriyle bağdaşmaz görünen iki fikri birlikte taşıyan bir önerme veya mesaj olarak tanımlanabilir. Felsefe tarihinde ünlü örnekleri bulunan paradokslar (Zenon paradoksları: Havaya atılan okun hareketsizliği veya Achileus-Kaplumbağa yarışı gibi, Newcomb paradoksu, Reichenbach paradoksları: Verilen emri istese de tutamayan askeri birlik berberi' gibi), sosyal psikolojiye kişiler arası iletişim vokabüleri çerçevesinde girmiştir.